23. Dr. Nevzat Eren Ulusal Halk Sağlığı Sempozyumu | Dr. Müniroğlu: Okullarda bir öğün ücretsiz yemeğin maliyeti 171 milyar TL
ATO’nun düzenlediği sempozyumda çocuk yoksulluğu ve sağlık politikaları tartışıldı. Dr. Erkan Müniroğlu, okullarda bir öğün ücretsiz yemeğin yıllık maliyetinin 171 milyar TL olduğunu açıkladı.
Fotoğraf: Evrensel
Kübra Kırımlı
[email protected]
Ankara - Ankara Tabip Odası (ATO)’nın düzenlediği Dr. Nevzat Eren Ulusal Halk Sağlığı Sempozyumunun 23’üncüsünü başladı. Sempozyumda konuşan Prof. Dr. Ebru Voyvoda, Türkiye’de yaklaşık 7 milyonun üzerinde yoksul çocuğun olduğunu söyledi. Dr. Erkan Müniroğlu, bir ülkede bütçeye bakıldığında aslında oradaki toplumsal güç ilişkilerinin görüldüğünü ifade etti. Müniroğlu, “Okullarda son yıllarda tartışıyoruz değil mi? Bir öğün ücretsiz beslenme hakkı için; onunla ilgili bir hesap yaptım. Toplam maliyetini belirledim. Milli Eğitim istatistiklerine göre yaklaşık 18 milyon öğrenci var. Baktığımız zaman ilkokul ve okul öncesi eğitimde yaklaşık toplam maliyet bir yıl için 60 milyar TL sadece. Onu bırakın bütün öğrenci hesaba katarsak toplam maliyeti 171 milyar TL” diye konuştu.
Sempozyumun açılış konuşmasında konuşan ATO Başkanı Dr. Mine Coşkun, “Halk Sağlığı Komisyonumuz bu sene çok önemli bir konuyu seçti: Çocuk. Bu konu gerçekten önemli çünkü bugün ‘çocuk’ dediğimizde aklımızda canlanan ilk imge, hayat dolu bir şekilde okul bahçesinde ya da parkta oynayan birisi değil. Çocuk dediğimizde; MESEM’lerde, sanayide, tarlalarda, sokakta işçilik yapan; iş cinayetlerinde hayatını kaybeden; ÇEDES gibi eğitim politikalarıyla gericiliğin kıskacına itilen; tarikat ve cemaat yurtlarında istismara uğrayan; okula aç giden, yatağa aç giren; küçük yaşta evlendirilen ya da tetikçi yapılan çocukları konuşuyoruz. Çocukların adım adım yoksullaştırıldığı ve geleceksizleştirildiği bir dönemden geçiyoruz. Bugün konunun uzmanlarıyla birlikte ‘Türkiye’de çocuk olmak nedir’ sorusuna yanıt arayacağız” diye konuştu. Coşkun’un ardından konuşan ATO Halk Sağlığı Komisyonu üyesi Dr. Ebru Basa, “Çocukların biz gerçekten kırmızı elmalar gibi gülüp oynadığı bir ülke var etmek istiyoruz ama şu anda buna ulaşmak için çok mücadele etmemiz gerektiği ortaya çıkıyor. Çocukların giderek ne yazık ki bağımlılıkla tanıştığına, çocukların ne yazık ki giderek yasa dışı bir takım örgütlenmelerin parçası haline geldiğine tanık oluyoruz” dedi.
Gönül Eren: Çocuklara eşit eğitim vermiyoruz
Nevzat Eren'in eşi Gönül Eren de söz aldığı sempozyumda “Eğitim devlet tarafından olmalı. Aslında parasız olmalı. Paralı olanlar zengin olanlar paralı okullara gidiyorlar. Yurt dışında okuyorlar. Ama devletin başında olan adamlar ahkam kesiyor. Eğitimle ilgili güzel şeyler yapıldığını söylüyorlar. Çocuklara eşit şekilde eğitim vermiyoruz ne yazık ki. Toplumda din baskısı olduğu sürece hiçbir şekilde çocuklarla ilgili bir şey yapamayacağız. Eskiden çocuklar sokaklarda rahatlıkla oynayabiliyordu. Şimdi evlere kapandılar. Okullarda en önemli dersler kaldırılmış oluyor. Matematik bile seçmeli oldu. Ve halkta ses yok. Kimse de çıt çıkmıyor” dedi.
