Adalet terazisi reytingi ölçer mi?
Belgesellerden televizyon programlarına kadar tutturulan dilde gerçek yok, sansasyon var. Güvensizlik, korku ve cezasızlık hisleri toplumda gittikçe yayılırken ekranlardaki “Sherlock”lar gerçek sorumluları ustaca gizliyor.
Kolaj: Evrensel
Nisa Sude Demirel
[email protected]
Bu hafta, nasıl gerçekleştiği bir türlü ‘anlaşılamayan’, toplumun farklı kesimlerinde farklı zamanlarda ciddi güvenlik kaygılarını tetikleyen üç dosyayı konuştuk: Narin Güran cinayeti, 6 yıldır kayıp olarak kaydedilen Gülistan Doku, jargonumuza ‘school-shooting’ olarak giren okul saldırıları. İlki 140journos’un ‘Şeytantepe’ isimli belgeseliyle, ikincisi Eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in de dahil olduğu yeni gözaltı listesi, sonuncusu ise bu hafta 9 kişinin yaşamını yitirdiği Urfa ve Maraş saldırılarıyla gündemimize girdi.
Kim, nasıl konuştu?
Sırayla bu üç vakanın ele alınışını hatırlayalım.
Narin Güran cinayetinin ele alınışı konusunda hafızamızı tazelediğimizde, Kanıt dizisiyle yarışır bir tablo geliyor aklımıza. “Katil kim, abisi mi amcası mı?” şeklinde atılan manşetler (Hürriyet gazetesi), muhabirlerin “içine doğan” ihtimaller (TV100 Muhabiri Canan Altıntaş yayında Narin Güran’ın yaşamadığını ‘hissettiğini’ söylemişti), eline aldığı sopayla Tavşantepe köyünün haritası üzerinde taktik-strateji gösteren herbokologlar... 140journos’un bu hafta yayımladığı ‘Şeytantepe’ belgeseli ise bir başka açıdan cinayeti anlattı. Bu defa Güran ailesine dönük iddiaların asılsızlığına ilişkin hipotez ortaya konuldu. Belgeselin temel iddiası jandarmanın cinayetin üstünü bilinçli şekilde ya bir beceriksizle’ örttüğüydü.
Beyaz TV'de Söylemezsem Olmaz isimli programda sunucular Narin Güran cinayetine ilişkin çığlık attı.
Tüm bunlar her ‘medyatik’ cinayet döneminde olduğu gibi bol bol ajitasyon, dramatik arka fon müziği ve gözyaşı ile sahnelendi.
Buna çok benzer bir örnek, yine kamuoyunda ciddi yankı uyandıran Leyla Aydemir (3) cinayetiydi. Hicabi Arslan ve Aslıhan Topal’ın çalışmasına göre[1] cinayet ve cinsel istismarın mağduru bir kız çocuğuna ilişkin haberleri dramatikleştiren ‘minik Leyla’ ifadesi Habertürk’te 23, Sözcü’de 25, Hürriyet’te tam 43 defa kullanıldı. Bu dönemde Leyla Aydemir’e ilişkin haberler adli süreç, olayın toplumsal yansıması, duygusal-sansasyonel haber ve ailenin adalet arayışı olarak sınıflandırıldığında; Habertürk’ün 13, Sözcü’nün 24, Hürriyet’in ise 75 defa ‘sansasyonel haber’ başlığında haber yaptığı görülüyor. Bu sayılar her üç yayın organı için de 4 kategorinin açık farkla en yüksek rakamları.
Gülistan Doku cinayetinde de manzara benzer. 6 yıl sonra yeniden açılan dosyada bu defa gözaltı listesi eski polisler, vali, vali koruması gibi doğrudan kamu görevlilerine ulaşırken yine ‘kan donduran itiraf’, ‘flaş gelişme’ başlıkları; tam 6 sene boyunca dosyanın aydınlatılmamış olması gerçeğinin üstünü, bir gizem çözme oyunu tavrıyla kapatıverdi.
Hafta ortasında gündemimize giren okul saldırıları ise aynı uzmanlara bu defa başka bir konuda alan açtı. Devasa bütçeli televizyon kanallarında “tarihçi, sosyolog, psikolog, güvenlik uzmanı” gibi titrlerdeki orta yaşlı erkekler, canlı yayında bilgisayar oyunu yayınları izledi. Hatta işler o kadar ileri gitti ki CNN Türk’te Hakan Bayrakçı, okul saldırılarının nedeni olarak Pink Floyd’un 1979 çıkışı şarkısı Another Brick in the Wall’ı gösterdi. Beyaz TV’ye çıkan Oytun Erbaş, meşhur sopayla dünyada milyonlarca kişinin oynadığı oyunların nasıl okul saldırılarının biricik sebebi olduğunu anlattı.
CNN Türk'te Hakan Bayrakçı okul saldırılarının nedeninin Pink Floyd'un Another Brick in the Wall şarkısı olduğunu iddia etti.
Bunları kim dinledi?
