Şüpheli ölüm değil, örtülen gerçek: Kadınların ısrarı olmasa adalet var mı?
Şiddet yalnızca yaşandığı anda değil, sonrasında nasıl ele alındığıyla da politiktir. Üzeri örtülen her dosya, yalnızca bir vakayı değil, bir sistemi korur. Çünkü cezasızlık tesadüf değil, bir tercihtir.
Fotoğraf: MA
Canan Güllü / Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı
Türkiye’de son yıllarda yalnızca kadın cinayetleri artmadı; aynı zamanda “şüpheli kadın ölümleri” adı altında büyüyen bir karanlık alanla karşı karşıyayız.
Şiddet gördüğünü bildirmiş, korunma talep etmiş ya da risk altında olduğu bilinen kadınların ölümleri; “intihar etti”, “yüksekten düştü” denerek kapatılıyor. Bu bir tesadüf değil.
Bu, eril zihniyetin hukukla kurduğu ilişkinin en çıplak halidir.
Kadın hareketi olarak yıllardır aynı gerçeğin altını çiziyoruz: Bir ölümün nasıl tanımlandığı, o dosyanın kaderini belirler. “İntihar” dediğiniz anda soru sormayı bırakırsınız. “Düşme” dediğinizde itme ihtimalini görmezden gelirsiniz. Böylece yalnızca bir dosya kapanmaz; bir kadının hayatı, gerçeğiyle birlikte yok sayılır.
Tam da bu yüzden bugün sormak zorundayız:
Kadın hareketi neden adaletin itici gücü olmak zorunda kalıyor?
Neden dosyalar ancak kadınlar ısrar ettiğinde açılıyor?
Ve bu durum bize nasıl bir yargı pratiğiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor?
2018’de Şule Çet dosyasında gördük bunu. “Yüksekten düşme” denerek kapatılmak istenen bir ölüm, kadın kitle örgütlerinin mücadelesiyle cinayet olarak tanımlandı. Ama o süreçte yalnızca failler yargılanmadı; Şule de yargılandı. Hayatta olmayan bir kadının yaşam tarzı, tercihleri ve bedeni üzerinden bir “hak etmişlik” anlatısı kuruldu. Bu, çok tanıdık bir reflekstir: Erkek şiddetini değil, kadını sorgulamak.
2020’de İpek Er dosyasında ise bu düzenin başka bir yüzünü gördük. Cinsel şiddete maruz bırakılan bir kadının intihara sürüklenmesi, uzun süre bireysel bir trajedi gibi ele alındı. Oysa biz biliyoruz: Erkek şiddeti yalnızca öldürmez; intihara da sürükler. Ve bu da bir cinayettir.
Bugün Gülistan Doku, Nadira Kadirova, Yeldana Kaharman, Rojin Kabaiş, Firdevs Yöreli gibi pek çok dosyada aynı örüntüyle karşılaşıyoruz. İlk etapta “şüpheli ölüm” olarak kayda geçen vakalar, kadınların ısrarlı takibiyle yeniden gündeme geliyor. Deliller yeniden inceleniyor, ihmaller ortaya çıkıyor, kamuoyu oluşturuluyor. Yani adalet, kendiliğinden değil; mücadeleyle harekete geçiyor.
Gülistan Doku dosyası ise bu sistemin en çıplak haliyle karşımızda duruyor. Yıllardır bedenine ulaşılamayan bir genç kadın, karartıldığına dair güçlü şüpheler bulunan deliller ve ilerlemeyen bir dosya... Ama buna rağmen unutulmayan bir gerçek var. Eğer bugün hâlâ Gülistan’ı konuşuyorsak, bu etkin bir soruşturma yürütüldüğü için değil; ailesinin ve kadınların vazgeçmemesindendir.
ODTÜ-Bilkent-Hacettepe Üniversiteleri Yelken Kulübü’nde yaşanan cinsel saldırı olayı da bize başka bir gerçeği hatırlatıyor: Şiddet yalnızca yaşandığı anda değil, sonrasında nasıl ele alındığıyla da politiktir. Üzeri örtülen her dosya, yalnızca bir vakayı değil, bir sistemi korur. Çünkü cezasızlık tesadüf değil, bir tercihtir.
Ben bir kadın hakları savunucusu olarak açıkça söylüyorum:
Türkiye’de kadın cinayetlerinde adalet mekanizması kendiliğinden işlemiyor. Adalet, kadınların ısrarıyla, takibiyle ve mücadelesiyle harekete geçiyor. Bu kabul edilebilir değildir. Çünkü hukuk, mücadeleyle kazanılan bir ayrıcalık değil; herkes için eşit işlemesi gereken bir haktır. Ama bugün yaşadığımız tablo bize başka bir gerçeği gösteriyor:
Yargı, kadınların yaşam hakkını korumakta sistematik olarak yetersiz kalıyor. Daha da ötesi, çoğu zaman şiddeti görünmez kılan bir refleksle hareket ediyor.
“İntihar” kararı, çoğu zaman soruşturmanın sonudur. Oysa bizim için başlangıç olmalıdır.
Çünkü biliyoruz ki cezasızlık, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de suç ortağıdır. Bir dosya kapatıldığında, yalnızca bir fail korunmaz; yeni suçlar için zemin hazırlanır.
İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasının ardından yüzlerce kadının katledildiği bir ülkede, bu tabloyu yalnızca “eksiklik” olarak tarif edemeyiz. Bu, kadına yönelik şiddeti görünmez kılan, eril zihniyeti besleyen bir politik tercihtir. Bugün kadın hareketi yalnızca hak aramıyor. Aynı zamanda adalet sisteminin yapmadığını yapıyor: İzliyor, kayıt tutuyor, hatırlatıyor, zorlayarak ilerletiyor. Bu bir başarı hikâyesi değil; sistemin iflasının göstergesidir.
Eğer kadınlar susarsa, dosyalar kapanıyor.
Eğer kadınlar geri çekilirse, gerçekler gömülüyor.
Eğer kadınlar itiraz etmezse, ölümler “şüpheli” kalıyor. Bu yüzden bugün yapılması gereken nettir: Geçmişte kapatılmış tüm şüpheli kadın ölümleri yeniden incelenmelidir.
Etkili soruşturma bir lütuf değil, devletin yükümlülüğüdür.
Ama asıl mesele bundan da büyüktür.
Mesele, kadını birey olarak görmeyen bir zihniyettir.
Mesele, erkek şiddetini meşrulaştıran düzendir.
Mesele, biat kültürüyle hukukun yer değiştirmesidir.
Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında kurulmaz; toplumsal vicdanda inşa edilir. Ve o vicdan, bugün kadınların mücadelesiyle ayakta durmaktadır. Eğer bu mücadele geri çekilirse, yalnızca davalar değil, toplumun adalet duygusu da çöker.
Ben soruyorum:
Kadınların ısrarı olmasa, bu ülkede adalet var mı?
Ve bir kez daha söylüyorum:
Biz susmayacağız.
Biz takip edeceğiz.
Biz bu dosyaların peşini bırakmayacağız.
Çünkü biliyoruz.
Adalet kendiliğinden gelmez.
Adalet talep edilir. Ve biz o talebi büyütmeye devam edeceğiz.
Biat değil hukuk.
Sessizlik değil adalet.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et