Trump’ın 'deliliğinin' ardında emperyalistlerin ihtiyaçları hakkında
NATO içi çatlaklar, Trump’ın müttefiklerine yönelik sadakat sınavları ya da Grönland gibi stratejik hamleler, kapitalizmin bir kez daha kendi yarattığı sınırları aşma ve tıkanan birikim kanallarını zorla açma çabasından başka bir şey değildir.
Fotoğraf: Wikimedia Commons CC BY-SA 2.0
Rıza MUTLU
Boğaziçi Üniversitesi
Tüm dünya sathında saldırganlığa devam eden ABD emperyalizminin hastalıklı temsilcileri, son dönemlerde müttefiklerinden rahatsız olduklarını dile getiriyorlar. Trump, “Her şey Grönland ile başladı. Biz orayı istedik, onlar vermek istemedi. Ben de ‘hoşça kalın’ dedim” diyerek müttefiklerle yaşanan gerilimin kökeninde Grönland meselesinin yattığını belirtti. NATO’nun İran operasyonlarına askeri destek vermemesini ve Hürmüz Boğazı’nın açılması sürecinde geri planda kalmasını “silinmeyecek bir leke” olarak tanımlayan Trump, ittifakın caydırıcılığını yitirdiğini savundu. Artık demesi moda olmuş olsa da biz de kervana katılmış olalım: “Bu adımlar Trump’ın deliliğinden değil, somut koşullardan.” Peki bu somut koşulların köklerini nerede arayacağız?
Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak tarif ettiğimiz emperyalizmi tarihselliğiyle, kurduğu ilişkiler bütünüyle ele alınması -yani tarihsel materyalist yöntem- bu somut koşulların köklerini açığa çıkarmak için elimizdeki en gelişmiş araç. Bu yazımızda, kapitalizmin çelişkilerin açık şekilde gün yüzüne çıktığı örnekler üzerinden emperyalistlerin bu örneklerdeki “delice” ve “mantıklı” kararlarını inceleyeceğiz.
İhtiyaçlar nasıl belirleniyor?
Emperyalistlerin ihtiyacını anlamadan önce, kapitalizmin bir aşaması olarak emperyalizmi anlamamız gerekiyor. Lenin, emperyalizmin beş temel dinamiğini şöyle açıklar: “Üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır; banka sermayesi sınai sermayeyle kaynaşmış, ve bu “mali-sermaye” temel üzerinde bir mali-oligarşi yaratılmıştır; sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır; dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur; en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından bölüşülmesi tamamlanmıştır. Emperyalizm, tekellerin ve mali-sermayenin egemenliğinin ortaya çıktığı; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”
İlk büyük savaş ve düzen arayışı
İlk örneğimiz emperyalistlerin kendi aralarında girdiği ilk büyük savaş olan Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı. Savaş, Saraybosna’da patlayan bir tabancadan çok daha öncesinde, Avrupa’nın devasa fabrikalarında ve banka dehlizlerinde çoktan başlamıştı. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı serbest rekabetçi dönemini geride bırakıp tekelci aşamaya sıçrayan kapitalizmin, yani emperyalizmin kaçınılmaz bir sonucuydu. 20. yüzyılın başında bakir bir alan, üzerine bayrak dikilmemiş bir sömürge kalmamıştı. Ülkesinde kapitalist üretim ilişkilerinin görece daha geç inşa olduğu ancak devasa tekeller ve mali-sermaye grupları yaratan Alman emperyalizmi, İngiliz ve Fransız hegemonyasının parsellediği dünyada kendine yer arıyordu. Dolayısıyla savaş, emperyalistlerin “deliliğinden” değil, sermaye birikiminin “mantıklı” ve zorunlu bir sonucu olarak patlak verdi. Artık barışçıl yollarla yapılacak bir paylaşım kalmadığına göre, masayı devirip haritayı süngüyle yeniden çizmekten başka yol kalmamıştı. Savaş sanayii, kriz içindeki sermaye için muazzam bir birikim alanı yaratırken, faturayı ödeyecek olanlar ise fabrikalardan toplanıp siperlere gönderilen işçiler ve yoksul köylülerdi.