TV kanallarını zaplarken adeta bir sirki andıran bu kargaşa, basitçe ‘kötü gazetecilik’ değil. Çünkü ilk cümlede toplumun ‘farklı kesimleri’ diye ifade ettiğimiz; güvenli tek park bile bulamadığı için her sene araba çarpması sonucu onlarca çocuğun hayatını kaybettiği mahallelerde yaşayan emekçi aileleri… Evleri ‘kamuda tasarruf’ programları sonucu yeterince aydınlatılmayan sokaklarda yaşayan kadınlar, çocuğunu kapısında devriyeli güvenlik görevlilerinin bulunduğu özel okullara gönderemeyen çocuklar. Bu basit bir yoksulluk demagojisinden fazlası. Çünkü bu yayınlar tam da ‘hedef’ gözetiyor.
Pew Research Center’ın yaptığı güven araştırması, bir toplumda yaşayan insanların birbirine duyduğu güveni ölçmeyi hedefliyor. “Çoğu insanın güvenilir olup olmadığı” sorusuna dayanan araştırma 25 ülkede gerçekleştiriliyor. Bu 25 ülke arasında Türkiye, son sırada.[2]
Gündemar’ın ocak ayında yaptığı araştırmada katılımcılara, “Yaşadığınız yerde kendinizi ne kadar güvende hissediyorsunuz?” sorusu yöneltiliyor. Katılımcıların yüzde 49’u bu soruya ‘olumsuz’ yanıt veriyor. Yani Türkiye’de her iki kişiden biri düzenli bir güvensizlik hissi ile yaşıyor.
Katılımcıların yüzde 74.7’si kadınların, yüzde 81.3’ü çocukların, yüzde 74.9’u ise sokak hayvanlarının sokakta güvende olmadığını düşünüyor. Cezalara ilişkin ise toplumun yüzde 84’ü kadına yönelik şiddetin, yüzde 80.3’ü çocuklara dönük şiddetin, yine yüzde 80.3’ü sahipsiz hayvanlara uygulanan şiddetin cezasız kaldığını belirtiyor.
Dr. Sadullah Seyidoğlu’nun 2025’te yaptığı çalışmada[3] da benzer sonuçlar var. 600 kişiyle yapılan ankete göre katılımcıların yüzde 83.7’si Türkiye’de suç işleyenlerin ceza almadan kurtulduğuna inanıyor, yüzde 89.3’ü “güçlü ve nüfuzlu” kişilerin suç işleseler dahi adaletten kaçabildiğini düşünüyor, yüzde 86.1’i ekonomik gücü olanların cezadan kurtulabildiğini savunuyor. Bir başka önemli nokta ise katılımcıların yüzde 78’inin cezasızlık algısının bireyleri kendi “alternatif cezalandırma” yöntemlerine (linç, ‘sokak adaleti’...) yönelttiğini düşünüyor.
Bu yayınlar neyi örtüyor?
Bazısı komik gelen bazısı ise ikna edici duran bu komplo teorileri, işte bu güvensizlik ve cezasızlık ortamında şekilleniyor. Şüpheli kadın ölümlerinin norm haline geldiği, güvensizliğin büyüdüğü, çeteleşme hızıyla Latin Amerika benzetmelerinin yapıldığı ülkemizde şiddet vakaları münferitleştiriliyor. Bağlamından, tüm sosyal koşullarından koparılarak kimi zaman jandarmanın iş bilmezliğine, kimi zaman kayıp genç bir kadının kişisel ilişkilerine, kimi zaman da 47 sene önce yayımlanmış bir şarkıya sığınılıyor.
Dolayısıyla bunların önlenmesi için belirleyeceğimiz hedefimiz de bir anda değişiveriyor, ortada ne sorumlu kalıyor -Pink Floyd ya da Pubg’den başka- ne de hesap veren.
Halbuki ekranlarda ‘Sherlock Holmes’luk oynamanın ötesinde bu cinayetlerin bir daha tekrarlanmamak üzerine aydınlatılmasına, en aşağıdan en büyük başlara kadar sorumlularının hesap vermesine, kamu kurumlarının görevini yapmasına en çok bizim ihtiyacımız var. Güvensizleşen mahallelerin sokaklarından, iş yerine, okullara kadar her an ölümle burun buruna yaşayan milyonlarca sakini olarak.
[1] Arslan, H. & Topal, A. (2021). Çocuk odaklı habercilik üzerine yeni medyaya şiddet, taciz, tecavüz, cinayet haberleri üzerinden eleştirel bakış: Leyla Aydemir örneği. IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (11), 132-159. (Yazarlar çalışmada 6 Haziran 2018-10 Şubat 2021 tarihleri arasında yayımlanan toplam 221 haberi inceliyor.)
[2] Araştırmanın en önemli çıktısı, refah seviyesi arttıkça güven seviyesinin artması üzerine. Listede ilk iki sırada İsveç ve Hollanda yer alıyor.
[3] Seyidoğlu, S. (2025). Suçlu dokunulmaz mı? Türkiye’de toplumun cezasızlık algısı. Süleyman Demirel Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi , 15(2) , 1627-1688.
Evrensel'i Takip Et