Yayıncılıkta 'hasıraltı' kalanlar: Emek, sansür ve telif tartışmaları
Bekir Demir’in kaleme aldığı yazı, Türkiye’de yayıncılık sektöründe uzun süredir tartışılan emek sömürüsü, sansür ve hak ihlallerini farklı örneklerle gündeme taşıdı.
Fotoğraf: Taylor/Unsplash
Bekir Demir
Brezilyalı yazar José Mauro de Vasconcelos’un hemen hepimizin bir vakit ciğerini deşmiş arabesk romanı “Şeker Portakalı” hakkında ilginç bir olay yaşandı birkaç ay evvel. Can Yayınları sahibi, yeni medya patronu Can Öz bir sabah uyanarak bu böyle olmaz diyerek ofise dalmış ve hadi şu 130 baskıdır sattığımız “Şeker Portakalı”nı yeniden çevirtelim demiş (muhtemelen “daha kurumsal bir ciddiyetle” gerçekleşmiştir ama fark etmez posttruth, böylesi daha eğlenceli). Sonra ise olanlar olmuştur. Can Yayınları ile kitabın ilk çevirmeni Aydın Emeç’in vârisleri arasında yedi yıldır süren bir dava başlamış ve Yargıtay sonunda “kitap isminin izinsiz kullanımı” nedeniyle çevirmene tazminat yolunu açmıştır.
Haber ve altında yatan sermaye mantığı o kadar konuşulmadı ki, yayınevlerinin hasıraltı tarihçesini teşhir eden bir yazı içime dert olup kendini dayattı, biraz da şu fani dünyada fazlası zarar olmayan tek şey olan sınıf kinimizin yüküyle. Derken Say Yayınlarında editörleri kamera ile gözetlemesi olayı patlak verdi ve dün Everest Yayınlarında tuhaf, tuhaf olduğu kadar korkunç bir olay yaşandı. Hasılı yayınevlerinin hasıraltı tarihçesinin ne önceli ne sonralı biter bir iş olmadığını anlayarak diğer tarihçeler ve “sesler” için acemice bir dibace olarak yazıyı usulca şuracığa bırakmaya karar verdim. İrili ufaklı, gece gündüz demeyen sömürüleriyle tüm yayınevlerine teşekkür ederim, bu yazının gerçek kahramanları onlardır.
Alfa, Everest: “Patron çıldırdı!”
Ülkenin ahvalini Metin Eloğlu şiiri kadar güzel anlatan bir şey daha varsa o da, mahalle arası “milyoncu”ların en gözde sloganı “patron çıldırdı” olabilir, sanki ülkenin üzerinde ta kıtalarötesi sermayedarların görebileceği büyüklükte böyle bir tabela varmış da bizler de esas oğlanların hikayesinin figüranlarıymışız gibi, fakat biz ağırlaştırılmış riskli yollara girmeden Alfa’nın çıldıran patronuna dönelim. Eski AKP Milletvekili ve Türkiye Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Faruk Bayrak’ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Alfa Yayın Grubu’nun tesadüf odur ya son 20 yıllık yükselişi hepimizin malumu, fakat diğer bir malum olan şeyden, uzun zamandır tartışılan çevirilerden değil kardeş Bayrak’tan konuşacağız bugün. Everest, Kapı gibi Türkiye’nin en büyük yayınevlerini bünyesinde barındıran Alfa Yayın Grubu’nun ofisinde çalışan yayınevi emekçileri için muhtemelen on binlerce diğer meslektaşları gibi hergünkü mobbing ve ücret sömürüsünün yanında özgün bir yanı vardı dünün. Yayınevi Emekçileri Platformu’nun açıklamasından alırsak, yayınevi ofisini su basmış ve tavanı çökmüş, fakat “hiçbir çalışma emniyeti olmayan yangın tehlikesi bulunan ofiste çalışmaya zorlanan” editörler, yetmezmiş gibi “camı açtıkları için” işten çıkarılmakla tehdit edilmişlerdir. Alfa patronu Vedat Bayrak edebiyatçı, yayın koordinatörü Sonat Yurtçu’nun camları açmasına çok alınmış ve “Camları açıyormuşsun, ortalığı karıştırma” denilerek ofiste çalışmaya zorlanmışlardır. Canı hiçe saymak tam anlamıyla bu olsa gerek. Sevgili dostları Abdullah Gül’ü bile 10 Kasım yatağında tüylerini ürpertecek cinsten bir olay.