Fotoğraf: Evrensel
Prof. Dr. Voyvoda: Çocuk nüfusunun 400 milyonu aşırı yoksul
Panelin ilk oturumu “Türkiye’de eşitsizlik, yoksulluk ve çocuk yoksulluğu” başlığıyla gerçekleşti. Moderasyonluğunu Prof. Dr. Ayşe Akın’ın yaptığı panelde ilk sözü Prof. Dr. Ebru Voyvoda aldı. Voyvoda, “Garip bir çağdan geçiyoruz. Özellikle bu dönemin politik iktisadını ya da küresel iktisadının dinamiklerini çalışan insanlar için. Çünkü bugün vardığımız noktada küresel ekonomi tarih boyunca hiç üretmediği düzeyde zenginlik üretiyor. Hiç varmadığı düzeyde bir teknolojik üretkenlik seviyesine sahip. Kişi başı geliri artık en yüksek. Bununla birlikte biz bu çağa krizler çağı ya da krizler dönemi olarak adlandırıyoruz. Neden böyle? Dünya Ekonomik Forumu tarafından Küresel Riskler Raporu’nu takip ediyorum ben. Bugün küresel ekonomi açısından, küresel sistem açısından en kaygı verici kriz alanını eşitsizlikler oluşturuyor. Bununla bağlantılı neler var; ekonomik zorluklar, ekonomik resesyon durumu, sosyal devletin olmayışı ve eşit fırsatlara sahip olmayışı var. Ve çoklu krizler döneminde çocukların durumu en kırılgan kesim olması dikkat çekiyor. Şimdi küreselde birkaç rakam vermem gerekirse küresel dünyada ya da toplam küresel nüfusun yaklaşık %25'i ile %30'u arası çocuk nüfusu. Çocuk nüfusunun, yaklaşık işte 2.4 milyar çocuk nüfusunun bugün UNICEF'in 2025 raporuna bakarsak bugün yaklaşık 400 milyonu aşırı yoksul. Yani herhangi bir farklı yoksulluk tanımları içerisinde en aşırısı ve en ciddisini aldığımızda yaklaşık 400 milyon çocuk aşırı yoksul olarak tanımlanıyor” dedi.
“Türkiye’de 7 milyon çocuk yoksul”
Zenginlik üreten bir ülkede çelişkili istatistiklerle de karşı karşıya olduklarını ifade eden Voyvoda, “Düşük gelirli ülkelerde yüzde 65, orta üst gelirli ya da orta üst gelirli ülkelerde yüzde 26 oranında orta üst sınıf ülkelerde de çocukların %11'inin örneğin tuvalet erişimi yok” dedi. Pek çok ülke için 2018'den 2023'e yoksulluk oranının arttığını söyleyen Voyvoda, “Türkiye'deki çocuk yoksulluk oranı yüzde 32 civarında en son veri bu. Türkiye İstatistik Kurumu 2024. Bu da yaklaşık 7 milyonun üzerinde çocuk anlamına geliyor. Özellikle 2008-2009 küresel krizinden bu yana bu çoklu kriz halinin iktisadi yansımaları bize düşük büyüme, üretkenlik artışlarında zayıflama, düşük yatırım oranları, yani ekonominin temel çarklarını oluşturan temel mekanizmalarda ciddi bozulmalar gösteriyor. Bunun sonucunda aslında süreklilik gösteren yüksek işsizlik oranları sadece Türkiye gibi orta gelirli ülkelerin değil ama giderek yüksek gelirli ülkelerde de ciddi problem haline geliyor. Durgunlaşan reel ücretler, azalan ücret payları ki bunu biz en vahim olarak muazzam bir bölüşüm krizi olarak Türkiye'de zaten yaşıyoruz” diye konuştu.