Savaşın dumanı henüz dağılmışken, emperyalist sofranın galipleri Paris’te bir araya geldiklerinde, mesele artık sadece sınırların yeniden çizilmesi değil, krizdeki kapitalist sistemin nasıl bir restorasyona tabi tutulacağıydı. Bu restorasyonun ilk adımlarından biri olan Wilson İlkeleri, müfredatta “barış manifestosu” gibi sunulsa da yükselen ABD emperyalizminin eski kıtanın hantal imparatorluklarını tasfiye etme hamlesi olduğu açıkça görülür. “Kendi kaderini tayin hakkı”, özünde İngiliz ve Fransız sömürge imparatorluklarının kapalı kapılarını Amerikan mallarına ve sermayesine açmak için tasarlanmış birer koçbaşıydı. Wilson, pazarın serbestleşmesini barışın ön koşulu ilan ederken, dünyaya şunu söylüyordu: “Eski usul ilhak dönemi bitti, sınırları açın; Amerikan bankalarına, tröstlerine ve kartellerine teslim olun!”
Bu yeni düzenin denetleyicisi ve emperyalist paylaşımdaki uyuşmazlıkların çözüm merkezi olarak kurgulanan Milletler Cemiyeti ise, Lenin’in o meşhur deyimiyle bir “hırsızlar mutfağından” ibaretti. Cemiyet, iddia edildiği gibi savaşları engellemek için değil, galiplerin elde ettiği ganimeti meşrulaştırmak ve daha da önemlisi, Bolşeviklere karşı kapitalist dünyayı tahkim etmek için kuruldu. 1917’nin yankısı tüm dünyada ezilenleri ayağa kaldırırken, Milletler Cemiyeti bu devrimci dalgayı sönümlendirecek diplomatik bir baraj görevi gördü. Eski usul “sömürge” kelimesi artık ağza alınamaz hale gelmişti. Emperyalistler, işgal ettikleri toprakları artık “mülkleri” olarak değil, Milletler Cemiyeti adına “yönetilmesi gereken geri kalmış yerler” olarak tanımlamaya başladılar. Mezopotamya’dan Afrika’nın içlerine kadar uzanan bu yeni vesayet düzeninde, petrol kuyuları yine aynı tekellerin kontrolünde kaldı, yerel halklar yine aynı sermaye grupları için çalıştı.
1973 Krizi: Savaşsız yıkım
İkinci örneğimiz kapitalizmin işleyişi açısından bir milat olan 1973 Krizi. 1970’lerin başına gelindiğinde, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan göreli istikrar dönemi, kendi iç çelişkilerinin ağırlığı altında çatırdamaya başlamıştı. 1973 yılında patlak veren büyük sarsıntı sermayenin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yakaladığı devasa genişleme olanaklarının sonuna geldiğinin ilanıydı. Emperyalist merkezlerde kâr oranları ciddi biçimde düşüyor, emperyalist merkezlerde üretim gittikçe azalıyor, sermayenin genişleme ihtiyacı artık mevcut sömürü mekanizmalarıyla sürdürülemez hale geliyordu. Tıpkı 1914’te pazarın yeniden paylaşımı için silahların konuşması gibi, 1973’te de kapitalizm, girdiği tıkanıklığı aşmak için tüm dünyayı kapsayacak yeni bir “restorasyon” sürecine, yani emeğe yönelik topyekûn bir saldırıya ihtiyaç duyuyordu.