Alfa’nın nasıl bir yol izleyeceğini hep beraber takip edeceğiz, fakat bu olay yine bize şunu gösterdi ki, şu yitimli evrencikte çıkardığımız en ufak ses bile, kaybolmadan daima büyüyerek yankısını buluyor. İşçi maaşlarına lütfetmedikleri cömertliği serpiştirdikleri milyonluk tanıtım bütçelerini göz önüne alırsak, hak ihlallerine ilişkin ifşaların dönüştürü gücünün patron uykularında yarattığı o tatlı telaşı asla küçümsememeliyiz.
Say: Tuvalet kağıdına dikkat!
Eski bir Say Yayınları editörü şubat civarı şöyle bir tivit attı ve “Binanın zemin katında kedilere köpeklere bile vermeye utanacağınız bir yemek yemek zorunda kalırsınız sinekler böcekler içinde” dedi. Alfa’daki nezih çalışma ortamı gibi, dehşetengiz mutfak ortamının da üzülerek söyleyeceğim ki pek de bir haber değeri yok herhangi bir yayınevi emekçisi için, zira hemen hepsi derme çatma aralıklarda bu işi “hızlıca” görmeleri gerekmekte.
Fakat itiraf etmeliyim ki beni esas şaşırtan “Say’a giren editör video kamera ile bütün gün patronlar tarafından izlenir” cümlesinin yarattığı yankı oldu. Sektör içre bizler bütün mahremiyetimizi ve içselliğimizi hiçe sayan bu olayları o kadar benimsemiştik ki, bilgisayarlarımızda yüklü casus yazılımların, gizli mail yönlendiricilerin ve ekran denetleme sistemlerinin anormalliğini ve yasadışılığını neredeyse unutmuştuk. Tekniğin sermayeyle dansı hiç de özgürleştirici bir uğrak gibi durmuyor. Fakat verilen her ses sadece bir dönüşümün değil aynı zamanda farkındalığın ve sınıf bilincinin de uyarıcısı oluyor.
Neyse Say patronlarının da diyeceği gibi “tatava”yı keselim ve “yayınevini uçuracak” kitaplar bulmaya bakalım. Yine eski bir editörün “sesi”yle söylersek –ne yazık ki gerçek– bu esnada da “fazla tuvalet kağıdı kullanmamaya çalışalım”.
İnkılap Kitabevi: “Köklü” tek seferlik sömürü
Kişisel bir not ile İnkilap Yayınevi’ni anacağım. Birkaç ay evvel Zizek’in son kitabı “Quantum History”nin çevirisi için “köklü” İnkılap Yayınevi’nden bir teklif aldım. 166 bin kelime yani 700 sayfaya yakın, dört beş ayınızı tam mesai ayırmanız gerekecek bu kitabın çevirisi için iki asgari ücrete denk gelmeyen “tek seferlik” bir ödeme lütfediliyordu, tabii ivedi bir şekilde. Marksist bir düşünürün kitabının bir sömürü aracına evrilmesi yayıncılığın yalnızca bir sektör olduğunu zor yoldan öğrenmiş kimse için şaşırtıcı olmayacaksa da, bu cüret hepimizi düşündürmeli sanıyorum.
Yeşil sermayenin, banka yayıncılarının ve “büyük” “kültür taşıyıcısı” yayınevlerinin cemaatleşmiş “network” ağları yanında yayıncılıkta “çaresizlik” çıtası sadece her geçen gün aşağı çekiliyor, yayına hazırlık ve çeviri ücretlerinde en alt limitler zorlanıyor, serbest çalışma sistemi denilerek sigortadan kurtulunuyor, karşılarında bir had çeken örgütlü güç görmedikçe her geçen gün sömürünün boyutunda el yükseltiliyor ve son olarak kademeli sözleşmeler de yetmezmiş gibi “tek seferlik sömürü ücretleri” hiç çekinmeden piyasanın normali haline getirilmeye çalışılıyor. Ve elbette “premium" yapay zekâ paketi alarak “biz artık çevirmen değil sadece editör kullanıyoruz” diyen deneysel, gayri-deneysel yayınevleri var. Kötü bir Black Mirror bölümünü andırsa da, kültür sanat emekçilerinin yaşadığı kıyametvari çalışma düzeni tam olarak bu.