“Türkiye küresel eşitsizlik sıralamasında 28’inci sırada”
“Bir başka durumsa aslında giderek her gün neredeyse yeni bir krizle karşılaştığımız işte dünya ticareti, jeopolitik gerilimler işte Rusya-Ukrayna Savaşı, Covid-19 pandemisi gibi aslında giderek daha belirsiz bir geleceği tanımlayan dinamikler. Şimdi iktisatçılar buna yeni normal diyorlar” diyerek konuşmasına devam eden Voyvoda, “Ben bunun çok da böyle bir masum ya da bir ironik bir tanımlama olmadığını düşünüyorum. Çünkü aslında bugün içinden geçtiğimiz sürecin hiçbir yeri normal değil. Yani bir şey söyleyeceksek tamamen anormal bir süreçten geçiyoruz” dedi.
Eşitsizlikler üzerine dünya üzerinde yapılan çalışmalara göre; bugün en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 70'ine sahip olduğunu ifade eden Voyvoda, “En zengin yüzde 1'de toplam servetin yüzde 30'una sahip. Ve bu muazzam bir servet eşitsizliği üretiyor. Muazzam bir geri eşitsizliği üretiyor. Bu büyüyememe halini üretiyor. Bu durum krizler halini üretiyor. Bunun kuşkusuz dünya üzerinde yansımaları var. Türkiye'de özellikle AKP iktidarı döneminde ilk dönemlerde azalan ve dolayısıyla gelir eşitsizliğinde ve yoksullaşmada ciddi bir ilerleme kaybet kaydettiğimiz gibi savlarla desteklenen işte eşitsizlik aslında son 10 yılda en yüksek değerine ulaştı. Türkiye'deki eşitsizlik istatistikleri bize giderek vakim bir hal aldığını gösteriyor. Avrupa'daki sıralamamız 1. küresel eşitsizlik sıralamasında 28.’ iyiz” dedi.
“Taleplere kaynak krizi olarak değil insan hakkı olarak yaklaşmalıyız”
Ankara Üniversitesi SBF Maliye Bölümü’nden Dr. Erkan Müniroğlu, “Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde madde 22'de sosyal güvenlik hakkından bahsediliyor. Burada devlete, teşkilatlarıyla birlikte, kaynaklarıyla birlikte ekonomik, sosyal ve kültürel hakları sağlanması görevi veriliyor. 23. maddede de işsizlikten korunma hakkı var. 25. maddede en önemli maddelerden bir tanesi. Yiyecek, giyim, tıbbi bakım yani sağlık harcamaları, sosyal hizmetler. Onun dışında işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkanlarından geçimle ilgili sosyal güvenlik hakkı tanımlıyor burada insan hakları bildirgesi. Tabii anayasamızda bunu biz sosyal devlet tanımıyla görüyoruz. Dolayısıyla meselemiz sosyal bir bütçe. Bunu neden anlattım? Biz meseleyi sadece bir kaynak krizi olarak tanımlarsak; işte bütçede kaynağımız yok, o yüzden bunu yapamayız dersek buradan yol alamayız. Bunu öncelikle bir insan hakkı olarak tanımamız lazım” dedi.
“Bütçeye baktığımızda toplumsal güç ilişkilerini görüyoruz”
Bütçenin, devlet bütçesinin ne olduğu üzerine konuşarak devam eden Dr. Müniroğlu, "Bütçeye baktığımızda aslında biz ne görüyoruz? Hangi toplumsal sınıfların kayrılacağını görüyoruz. Çünkü bütçenin ardında bir politik metin olmasına rağmen yani siyasal akıl ihtiyarın hazırladığı bir metin olmasına rağmen toplumsal güç ilişkilerinin olduğunu görüyoruz. Bu nedenle bu toplumsal güç ilişkileri bütçe gelirlerinin kimden toplanacağına ya da toplanmayacağına, bütçe harcamalarının kime yapılacağına karar veriyor aslında. Sonuçta bütçe dediğimiz şey bir tercih meselesinden oluşuyor” dedi.
