Komala Kürdistan Örgütü MYK Üyesi Şureş Karimi: Halkımız ABD ve İsrail’in ‘top yemi’ olmayacağını kanıtladı
ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaş nedeniyle yaşananları ve Kürt örgütlerinin pozisyonunu Komala -İran Komünist Partisi- Kürdistan Örgütü Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Şureş Karimi ile konuştuk.
Şureş Karimi
Ela Ava
[email protected]
İran’ın Kürdistan eyaleti monarşi ve İslam Cumhuriyeti dönemi boyunca inişli çıkışlı ama diğer bölgelerden daha farklı olarak örgütlerin ve siyasi partilerin illegal olsa bile İran’ın içinde varlığını koruduğu bir bölge oldu. İran’ın özgün özellikleri ve kapitalizmin gelişmesinin biçimine göre farklı siyasi dönemeçlerde Kürdistan odak ve belirleyici unsurlardan biri oldu, olmaya devam ediyor. İran Kürdistan’ın özgünlüklerini ve ABD-İsrail’in İran’a savaş açtığı bu süreci Komala -İran Komünist Partisi- Kürdistan Örgütü Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Şureş Karimi ile konuştuk.
Komala denildiğinde ilk karşılaştığımız sorulardan biri “Hangi Komala?” oluyor. Öncelikle biraz buradan başlayalım, İran’da nasıl ve hangi kesimler Komala’da örgütleniyor?
Biz Komala dediğimizde, bu İran Komünist Partisi’nin Kürdistan Örgütü olan Komala’dan bahsediyoruz. Yani radikal olan, komünist olan, sosyalist olan, programları işçi sınıfının kurtuluş fikirlerine dayanan ve ana omurga olan “Komünist Komala”dır.
Komala, 1979 devriminden 10 yıl önce, Şah rejimine karşı şekillenmiş bir örgüttür. 10 yıl boyunca işçi sınıfı içinde gizli faaliyet yürütüldü ve iyi kadrolar yetişti. 1979 devrimi sırasında ise kendini bir örgüt olarak açıkça ilan etti.
Başlangıçta Marksist bir çehresi vardı. O dönemde İran’daki hakim sistemi kapitalizm olarak değerlendiriyor ve nihai çözümü işçi sınıfının kendi kaderini eline almak için verdiği mücadelede görüyordu. Bu grup, 1979 devrimi sürecinde birkaç yıl içinde çok genişledi ve İran’ın farklı bölgelerindeki soluyla da bağlar kurmayı başardı.
Biliyorsunuz ki o dönemde, 47-48 yıl önce, Kürdistan bölgelerinde hâlâ feodal ilişkilerinin sürdüğü yarı-feodal yarı-kapitalist bir toplum yapısı vardı. Bu grup çok ilerici oluşumlar kurdu. Örneğin farklı şehirlerde Kadın Konseyi oluşumları, işçi örgütlenmeleri, işsiz işçiler derneği, mahalle meclisleri kurdular. Şehir düzeyinde seçimler yaptılar, halk belediye meclisini seçti, şehirlerin kontrolünü ele aldılar. Bunlar kesinlikle tarihin bir parçasıdır. En azından yaklaşık bir yıl boyunca şehirler; özellikle Güney Kürdistan şehirleri olan Senendeç, Merivan, Kamyaran, Sakkız ve kısmen Bukan’da büyük nüfuzu olan Komala’nın kontrolündeydi.
1979 devrimi döneminde solun bir kesimi -Halkın Fedaileri Ekseriyet Örgütü ve Tudeh Partisi gibi- Humeyni’nin antiemperyalist olduğunu ve nihayetinde Amerika’ya karşı Humeyni’nin savunulabileceğini düşünüyordu.
“Üçüncü Akım” veya “Üçüncü Hat” denilen başka bir kanat daha vardı. Onların değerlendirmesi ise İslam Cumhuriyeti veya Humeyni’nin radikal bir akım olmadığı, aksine işçi sınıfına karşı gerici bir dini kapitalist yapı olacağı ve nihayetinde bir diktatörlük kurmayı amaçladığı yönündeydi. Bu sol akım içinde Peykar, Komünist Savaşçılar Birliği (İttehad-e Mobarezan-e Komünist), Halkın Fedaileri Azınlık gibi örgütler gelip Kürdistan’da faaliyet gösterdiler. Kürdistan o dönemde adeta bir kale haline gelmişti.
