23.04.2026 14:39 / Güncelleme: 14:53

Hınç, baskı, umutsuzluk: Kadın düşmanlığı sıradanlaşırken bu gençler nasıl büyüdü?

"Mesele birkaç “hasta” bireyden ya da birkaç karanlık forumdan ibaret değil. Mesele, şiddeti istisna gibi gösterip onu üreten erkeklik rejimini sıradan kabul etmemiz..."

Hınç, baskı, umutsuzluk: Kadın düşmanlığı sıradanlaşırken bu gençler nasıl büyüdü?

Fotoğraf: Evrensel

Doç. Dr. Ece Öztan
Siyaset Bilimci

Geçtiğimiz hafta, önce Şanlıurfa ve ardından da Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları ile sarsıldık. Korku, öfke, isyan, yas; hepsi anlaşılır. Faile yönelen öfke de anlaşılır. Ama tam da bu yasın ve öfkenin etrafında, tanıdık bir dil yine çok hızlı dolaşıma girdi; canavarlaştırma, patalojikleştirme. Faili -üstelik Kahramanmaraş örneğinde bir çocuğu- canavarlaştıran bu dil, tam da onları yetiştiren dünyanın diliyle akraba. Sorun elbette ne korkunun ne öfke ve isyanın ne de yasın kendisi. Sorun, bütün bu duygu hallerinin bir analiz düzeyine, bir soyutlama düzeyine, oradan da politika ve çözüm düzeyine çoğu zaman geçememesi. Oysa “bu gençler nasıl büyüdü?” sorusu, suçu mümkün kılan zemini ciddiye almaktır.

Çünkü faili “canavar” ilan etmek her şeyden önce çok kullanışlı bir yol. Hem ahlaki üstünlük hissi veriyor hem de sistemi bütün veçheleriyle tartışma zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Oysa o çocuklar Rakel Dink’in ve bir röportajında Zehra Çelenk’in dediği gibi gökten inmedi. Bir sınıfta oturdular, bir evde büyüdüler, bir okul ikliminden geçtiler, ekran başında uzun zaman geçirdiler, bir dil öğrendiler, bir hınç biriktirdiler. Sonra biz dönüp sadece son ana baktık.

“Bu çocuklar nasıl büyüdü?” sorusu, suçu mümkün kılan zemini ciddiye almaktır.

Böylece örneğin Urfa’daki saldırganın 19 yaşında bir genç, Kahramanmaraş’takinin bir çocuk olduğu veya Gülistan Doku’nun katil zanlısının vali olan babasının sağladığı ayrıcalığın ve dahası korumanın fütursuzluğuyla hareket etmiş olma ihtimali göz ardı edilebiliyor. Yine de bütün bu olaylarda elbette bir ortak paydadan söz edilebilir; saldırganlar -ki hemen her yaştan erkeklerden söz ediyoruz- uyguladıkları şiddetin hedefine, ezici bir çoğunlukla toplumda en savunmasız ya da zayıf gördükleri kesimleri koyuyorlar; örneğin azınlık mensuplarını, çocukları, LGBTİ+ bireyleri.

Ve de hemen her kesimden kadınları...

Buradaki şiddetin her biçimi doğrudan incel örgütlenmesiyle ilişkili olmayabilir. En azından bu boyutta bir genelleme yapacak yeterli bilgilere sahip değiliz. Kahramanmaraş'taki saldırganın profil fotoğrafı olarak kullandığı figürden bağımsız olarak da meseleye farklı bir yerden bakmak gerekiyor: ‘İncel’i kapalı bir hareket olarak değil, farklı bağlamlarda boy veren ortak bir iklim, ortak bir hınç dili örneği olarak.

Hazır bir kimlik, hazır bir düşman

İncel meselesi uzun süre, kadınlarla ilişki kuramayan genç erkeklerin internet forumu köşesi gibi anlatıldı. Bu çerçeve artık yetersiz. Karşımızda yalnızca romantik hayal kırıklığı yaşayan naif bir grup yok. Karşımızda, kadın düşmanlığını bir dünya görüşüne dönüştüren, öfkesine ideolojik kılıf bulan, kırılganlığını üstünlük iddiasıyla örten bir erkeklik dili var.