Fotoğraf: Evrensel
Müniroğlu: Bütçenin son yıllarda eğitimden kayrıldığını görüyoruz
Bütçede tercih meselesinin gelip dönüp dolaşıp çocuk yoksulluğuna bağlandığını anlatan Müniroğlu, “Verginin yüzde 75'e yakını sermaye sınıflarına aktarılıyor. Yani bütçe tercihlerinin her şekilde sermaye sınıflarının lehine kullanıldığını görüyoruz. Burada MEB bütçesine bir giriş yapmak istiyorum. Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi burada sadece; İlkokul, ortaokul, okul öncesi ve ortaöğretim var. Burada yüksek öğretim yok özellikle belirteyim. Bütçenin son yıllarda eğitimden kaydırıldığını görüyoruz burada. Okullarda son yıllarda tartışıyoruz değil mi? Bir öğün ücretsiz beslenme hakkı için; onunla ilgili bir hesap yaptım. Toplam maliyetini belirledim. Milli Eğitim istatistiklerine göre yaklaşık 18 milyon öğrenci var. Baktığımız zaman ilkokul ve okul öncesi eğitimde yaklaşık toplam maliyet bir yıl için 60 milyar TL sadece. Onu bırakın bütün öğrenci hesaba katarsak toplam maliyeti 171 milyar TL. Şimdi baktığımız zaman 2025 yıl için bu rakam bize böyle bir anlam ifade etmiyor değil mi?” diye konuştu.
"Çocuklara verilmeyen bütçe nereye gidiyor?"
Sadece 2025 yılında devlet Sosyal Güvenlik Kurumlarına işveren prim teşviki, yüzde 5'lik kesinti için 279 milyar kaynak aktarıldığını söyleyen Müniroğlu, “Bakın, bu sadece bir örnek. Ama bizim ihtiyacımız olan şey ₺171 milyar. Yani bütçenin sadece yüzde 1'ini ayırsak harcama bütçesini sadece yüzde 1000'ini ayırsak bu beslenme maliyetini karşılayacağız. Ama onun yerine ne yapıyoruz? Bütçenin yüzde 14'ünü faiz ödemelerine, yüzde 2'sini sigorta primi işveren teşviki için veriyoruz. Yüzde 1'ini şehir hastaneleri için sermaye aktarıyoruz” dedi.
Bunun için gelirin kaynağının belli olduğunu ifade eden Müniroğlu, “Vergi harcamaları kanalıyla sermayeden toplanmaktan vazgeçilen vergi gelirleri var. Bunların içinde borsa kazançları var, kar payı istisnası var, ÖTV teşvikleri var, yatırım teşvikleri var. Onlarca teşvik var. Ve bunların çoğu yani üretime yönelik teşvikler değil. Bakın kar pay istisnası, borsa kazançları mesela. Yani finansal kazançlara yönelik teşvikler var burada. Bunların üretime hiçbir katkısı yok” dedi.
Yılmaz: Sağlık doğduğumuz yerle başlar
Panel’in ikinci oturumu “Çocuk Sağlığı ve Sağlık Politikaları” adıyla gerçekleşti. Bu oturumda ilk sözü ATO YK üyesi Dr. Togay Yılmaz aldı. Yılmaz, “Bir toplumun çocuklarına bakarak o toplum hakkında çok bir şey söyleyebiliriz. Çocuklar toplumda en kırılgan gruptur. Kendi sağlıklarını seçemezler. Nasıl besleneceklerini, nerede yaşayacaklarına, hangi çevrede büyüyeceklerine karar veremezler. Ama sağlık politikalarının sonuçlarından da doğrudan etkilenirler. Bir çocuk yetersiz besleniyorsa bu onun tercihi değildir. Bir çocuk sağlıksız bir çevrede büyüyorsa bu onun hatası değildir. Bir çocuk sağlık hizmetine erişemiyorsa bu onun suçu değildir. O yüzden bu konuşmaya başlarken kendimize şu soruyu sormalıyız. Çocuklar gerçekten sağlık sisteminin merkezinde mi yoksa kapitalist bir bir dünyada özellikle sağlıkta dönüşümden sonra piyasacı bir sistemin içinde kendilerine yer mi bulmaya çalışıyorlar” diye başladı.
Bir ülkedeki sağlık politikalarının bir toplumda sağlık hizmetinin nasıl finanse edileceğini, nasıl organize edileceğini ve kimin bu hizmetlere ne ölçüde erişebileceğini belirleyen bir çerçeve olduğunu ifade eden Yılmaz, “Bir çocuğun sağlığı doğduğu evle, büyüdüğü mahalleyle erişebildiği besinle, gittiği okulla, soluduğu hava ile belirlenir. Dolayısıyla sağlık bizim doğduğumuz yerde başlar” dedi.