Bu örgütlerin büyük bir kısmı 1983 yılında Komala’nın yardımıyla İran Komünist Partisi’ni kurdular. Yani 1983’te Kürdistan’da bu partiler aracılığıyla İran Komünist Partisi kuruldu ve İslam Cumhuriyeti’ne karşı geniş çaplı mücadeleler, Kürdistan şehirlerinde Komala tarafından silahlı direniş olarak örgütlendi. Yaklaşık 13 yıl boyunca mevzi mevzi direndiler. Bu yıllarda mücadeleler nihayet 1990 yılına kadar devam etti. Sonra bastırıldı. İran’da binlerce sosyalist ve komünistin idam mahkumu olduğu 1982 katliam döneminde, İran Komünist Partisi’nin birçok üyesi İran genelindeki çeşitli atölyelerde, fabrikalarda ve Evin Hapishanesi’nde idam edildi.
Dediğim gibi bu örgütlerin birleşmesiyle Komünist Parti kuruldu ve Komala da bu partinin bir parçası olarak Kürdistan kolu oldu ve bu kıyıma rağmen mücadelesini içeride sürdürdü. 1990’da Komala’nın kendi içinde de anlaşmazlıklar başladı. Mansur Hikmet liderliğinde bir akım ayrıldı ve İşçi Komünist Partisi’ni kurdular. Bu birinci bölünmeydi.
1990’dan sonra sol ve komünist örgütler büyük bir durgunluk dönemiyle karşı karşıya kaldı. Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyetler dağıldı, sol örgütler geri çekilmeye zorlandı. İran Komünist Partisi ve Komala içinde de radikal fikirlerden uzaklaşmayı düşünen bir akım tekrar baş gösterdi. Komünizmin veya sosyalizmin ‘çözüm olmadığını’, bir tür liberalizme dönüşün çözüm olabileceğini düşünüyorlardı. Bu dönemde, 1998 civarında bir bölünme daha yaşadık. İşte bugün birçok kişide çelişki yaratan “Hangi Komala?” sorusunun öznesi olan o Komala; sosyalist, komünist ve radikal ideallere veda eden, Abdullah Mohtadi liderliğinde “İran Kürdistanı Emekçiler Topluluğu” adıyla kurulan “Emekçilerin Komala’sı”ydı. Onlar bir süreç içinde tüm radikal fikirlerden koptular; komünizme, hatta sosyalizme karşı bile propaganda sürdürdüler.
Ana teşkilat yani bizim teşkilatımız hâlâ aynı isimle faaliyetlerine devam ediyor; Kürdistan genelinde çalışıyor. Kürdistan toplumunun işçi ve emekçi kanadında örgütlü. Biz işçi sınıfının her kesimi özellikle kadınlar, öte yandan belirli kesimleri yani aydınlardan öğrencilere kadar ülke çapındaki toplumsal hareketleri potansiyel ve stratejik müttefikimiz olarak görüyoruz. Spor gruplarında, çevre hareketlerinde, kültürel ve sanatsal alanlarda, tüm bu alanlarda faaliyet gösteriyoruz. Kürdistan toplumu için sosyalizm ve komünizm kavramları, bizim partimizin varlığı nedeniyle bilinen ve tanınan kavramlardır. Biz bu hatta ısrarcıyız.
İran’a karşı başlatılan savaşın derinleştirdiği yoksullukla ilgili Komala tarafından hazırlanan bir görsel.
Biraz bugüne gelelim. Tüm iniş çıkışların ardından İsrail ve ABD’nin İran ile savaş halinde olduğu bir noktaya geldik. ABD-İsrail’in saldırıları İran’da Kürdistan halkı ve Kürdistan işçi sınıfı üzerinde nasıl bir etki yarattı?