Bugün yaygın kullanımıyla “incel” (involuntary celibate), yani “istemsiz bekâr”, ilk kez 1990’larda yalnızlık deneyimini paylaşmak için ortaya atılmış bir ifade olsa da zamanla erkek egemen, kadın düşmanı ve şiddet çağrılarına açık bir alt kültüre dönüştü. Hareketin merkezinde şu inanç duruyor: Kadınlar romantik ve cinsel alanda fazla güç sahibi; bazı erkekler bu yüzden dışarıda kalıyor. Dolayısıyla sorun erkeklik normlarında değil, kadınların seçim özgürlüğünde ve feminizmde.[1] Böylece kişisel yetersizlik hissi toplumsal/politik nefrete çevriliyor.

Şiddet saldırı anında başlamıyor

Bu nefret yalnızca saldırı anlarında görünür olmuyor. İncel dünyası, toplu katliam kadar linçten, kurban suçlamaktan, veri ifşasından, dijital tacizden ve kadınları sürekli aşağılayan bir yorum rejiminden de besleniyor. Son yıllarda bu alanda yapılan araştırmaların da gösterdiği gibi, Türkçe incel söylemi mağduriyet retoriğini, insan dışılaştırıcı dili ve sözde bilimsel açıklamaları birlikte kullanıyor; “hipergami”, “evrimsel psikoloji”, “black pill” gibi kavramlarla kadın düşmanlığına düşünsel bir cila çekiyor.[2] Bu yüzden mesele sadece “öfkesini kontrol edemeyen birkaç genç erkek” değil; hıncı bilgi, mizah ve teori kılığına sokabilen bir söylem düzeni.

Nehir Devrim Eserol’un Ekşi Sözlük’te 2023-2025 arasında yayımlanan 250 girdiyi inceleyen çalışması, bu düzeni çok iyi gösteriyor. İnceller kendilerini “bozuk sistemin kurbanları” olarak sunuyor, kadınları “foid” ya da “muşmula” gibi insandışılaştırıcı ifadelerle aşağılıyor ve sonra da bunu sözde-bilimsel bir mantık çerçevesine oturtuyor. Üstelik Türkçe söylem yalnızca küresel manosferden tercüme edilmiş değil; dini, milliyetçi ve anti-feminist yerel motiflerle yeniden kuruluyor. Yani burada karşımızda saf bir internet ithalatı değil, yerli malzemeyle güçlenen bir nefret dili var.

Bu yüzden incel meselesini yalnızca toplu saldırılar üzerinden okumak eksik kalıyor. Elbette dünyada bu altkültürle ilişkilendirilen büyük saldırılar var: Elliot Rodger’ın 2014 Isla Vista saldırısı, Alek Minassian’ın 2018 Toronto saldırısı, Tallahassee’deki saldırı ve başka örnekler, incel jargonunun yalnızca forumlarda dolaşan bir yakınma dili olmadığını; kendine “azizler”, manifestolar ve taklit edilen şiddet repertuarları da ürettiğini gösterdi. Ama bu tarihin yalnızca “kanlı” tarafına bakarsak, gündelik şiddet üretimini gözden kaçırırız.

Çünkü bu dünya sürekli olarak aşağılıyor, hedef gösteriyor, teşhir ediyor, kurbanı suçluyor, şiddeti espri diye dolaşıma sokuyor. Nefret çoğu zaman slogan halinde gelmiyor; caps diye geliyor, kara mizah diye geliyor, “ironi” diye geliyor. Böyle olunca hem platform denetiminden hem de toplumsal tepkinin eşiğinden kaçıyor.