“Her 10 aileden biri taze sebze meyve tüketemiyor”
Artık biliyoruz ki çocuk sağlığını belirleyen şey yalnızca sağlık sistemi değil, çocukların içinde yaşadığı toplumsal sistem olduğunu ifade eden Dr. Yılmaz, “Sabahtan bu yana konuştuğumuz gibi bu sistemin en güçlü belirleyicisi yoksulluk. Yoksulluk çocuk sağlığının en temel belirleyicisi. Çünkü bir çocuk yoksul bir ailede doğduğu zaman yeterli beslenemez. OECD'ye göre ülkemizdeki yoksulluk bütün toplum içerisinde en sık çocuklarda görülüyor. Her 100 çocuktan 22'si yani her 5 çocuktan 1’i yoksulluk içinde büyüyor. Üstelik 2 milyon çocuk da çok derin yoksulluğun pençesinde. TÜİK'in çocuk sağlığı ve yoksunluğu 2024 raporuna göre çocuklar her dört aileden birinde günde en az bir kez et, tavuk ya da balık tüketemiyor. Yaklaşık 10 aileden birinde taze sebze ve meyve tüketemiyorlar. Yeni giysiler alamıyorlar. Yaklaşık 10 aileden birisi çocuklarına düzgün iki çift ayakkabı alamıyor. Çocuklarına evde ders çalışabilecekleri uygun bir ortam sağlayamıyor” dedi.
“Çocuk işçiliği çocuk sağlığı açısından bir halk sağlığı problemidir"
15-17 yaş grubundaki her dört çocuktan birinin çalışma yaşamına katılmak zorunda kaldığını hatırlatan Yılmaz, “Okullarda olması gereken çocuklar ne yazık ki işçilikle çalıştırılmakla kalmıyorlar. Çalışırken de yaşamlarını yitiriyorlar. Son 12 yılda en az 742 çocuk, 2022'den beri en az 978 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Yani son 20 yılda bin çocuğumuzu biz çalışırken kaybettik. Üstelik bu çocukların üçte biri 15 yaşından küçük. Gördüğümüz gibi çocuk işçiliği de öncelikle çocuk sağlığı açısından bir halk sağlığı problemidir” dedi.
Kızamık vakalarının 2023’te bildirilen sayılarının 5088’u ulaştığını anlatan Yılmaz, “Bu bildirilen vaka sayısı tanık onamayan, gerçekte bundan çok daha fazla olan, doktora ulaşamayan vaka sayısı bundan daha da yüksek” diye ifade etti. Sağlık sistemini öncelikle hastalıkları tedavi eden bir sistem olmaktan çıkarıp öncelikle sağlığı koruyan bir yapıya dönüştürmeliyiz, diyerek konuşmasına devam eden Yılmaz, “Yani temel hedefimiz bir çocuğun hastalığını tedavi etmek değil, çocuğun hasta olmasını engellemek olmalı. Bu da ancak koruyucu sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesiyle mümkün olur. Çocuk sağlığı gördüğümüz gibi yalnızca hastanede değil, toplumun bütün katmanları arasında aranmalı. Ve en önemli nokta sağlık politikalarını oluştururken çocukları biz eğer merkeze koymuyorsak uzun vadede başarılı olmamız mümkün değil” dedi.
Vatansever: Aşı kararsızlığı ölüme neden olan 10 neden arasında 8. sırada
Dr. Göksel Vatansever de konuşmasında, çocuk hakkı olan bağışlamadan bahsetti. Bağışıklamayla enfeksiyonların yayılımını azalttıklarını söyleyen Dr. Vatansever, “Bize her çocuk geldiğinde sorduğumuz şeylerden bir tanesi, atlamadığımız unsurlardan bir tanesi de bu çocuğun aşıları nasıl gidiyor diye soruyoruz. Bağışıklama bence bir melek gibi ve çocuğu karanlıktan koruyor ve bu görünmez olan melek görünmeye başlayınca artık yani karanlık görünmeye başlayınca da artık çocuklar etkilenmeye başlıyor” dedi.