Takip edenlerin bildiği üzere, savaş öncesi durum da zaten çok kötüydü. Yıllarca süren emperyalist ambargolar, hükümetin nükleer santrifüjlere yaptığı yatırımlar, bölgedeki Şii müttefiklerine harcadığı paralar, yönetim içindeki yolsuzluk, ekonominin büyük bir kısmını elinde tutan Devrim Muhafızları liderlerinin mali oligarşisi tüm bunlar toplumu yoksulluk sınırının çok altına itmişti. İşçilerin yaşayacak yer bulamayıp boş mezarlarda uyuması bizim gerçeğimiz. Şehirlerde mezarlıklar işçi sınıfının bir kısmının uyuma yeri haline gelmişti.
İlaç, tıbbi malzeme ve hizmet eksikliği savaş öncesinde de ambargolar ve özellikle son on yılda hükümetin askeri harcamalarının tavan yapması nedeniyle çok vahim bir noktadaydı. Kürdistan’da durum katbekat daha kötüydü. Çünkü Kürdistan’dan bahsettiğimizde ulusal ayrımcılığın dayatıldığı ve yaşandığı bir yerden bahsediyoruz.
Savaş başladıktan sonra hayat çok daha kötüleşti çünkü biliyorsunuz ki birçok sanayi merkezi hedef alındı. İşsizlik maaşı veya sosyal güvencenin olmadığı bir ülkede bu durum, işçi sınıfının yoksulluk sınırının daha da altına itilmesi demektir.
İnsanların yaşam koşullarının kötüleştiği ve bir “bekleyiş” halinin hakim olduğunu söyleyebiliriz.
"Kürt güçlerinin ‘piyade’ rolü oynaması planı şu an için rafa kalktı"
Anlattığınız bu koşullarda, yani savaştan önce de İran’da geniş çaplı protestolar oluyordu. Savaştan önce Kürdistan’da bazı partiler ve örgütler arasında bir ittifak kuruldu ama siz buna katılmadınız ve nedenlerini açıkladınız. Savaş koşullarında bu ittifakın durumu nedir? Sizin bu konudaki tutumunuz değişti mi?
Bu konuda çok uzun tartışmalar yapıldı. Bizim perspektifimizle başlangıçta “Diyalog Merkezi” adıyla bir merkez kurulmuştu. Kürdistan’daki partiler hep silahlı. Dolaysıyla silahlar da siyasi partilerin tekelinde. Yeni durumların gelişebileceğini, hükümetin düşebileceğini veya protestoların devam edebileceğini öngörüyorduk. Bir felaketi önlemek adına bu partilerle belli bir düzeyde diyaloğun çok önemli olduğunu söyledik. Örneğin; toplum içinde hiçbir grubun silah zoruyla kendi görüşlerini dayatamayacağı, partilerin kendi programlarını özgürce yayabileceği, koşulsuz ifade özgürlüğünün olacağı ve iç silahlı çatışmaların yaşanmayacağı bir uzlaşıya varmayı tartıştık.
Ancak toplantılarda bizim ilk görüşümüz şuydu: Bizler farklı siyasi partileriz, farklı programlarımız var ve farklı sınıfları temsil ediyoruz. Buraya hepimiz tek bir söylemde erimek için değil, hareketi tehdit eden tehlikelere çözüm bulmak için geldik. Herkesin kendine göre bir bakış açısı vardı. “12 Günlük Savaş”tan (haziran 2025 İsrail-ABD saldırıları) sonra bu diyalog süreci çok hızlandı. Bizce birbirimizin görüşlerini anlamak bile uzun bir süreçtir; yıllarca bunu yapmadık. Şimdi çok hızlı bir şekilde her şeyi kapsayan bir anlaşmaya varmak mümkün değildi. Şunu dedik: ‘Diplomasi Komitesi’ dendiğinde bu diplomasinin ne anlama geldiği belli olmayan bir ittifaka girmek istemiyoruz. Bu komite hangi ilkelerle gidip bir ülkeyle konuşacak? Politikasının içeriği ne olacak? Şehirleri aramızda paylaşmamalıyız; halkın gücüne, şuralara, kitlelere inanmalıyız. Eğer bir devrim veya değişim olacaksa bu bizzat halkın eliyle olmalıdır.