Bugün birçok genç erkek, kadınları doğrudan düşmanlaştıran bir dille ilk kez kapalı örgütlenmelerde değil, gündelik internet dolaşımında karşılaşıyor. Ekşi Sözlük’te, X’te, forumlarda, kısa videolarda, oyun sohbetlerinde, Telegram ve Discord kanallarında. Nefret artık marjda duran bir içerik değil; dolaşıma karışmış bir atmosfer.

Bu dili büyüten özel koşullar var

Türkiye’de de yıllardır bu dili büyüten koşullar var. Eskişehir’de 2024’te gerçekleşen saldırı, çevrim içi radikalleşmenin nasıl fiziksel şiddete dönüşebildiğini gösterdi; fakat aynı zamanda her saldırının mekanik biçimde “incel” diye etiketlenemeyeceğini de hatırlattı. Çünkü Eskişehir vakasında mizojini, aşırı sağ, neo-Nazi sembolizmi, antisemitizm, LGBTİ+ ve feminist düşmanlığı aynı metinde kesişiyordu. Bu da bize şunu söylüyor: İncel dünyasını tek başına değil, daha geniş bir aşırı sağ/mizojini/manosfer ekosisteminin içinde düşünmek gerekiyor.

4 Ekim 2024’te İstanbul’da Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner’in Semih Çelik tarafından öldürülmesi ise başka bir şey gösterdi. Olay sonrası tartışma yalnızca failin kim olduğuna değil, cinayetin çevrimiçi dolaşımına da odaklandı. Haberler, polis incelemelerinde failin kendisini “incel” diye tanımlayan kişilerle temasına ve cinayetleri öven bazı içeriklere dikkat çekti. Burada kritik nokta şu: Mesele yalnızca failin hangi etiketi taşıdığı değil; cinayet sonrası nasıl bir dijital sahiplenme, kurban suçlama ve kadın düşmanlığı dilinin hızla üretildiği. Başka bir deyişle, incel meselesi sadece saldırganın zihninde değil, saldırıdan sonra kurulan toplumsal yorum rejiminde de yaşıyor.

Benzer biçimde kadın cinayeti haberlerinin altındaki manosfer yorumlarını inceleyen çalışmalar, şiddeti, ölümü ve tecavüzü meşrulaştıran; kurbanı suçlayan bir dilin nasıl normalleştiğini gösteriyor. Bu çok önemli, çünkü fiziksel saldırıyla söylemsel saldırı arasında duvar yok. Çoğu zaman biri, diğerinin provasını yapıyor.

Teknolojiyi suçlamak neden yetmiyor?

Burada kolay bir kaçış yolu da var: Suçu doğrudan “sanal ortama”, “internetin kötülüğüne” ya da “teknolojiye” yıkmak. Oysa teknoloji kendi başına özne değil. İnternet dediğimiz şey toplumdan bağımsız, başlı başına bir karanlık evren değil; biz neysek onu yankılayan, büyüten, hızlandıran bir yüzey. Orada karşılaştığımız şey çoğu zaman dışarıda kurulmuş ilişkilerin, hiyerarşilerin, düşmanlıkların başka bir yoğunlukta geri dönüşü.

Teknolojiyi suçladığımızda da faili canavarlaştırırken yaptığımıza benzer bir öznesizleştirme üretiyoruz. Toplumu, aileyi, okulu, erkeklik rejimini ve siyaseti görünmez kılıyoruz. Sorunu bir platforma ya da ekrana taşıyıp rahatlıyoruz; oysa o ekranın içine zaten bu toplumun dili, hiyerarşisi ve hıncı akıyor.

Erkeklik krizi nasıl siyasallaşıyor?

Zaten Türkiye’de bu dilin tutunması için özel bir çaba gerekmiyor; zemin fazlasıyla hazır. Kadınların hayatları üzerindeki söz haklarına sürekli müdahale edilen, LGBTİ+’ların doğrudan hedef gösterildiği, toplumsal cinsiyet eşitliği fikrinin yıllardır şeytanlaştırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Dahası anti-gender siyaset ile manosfer arasında doğrudan bir geçişlilik de var; biri diğerine meşruiyet, öteki birine öfke deposu sunuyor.[3] Devrim Eserol’un bulguları da tam bunu söylüyor; Türkçe incel söylemi, küresel manosferden besleniyor ama yerel dini ve milliyetçi kodlarla sertleşiyor.