Güncelde 9 aşı ile 13 hastalığa karşı aşılama yapıldığını ifade eden Vatansever, “Peki bizim için şu anda güncel tehdit ne? Bu oturumu konusu olarak baktığımızda aşı kararsızlığı ve aşı üretti. Hatta daha da büyük bir tehlike aşı karşıtlığı baktığımızda” dedi. Yapılacak çalışmaların kararsızlarının kararlılığa geçireceğini ifade eden Vatansever, “Bunlar artık toplum da yanlış bilgilendirerekten aşı konusundaki söylemleriyle, bilimsel olmayan söylemleriyle aşı uygulamalarına karşı zarar oluşturdular. Öyle ki kızamık, kabakulak aşısının otizmle ilişkili olduğunu söyleyen bir yazı Lancet'de yayınlanıyor. Fakat görülüyor ki kaba kulak aşısının patenti için başvurduğu ve bu araştırmada yer alan çocukların çoğunluğu da aşı üreticilerine dava açmak için aynı araştırmacı olan kişinin avukatlarıyla işbirliği içerisinde olduğu görülüyor ve daha sonra bu yayın kaldırılıyor bilimsel olarak. Dünya Sağlık Örgütü şunu söylüyor artık; ölüme neden yol açan 10 neden arasında aşı kararsızlığını da 8. sıraya almış durumda” diye konuştu.
“Yoksulluk çocuk ruh sağlığını, gelişimini ve akademik başarısını etkiliyor”
Prof. Dr. Özlem Özcan çocuk psikiyatrisi bakış açısıyla yoksulluğun ruh sağlığı üzerinde etkilerinden bahsetti. Yoksulluğun eğitim, sağlık, güvenli çevre, sosyal destek gibi temel kaynaklara erişimi kısıtlılıklarla kapsayan çok boyutlu bir yapı olduğundan bahseden Özcan, “Ve çocuk ruh sağlığının da en önemli belirleyicilerinden biri. Hatta sadece mevcut ruhsal sağlığı değil, gelecekte bir bireyin nasıl bir ruhsal dengeye sahip olacağı, nasıl bir yaşam süreceğinde de çok önemli bir şekillendirici etken. Yani aslında yoksulluk bir biyolojik, psikolojik sosyal süreçlerin kesiştiği bir risk ekosistemi” dedi. Çocukların gizli öznesi olduklarını gördüklerini ifade eden Özcan, “Yoksulluğun çocuk ruh sağlığına, çocuğun gelişimine, bilişsel gelişimine, sosyal gelişimine, duygusal gelişimine ne tür etkileri olduğunu biliyoruz.Mesela daha düşük bir akademik başarıya sahip olduğunu yoksulluk içerisinde yetişen çocuklar bilgimiz dahilinde ve psikiyatrik morbiditelerinde hastalanma oranlarının yüksek olduğunu da biliyoruz ve bunlara rağmen de sağlık hizmetlerinde ulaşımında da ciddi bir kısıtlılıkları var. Ciddi bir dezavantaj yaşıyor çocuklar. Ama yani büyük bir şans ki bir yandan da koruyucu faktörler devreye girdiğinde bu olumsuz faktörleri birazcık tamponlayabiliriz. Gelişimsel psikopatoloji bu bakış açısına sahip. Ve gelişim sistemleri bu dönemde yaşanan sorunlar sistemleri kalıcı olarak etkileyebilir. Bebeklik ve erken çocuk çocukluk döneminde maruz kalılan yoksulluk belki de okul çağı çocukluğu dönemindeki yoksulluğa göre birazcık daha fazla ruh sağlığı sorununa neden oluyor. Diğer yandan anne ruh sağlığı da işin içine girdiği zaman yoksullukla beraber aile sistemi de işin içine girdiği zaman daha katmerli ve daha sorunlu bir yapı karşımıza çıkıyor” diye konuştu.
Yoksulluk beyinde neye yol açıyor?
Kronik stresin tramvaya benzer bir sonuç doğurduğunu belirten Özcan, “Beyinde ne yapıyor yoksulluk? Beyinde küçülmeye neden oluyor. Hippokampus belleğimizle ilgili en önemli beyin yapısı biliyorsunuz. Hani neyi hatırlayıp neyi hatırlamamamız gerektiğini, neyi unutmamız gerektiğini belirleyen bir yapı. Yine amigdala duygusal reaksiyonlarımızı oluşturuyor. Bunların yapısında bir küçülmeye neden oluyor” dedi.