Hiçbir dış güce inanmadığımızı ve bunun toplumsal hareketler için adeta zehir olduğunu söyledik. Dış müdahale hareketi yozlaştırır, dağıtır ve siyasi iradeyi toplumsal hareketlerin elinden alıp halkın başı üzerindeki güçlere teslim eder. Onlar kendi ittifaklarını kurdular, biz de bunun bir parçası olmadık ve değişmediği sürece de olmayacağız.
Savaş başladıktan hemen sonra Trump’ın Kürtleri kara gücü olarak “kullanacağı” veya İran’da rejim değişikliği için onlara silah gönderdiği, Kürt partilerinin bu silahları sakladığı yönünde haberler çıktı. Bu tartışmaların sizde ve halkta yansıması nedir?
Biz yıllardır Amerika’nın toplumsal hareketleri bir araç gibi kullandığını söylüyoruz. Eğer bir sorun varsa (Kürt halkına yapılan ayrımcılık gibi) bunu kendi çıkarları için kullanmak istiyorlar. Amaçları bu hareketleri araçsallaştırmaktır.
Bu yeni bir şey değil; savaş başlamadan bir iki ay önce insanlar sokaktayken Trump hükümeti “Siz sokakta kalın, yardım yolda” diyerek bu insanları hükümete karşı araç olarak kullanıyordu. Sonunda İslam Cumhuriyeti’nin iki haftada nasıl bir katliam yaptığını gördük. Emperyalizm ve Amerika’nın ne olduğu bizim yıllardır söylediğimiz bir şeydi ve son olayda da uyardık. Kimse bu durumu reddetmedi; Amerika ve İsrail’in bu güçleri savaşta kullanmak istemesi gerçeğini gördük.
Bizim sözümüz şuydu: Böyle giderse Kürdistan ABD- İsrail ve İran rejiminin çatışma merkezine dönüşecek. Sonuçta yıkım, göç ve sosyal yaşamın yok olmasıyla karşı karşıya kalacağız.
Ayrıca iki gerici gücün taraf olduğu bir savaşa dahil oluyoruz. Biz devrimci güçleriz. Biz daha iyi bir yaşam, daha iyi bir toplum, “sosyalizm” yönetim sistemi için savaşıyoruz. Toplumun geleceği üzerine kumar oynamayız. İslam Cumhuriyeti’nin devrilme biçimi önemlidir; eğer Beşar Esad tarzı bir devrilme olacaksa bu bizim istediğimiz bir şey değildir.
Biz devrim ve toplumsal hareketler yoluyla değişim istiyoruz. Bu, böyle bir durum gelişirse hiçbir şey yapmayacağımız anlamına gelmez ama bu savaşın içinde toplumsal hareketlerin sadece birer seyirciye dönüştüğünü biliyoruz. Haşdi Şabi’nin Irak Kürdistanı şehirlerini bu savaşa dahil etmekle tehdit ettiğini de biliyoruz. Eğer Kürt güçleri oradan İran Kürdistanı’na geçmeye çalışırsa bölgeyi dron ve füzelerle vuracaklarını ve halka karşı tekrar “cihat” ilan edileceğini söylüyorlardı.
Meselenin bir diğer yanı ise; Trump ve Netanyahu kısa süreli bir savaş bekliyordu. Ancak bir iki hafta sonra savaşın yıpratma savaşına dönüşeceği anlaşıldı ve bizim “araç olarak kullanılma” uyarılarımız gerçeğe dönüştü. Halkın bu güçlerin “top yemi” olmayacağı pratikte kanıtlandı. Halkımız tecrübelidir. Siyasi sistemin geleceğinin ne olacağını bilmeden kendilerini bu ateşe atmadılar. Bu yüzden yalnız olmadığımızı çok net bir biçimde gördük. Bu yüzden Kürt güçlerinin “piyade” rolü oynaması şu an için rafa kalkmış durumda.