Elbette mesele yukarıda ifade edilen, güçlendiği katılaştığı ölçüde yapısallaşan sorunun ortaya çıkardığı erkek krizinin nasıl anlatıldığıyla da; eğitimle de ilişkili. Bir erkek çocuğuna sürekli kazanması, hükmetmesi, seçilmesi ve güçlü olması gerektiği söylenirse; ama ona reddedilmeyle, yetersizlik hissiyle, utançla, yalnızlıkla nasıl baş edeceği hiç öğretilmezse, orada yalnız bir genç değil, potansiyel bir öfke deposu yetişir. Sonra o öfke internette bir topluluk bulur; kendi yarasını teoriye, hıncını kimliğe dönüştürür.

Eğitim sistemimizdeki büyük tahribat

Türkiye’de resmi söylemin ve ders kitaplarının toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini nasıl görünmezleştirdiğine işaret eden çalışmalar, erkek çocuklarında feminist perspektiflere karşı direnç ve radikalleşme zemini oluşabildiğini gösteriyor.[4] Dolayısıyla okul burada masum bir fon değil. Zorbalığı “disiplin” sanan, farklı olanı hizaya sokmaya çalışan, duygusal kırılganlığı zayıflık diye damgalayan bir okul iklimi şiddeti önlemez; aksine ona malzeme taşır.

Tam bu yüzden, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan sonra devreye giren “daha fazla sertlik, daha çok disiplin” çağrıları bana çözümden çok, asıl sorunun tekrarlanan ve tekrarlandığı ölçüde durumu daha da ağırlaştıran semptomu gibi geliyor. Çünkü tam da o dil, bugün şikâyet ettiğimiz erkeklik biçimlerinin hammaddesi. Sürekli aşağılanan, sürekli yarıştırılan, sürekli yetersizliği yüzüne vurulan çocuklardan şefkatli, eşitlikçi, kendisiyle barışık yetişkinler çıkmıyor. Çoğu zaman ya içine kapanıyorlar ya da güç buldukları ilk anda başkasını ezmeyi öğreniyorlar.

Soru şu: Bu gençlere ne yaptık?

O zaman bugün sormamız gereken soru şu: Bu gençlere ne oldu değil, onlara ne yaptık? Nasıl bir okul, nasıl bir ev, nasıl bir internet, nasıl bir politik iklim, nasıl bir vasatlık ve nasıl bir umutsuzluk sunduk? İncel dünyasının tehlikeli tarafı yalnızca kadın düşmanlığı öğretmesi değil; aynı zamanda aşağılanmayı siyasal enerjiye çevirmeyi öğretmesi. Kendi acısını başkasının hayatına yöneltmeyi meşrulaştırması.

İşin en acı tarafı şu: Ne yapmamız gerektiğini aslında bilmiyor değiliz. Türkiye’de yıllardır toplumsal cinsiyet eşitliği, kapsayıcılık, akran zorbalığıyla mücadele, duygusal farkındalık ve empati üzerine çalışan kurumlar, uzmanlar, sivil toplum ağları var. Sınıfta uygulanabilecek materyaller var. Öğretmen eğitimi modelleri var. Önleyici mekanizmalar var. Kamu bu birikimden değil yararlanmak, bu çabaları düşmanlaştırmakla uğraşıyor.

Kamusal akıl uzun zamandır başka bir yöne bakıyor. Eşitlik eğitimini risk gibi görüyor. Toplumsal cinsiyet kavramını tehdit gibi sunuyor. LGBTİ+’ları hedef gösteren siyasal söylemle dijital nefret topluluklarının dili birbirini besliyor. Bir toplumda bu fikirler ne kadar çok tekrar edilirse, gerçeklikle bağları o kadar önemsizleşiyor; duygu gerçeğin yerini alıyor, aşağılanmışlık hissi kanıt istememeye başlıyor.