Yoksulluğun genlerimizi de etkilediğini açıklayan Özcan, “Bununla ilgili Moleküler Psikiyatri Dergisi'nde yayınlanmış bir araştırma var. Sosyoekonomik durumun depresyonla ilgili genetik riskleri nasıl etkilediğine dair. Ama genin yapısını değil de genin ifade edilebilirliğini etkileme üzerinden bakan bir araştırma. Bu araştırma ergenler üzerinde yapılıyor. Hem nörogörüntüleme çalışmaları, hem genetik veriler, hem davranışsal veriler bu çalışmada kullanılıyor. Özellikle ergenlik döneminde düşük sosyoekonomik düzeyin serotonin taşıyıcı genin proksimal promotorunun bölgesindeki melatoninle bir artışla bir ilişkisi olduğu gösteriliyor. Yani depresyona yatkınlığı artırıyor. Bu depresyonun nesiller boyunca aktarılmasına da katkıda bulunuyor” dedi.
“Yoksulluk kişinin kendisini toparlaması için gereken umudu azaltıyor”
“İki çocuk aynı oyuncak miktarına sahipse bu da pek bir sorun olmayabilir. Ama bir çocuğun çok fazla oyuncağı, çok fazla imkanı varsa ve diğer çocuk bunu gözlemleyebiliyorsa asıl sorun yaratan bu oluyor” diyerek açıklamaya devam eden Özcan, “Bununla ilgili Yankı Hoca’nın şöyle bir ifadesi var: ‘Yoksulluk ruhsal durumu zorlayıcı, dağıtıcı, gelişimini ketleyici bir rol oynuyor. Toplumsal statüdeki değişiklikler bilhassa aşağıya doğru bir sürükleniş kendini toparlamayı, kendini toparlamak için gereken umudu azaltıyor. Hatta yok ediyor. Özellikle çocukların geleceğe bakış açısını etkiliyor. Geleceğe bakışın karanlıklaşması bütün gelecek için yapılacakları, okula devamı, bir beceri kazanmayı, toplumsal kurallara ve beklentilere uyumu, iyi beslenmeyi, spor yapmayı reddetmeyi getiriyor. Bir anlamda karamsarlık, karamsarlık her zaman kötü bir şey değildir. Ama umutsuzlukla birleştiğinde o zaman bu ikili duygu hali ya da düşünce hali geleceği olmayan bugün de yaşamanın rahatlığını tercih etmeyi doğuruyor. Yani anda kalmayı günümüzü yaşayalım, günümüzde kalalım düşüncesini doğuruyor’” dedi.
“AKP dönemi boyunca eğitim muhafazakarlaşma ve piyasa ekseninde şekillendi”
Sempozyumun ikinci oturumunda “MESEM’den ÇEDES’e eğitim politikaları” başlığı ele alındı.Bu oturumda konuşan Dr. Ebru Aylar Çankaya, “MESEM'den ÇEDES'e aslında son dönemde Yusuf Tekin döneminin belki hani en can alıcı, en çok eleştirdiğimiz eğitim politikaları karşımızda. Tüm AKP iktidarı dönemine baktığımızda eğitim politikaları iki ana eksende şekillendi. Muhafazakârlık yani gericilik ve piyasa ekseninde şekillendi” dedi.
“AKP eğitimde rastlantısal, değişecek politik adımlar atmıyor”
Eğitimin 2025-2026’da nasıl göründüğü üzerine devam eden Çankaya, “ AKP eğitim alanında geri ve piyasacı adımları atarken rastlantısal sınırları aşırı zorladığı, haddini aştığı ve bir dönem sonrasında değişecek politik adımlar atmıyor. Burada büyük bir süreklilik var. Çünkü aslında burada Türkiye kapitalizminin uluslararası iktisadi ilişkiler bağlamında içerisinde yer aldığı, onay sunduğu ve devam etmek istediği bağlamda eğitime ekonominin bir uzantısı olarak eğitime yüklenen rolde de aslında bir izlence takip ediyor” diye konuştu.