"Kadın, yaşam özgürlük" sloganı her kesimi birbirine bağladı
Sizin ilk bölümde de bahsettiğiniz bu “Üçüncü Yol”un, İran içindeki ve Kürdistan’daki halk nezdinde kabul görme oranı nedir? Komünist ve sosyalist partilere karşı ciddi bir “şeytanlaştırma” kampanyası varken Üçüncü Yol Kürdistan’da ne kadar köklü?
Üçüncü Yol bu dönemde çok iyi yankı buldu. Milliyetçi hareketler dünyada ve bölgede (Almanların deyimiyle auf dem Marsch) yükselişte; bu doğal çünkü kapitalist devletler buna büyük paralar harcıyor. Örneğin Iran International gibi kanallara “Fars milliyetçiliğini” öne çıkarmak için milyarlarca dolar harcanıyor. Merkez milliyetçilik (Fars) parlatıldığında diğerleri de (Kürt, Türk, Arap, Beluç) buna tepki olarak kendi milliyetçiliklerini güçlendiriyorlar. Trump, Netanyahu ve Avrupa’daki sağ partiler bu dalgayı temsil ediyor.
Kürdistan’da da durum böyle; Kürt milliyetçi hareketinin zayıf olduğunu söyleyemem ama sol hareketin, bu “Üçüncü Yol”un çok güçlü olduğunu ve toplumda ses getirdiğini söyleyebilirim. Kürdistan’daki sosyalist mücadelenin etkisiyle, örneğin Senendeç’te cenaze törenlerinde binlerce kişi dualar yerine “Enternasyonal” marşını okuyor. Videolar mevcut size iletebilirim, yayınlayabilirsiniz. Ayrıca Mahsa Jina Amini eylemlerinde de iradeyi toplumsal hareketlere veren bu ilerici damarın etkisini gördük. Bu hareket sadece İran coğrafyasını değil, küresel kadın hareketini de etkiledi.
İran’daki merkezi hükümetler her zaman coğrafyadaki farklı kimlikleri (Türk, Kürt, Arap, Beluç) birbirine düşürerek bundan faydalandı. Urmiye, Nakade veya Tekab gibi şehirlerde Türkler ve Kürtler yıllardır bir arada yaşıyor. Milliyetçilikle bu insanlar arasına nasıl çizgi çekebilirsiniz? İki taraf da “Burası bizim şehrimiz” dediğinde ne olacak? Oysa “kent hakkı” ve “vatandaşlık hakkı” temelinde bir arada yaşamak mümkün. Bu fikir Kürdistan toplumunda çok kabul gören bir fikir ve arkasında büyük bir halk desteği var. O yüzden İran Kürdistan’ı bölgedeki diğer Kürt bölgelerden ayrışman noktaları ve özgünlükleri farklı.
Biz toplumsal meselelerin (kadın, işçi sınıfı) çözümünü merkeze alıyoruz. İran gibi din ve milliyetçiliğin insanları uzaklaştırdığı bir yerde insanları ne birleştirebilir? Örneğin “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı ve Mahsa Jina Amini eylemleri bunu başardı; kadının özgürlüğü, ayrımcılığa karşı duruş ve “yaşam” (savaşa, idama, işkenceye karşı onurlu bir hayat) sloganı her kesimi birbirine bağladı.
Bu toplumsal hareketler birbirine bağlandığında, devrim süreci birileri tarafından “makaslanamaz”. Aynı zamanda aşağıdan yukarıya; mahallelerde, köylerde kadınların, işçilerin kendi örgütlenmeleri ve onları yönetecek siyasi partileri olmalı. Bizim için ideal senaryo budur; bunun için mücadele ediyoruz. Ancak savaş, darbe veya başka bir senaryo gelişirse de gücümüz yettiğince elimizden geleni yaparız.
Her ne kadar İran’da Üçüncü Yol görünmez kılınsa da var, güçlüdür ve ilerici tüm güçler bunu İran için desteklemeli. ABD ve kapitalist İran rejimi arasında kurtuluş aramak mümkün değildir.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et