Bu yüzden mesele birkaç “hasta” bireyden ya da birkaç karanlık forumdan ibaret değil. Mesele, şiddeti istisna gibi gösterip onu üreten erkeklik rejimini sıradan kabul etmemiz. Meselenin sınıfla, cinsiyetle ve yıllardır sistematik biçimde yürütülen politikalarla ilişkisini kurmadan hissedeceğimiz acı, yalnızca içimizi rahatlatan bir tepki olarak kalacak.

***

Sevgili Süreyya Algül'e yazı ile ilgili titiz değerlendirmeleri ve düzeltmeleri için teşekkür ederim.

***

[1] Zehra Çelenk’in Birikim dergisindeki yazısı kadın düşmanlığının incel yüzünü çok iyi anlatıyor.

[2] Eserol, N. D. (2026). Rhetorics of resentment: A rhetorical critical discourse analysis of incel discourse on ekşi sözlük. OPUS Journal of Society Research, 23(2026), 1-14.

[3] Bu ilişki için çok daha kapsamlı bir analiz için bkz. Yetiş, E. Ö., & Özdüzen, Ö. (2024, November). Anti-genderism in Turkey: Masculinist entrenchment through cultural intimacies. In Women's Studies International Forum (Vol. 107, p. 103014). Pergamon.

[4] Ozturk, Z. O. (2025). Fragile Masculinity, Gender Socialization, and Feminist Pedagogy: A Cross-Cultural Reflection from Turkey to Canada.

(Evrensel)

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
23.04.2026 10:04

Ortadoğu-Körfez ülkeleri de katılacak: AB'nin 27 lideri bugün Kıbrıs'ta bir araya geliyor

Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin liderleri bugün ve yarın gayriresmi liderler zirvesi için Güney Kıbrıs’ta bir araya gelecek. Zirvede Ortadoğu-Körfez ülkeleri liderleriyle görüşmeler de gerçekleştirilecek.

Ortadoğu-Körfez ülkeleri de katılacak: AB'nin 27 lideri bugün Kıbrıs'ta bir araya geliyor

Fotoğraf: Guillaume Périgois/Unsplash

23.04.2026 09:32

Hürmüz Boğazı ablukası: CENTCOM, ablukanın başladığı 13 Nisan’dan bu yana 31 geminin geri döndürüldüğünü açıkladı

CENTCOM, ABD'nin İran limanlarına uyguladığı abluka nedeniyle 31 gemiyi geri döndürdüğünü açıkladı.

Hürmüz Boğazı ablukası: CENTCOM, ablukanın başladığı 13 Nisan’dan bu yana 31 geminin geri döndürüldüğünü açıkladı

Fotoğraf: DHA

23.04.2026 09:12 / Güncelleme: 09:24

Okullarda yeni 'güvenlik modeli': 7 basamaklı sistemle 'çekirdek kadro' kurulacak

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, okullarda 'risk analizi, erken uyarı sistemi ve siber takibi' içeren 7 basamaklı yeni güvenlik modelinin uygulanacağını, her okulda bir güvenlik kurulu kurulacağını açıkladı.

Okullarda yeni 'güvenlik modeli': 7 basamaklı sistemle “çekirdek kadro” kurulacak
23.04.2026 12:37

Tutuklu gazeteci Alican Uludağ'ın duruşma tarihi belli oldu

Gazeteci Alican Uludağ, tutukluluğunun 90'ıncı günü olan 21 Mayıs'ta ilk kez hakim karşısına çıkacak. İddianamede Uludağ hakkında 19 yıl 6 aya kadar hapis cezası isteniyor.

Tutuklu gazeteci Alican Uludağ'ın duruşma tarihi belli oldu

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!