Konuşmasının devamında Türkiye’nin bu adımlar kapsamında nasıl ilerlediğini ifade eden Çankaya, “OECD, Dünya Bankası, Avrupa Birliği’nin farklı alt yapılanmaları, uyum programları çerçevesinde kurduğu alt kuruluşlar, UNSECO veya Avrupa Eğitim Vakfı; mesleki eğitim bağlamında en çok dikkat etmemiz gereken, belki raporlarını incelememiz gereken kurumlardan biri olarak ETF'i yani Avrupa Eğitim Vakfı'na ayrıca bakmamız gerekiyor. Şimdi çok fazla kurum var, çok fazla rapor var. Türkiye'ye dair kurulan çok fazla ilişki var. Tüm bunlardan bahsedemem ama Dünya Bankası, OECD ve Avrupa Eğitim Vakfı'na bakarak bu kurumlar Türkiye'nin eğitim politikaları alanında özellikle de mesleki eğitim alanında ne söylüyorlar? Buna değinmek gerekir. Genel olarak uluslararası iş bölümünde orta segmentte yer alan, ucuz iş gücünü barındıran ama bir düzeyde de bu ucuz iş gücünün niteliğinin arttırılmasının gerektiği vurgulanan buna bağlı olarak da Türkiye'de eğitim alanında yapısal dönüşümlerin sağlanmasına yönelik aslında önerilerin sağlandığını görüyoruz. Yani bu kurumlar Türkiye'ye baktığında şunu söylüyor. Belki 12 yıllık zorunlu eğitimin etkisi, Türkiye nüfusunun etkisi burada etkili. Burada bir ek katkı yaratıyor. Ama hızlı genişlemiş yani okullaşma oranının hızlı artmış bulunduğu bu iyi bir parametre olarak değerlendiriyor. Ama bu yoğun hızlı gelişen okullaşma oranına, okullaşma oranının varlığına karşı öğrenci başarıları açısından inanılmaz dengesiz bir ülke. Burada neyi kastediyoruz? Bir dalgalı bir gelişme. Yani Türkiye'de eğitim sisteminde gerek Türkiye içindeki merkezi sınavlarda gerek uluslararası merkezi sınavlarda öğrencilerimizin elde ettiği başarılarda arasında geniş bir uçurum var. Yani öğrencilerimizin ulaştığı başarı noktasında da ciddi bir eşitsizlik var. Bir sorun başlığı olarak uluslararası kuruluşların raporlarında da bu geçiyor” dedi.
“İktisadi yaptırımlar eğitim politikalarını da şekillendiren bir etki yaratıyor”
Eğitimdeki eşitsizliğin başarı dışında pek çok alanda kendi karşılığını bulduğunu söyleyen Çankaya, “Raporlarda Türkiye'deki mesleki eğitim yetersiz kabul ediliyor, eksiklikler kabul ediliyor ve mesleki eğitime yönelik reformlar da temel olarak aslında beceri gelişimini veri alıyor. Şimdi bu çerçeveyi genişletmeden önce iki ayrı eksen söyleyeceğim. Eğitimle ekonomi arasında nasıl bir ilişki kuruyor derseniz, temel olarak savundukları iddia şu: eğitim düzeyi arttıkça bireylerin gelir düzeyinin de iyileşeceği, özellikle üniversite eğitimini bitirmenin gelirin miktarına ve yaşam sahip olunan yaşam koşullarının daha da iyileşmesine doğrudan katkı sunacağı bugün hala bu kurumların raporlarında altı çizilmekte. Öyle ki gelişmekte olan ülkeler arasında Türkiye'nin eğer eğitime yönelik yatırımlar yapılırsa öğrencilerin ulaştığı eğitim niteliği artırılırsa gelir dağılımındaki eşitsizliklere yönelik var olan durumunda azalacağına yönelik vurgular ve Türkiye'nin bu ihtimalin daha kuvvet olduğu bir ülke olarak belirtiliyor altı çiziliyor” diye ifade etti.
Çankaya, meslek liseleri özelinde bu durumu incelersek; “Bir yandan iktisadi bir yaptırım ve Türkiye’nin ekonomik politikalarının şekillenmesine neden olurken, büyük oranda da eğitim politikalarını şekillendiren bir etki yaratıyor. Ve bu şekillenme eğitim aracılığıyla toplumsal ve sınıfsal ayrışmayı kamu kurumları aracılığıyla netleştiren bir sonucu karşımıza çıkarıyor” dedi.
Evrensel'i Takip Et