Ancak emperyalizm için bu kriz, sadece bir yıkım değil, aynı zamanda yeni bir disiplin aracıydı. Krizin yükü, çevre ülkelere yüksek faizli krediler olarak döndü. Bu süreç, Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya kadar pek çok ülkeyi borç batağına sürüklerken, emperyalist bağımlılık ilişkilerini de geliştirdi. 1973 krizi kitlesel üretimin ve kazanılmış işçi haklarının üzerine kurulu hantal yapının tasfiyesi için gereken zemini hazırladı. Kapitalizm, kâr oranlarını yeniden yükseltmek için esnek üretimi, kuralsızlaşmayı ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasını, yani bugün neoliberalizm dediğimiz saldırı dalgasını bu krizin içinden yeşertti. 1973 krizinden çıkışın reçetesi, Şili’de Allende’ye karşı yapılan kanlı darbe ile laboratuvar ortamında denendi; Türkiye’de ise 24 Ocak kararları ve 12 Eylül karanlığı ile bu süreç tamamlandı. Emperyalizm, girdiği tıkanıklığı, ancak daha büyük bir sömürü alanı açarak ve faturayı halkların sırtına yükleyerek aşmaya çalıştı. Bu dönemde bağımlı kapitalist ülkeler büyük üretim alanları haline geldiler.
Günümüzde ihtiyaç ne?
Günümüzü hem yaşadığımız hem de dergimizde çokça okuduğumuzdan ötürü, kısa bir biçimde açıklamak en doğrusu olacaktır. Özetle: Bugün NATO içindeki çatlaklar, Trump’ın müttefiklerine yönelik “sadakat” sınavları ya da Grönland gibi stratejik hamleler, kapitalizmin bir kez daha kendi yarattığı sınırları aşma ve tıkanan birikim kanallarını zorla açma çabasından başka bir şey değildir. Diplomasi, ittifak, uluslararası hukuk gibi kavramlar ABD emperyalizmi için artık ayağa dolaşan birer bürokratik yüke dönüşmüştür. Trump’ın “deliliği” olarak pazarlanan her adım, aslında Amerikan mali-sermayesinin rakiplerini geriletmek ve müttefiklerini daha sıkı bir boyunduruğa almak için attığı en çıplak ve pragmatik adımlardır.
Bu açıdan NATO’nun feshedilmesi anlık olarak pek mümkün gözükmese de, bu tür örgütlerin kolayca tasfiye edilebileceğini NATO’nun çakma versiyonları olan SEATO, CENTO gibi örneklerden, Milletler Cemiyeti’nden görebiliyoruz. Burada asıl mesele zaten örgütlerin adı sanı değil, emperyalistlerin giderek daha da yoğunlaşan sermaye birikimi ve dünyadaki tahakküm seviyesinin yansıdığı örgütlü hareketleri bunun sonuçlarıdır: Yani artan savaş ve sömürü.
Unutmamamız gereken bir gerçek; giderek daha da güçlenen emperyalistlerin, karşılarında onları yıkacak olan nesnel koşulları da geliştirme zorunluluklarıdır. Daha önceki krizleri her ne kadar aşmış olsalar da emperyalistler aldıkları darbelerin izlerini, işçi sınıfı ve ezilen halklar da verdikleri darbelerin deneyimiyle bugün varolmaktadırlar.
“NATO defol” talebi, kısa vadede anti-emperyalist bir mücadelenin sistemden çıkarı olmayanlar arasında örgütlenmesiyle içinde bulunduğumuz bağımlılık ilişkilerinin kırılmasına dair bir taleptir.
“NATO defol” talebi, sırtını bu bağımlılık ilişkilerine yaslayan ülkemizde kapitalizmin yüzü saray rejiminin yıkılmasına dair bir taleptir.
“NATO defol” talebi, derin bir krizde olduğu açıkça görülen kapitalizmin yaralarını tekrardan savaş ve sömürüyle sarmasının engellenmesine dair bir taleptir.
“NATO defol” talebi, sosyalizm iddiasına giden yolun başlangıcını bulmaya dair bir taleptir.
Ve bu ciddiyetle ele alınmalıdır.
(Genç Hayat)
Evrensel'i Takip Et