Ergüden’in de belirttiği gibi, “çoksatar nitelikteki kitapların çevirisini tek seferde ödenecek bir miktar parayla kapatıp bütün kârı gasp etme talebindeki neoliberal yayıncılık zihniyeti” bu: “Dayatılan bu koşullar kabul edilmediğinde ise çevirmenin emeği hiçe sayılmakta, yeni bir çevirmenle –muhtemelen bu koşulları kabul edebilecek tecrübesiz bir çevirmenle– anlaşma yoluna gitmeyi kâr mantığıyla seçen yayınevi, hem çeviri kalitesinden taviz vermeyi hem de muhtemel intihal tartışmalarına kapı açmayı kabullenmiş olmaktadır.”
Can Yayınları: Sanki “Şeker Portakalı” gibi duruyor hakim bey
Balıkçı, garson, boks antrenörü yazar Vasconcelos Rio de Jenerio sokaklarındaki çocukluğundan mülhem “Şeker Portakalı” romanını İlk kez 1968 yılında Portekizce yayımlar. 1975 gibi bence erken bir tarihte Aydın Emeç’in Fransızcadan yaptığı çeviriyle önce E Yayınları tarafından, 1983’te de Can Yayınları tarafından okurla buluşturulur. (Buradaki “buluşturulur” sözcüğü hiç de rastgele değil, “yazar, çevirmen, editör, okur” diyagramını çok güzel ifade etmekte.) Sonrası zaten malumunuz, bugün bile online kitap sitelerinden herhangi birine girdiğinizde Şeker Portakalı’nı yayınevinin satış listelerinin en üstlerinde görürsünüz, dile kolay 160’a yakın baskı. Fakat 130. baskıdan sonra yeniden Portekizceden çevirttiriliyor (Can Öz’ün ofise girdiği sabah). Fakat Yargıtay kitabın Portekizce aslı olan “Meu Pé de Laranja Lima”nın “Benim Tatlı Portakal Ağacım” anlamına geldiğini, “çevirmenin metni sadece Türkçeye aktarmayıp eserin ruhunu yansıtan, akılda kalıcı ve orijinalinde olmayan ‘Şeker Portakalı’ ismini kurgulayarak kişisel imzasını attığını” belirtiyor.
Geri kalan cümleler kişisel imza olmaktan ve yaratıcılıktan ne kadar azade tartışmasına girmeden, konumuza odaklanalım. Yayınevleri bunu neden yapıyor? Bu cingözlüğün hiç de yeni bir durum olmadığını biraz geçmişe giderek gösterelim.
YKY, Ayrıntı, kademeli sözleşme: Çoksatar’sa çay parası
Pandemi sonrası Çevirmenler Meslek Birliği “Kitap Çevirmenlerine Çağrı: Kölelik Sözleşmelerine Hayır” bildirisini yayınlamış ve Savaş Kılıç şunları söylemişti: “’Büyük’, ‘güçlü’ olduğu iddia edilen ama nedense gözünü her ‘fırsat’ta çevirmenlerin aldığı mütevazı ücretlere diken birtakım yayınevlerinin, çevirmenleri arayarak mevcut sözleşmelerini feshetmek veya sözleşmelerine yeni maddeler eklemek için baskı yaptıklarını duyuyoruz.”
150’den fazla eserin çevirmeni olan Osman Akınhay’ın Hobsbawm’ın Milletler ve Milliyetçilik çevirisini Ayrıntı Yayınları, 8. baskısında aynı isimle fakat farklı bir çevirmenle basmıştı. Sanırım Hardt ve Negri çevirileri de Akınhay’ın aynı muameleyi görmüştü. Ayrıntı bunun üzerine bir açıklama yaptı mı bilmiyorum.
Yine Fransızca ve İspanyolcadan 250’den fazla çevirisi bulunan çevirmen Işık Ergüden Oggito’da 2019 yılında Yapı Kredi Yayınları’na bir açık mektup yayımlamıştı. 43. baskısını yapan Amin Malouf’un “Tanios Kayası” kitabından aldığı %6’lık telifin “çay parasına” “brüt” %2’ye düşürülmek istendiğini yazmıştı, sonuçta yıllarca okunan nitelikli çeviri ıskartaya çıkarılıyor, Yapı Kredi Yayınları çoksatar kitabının çevirmenin sözleşmesini tek taraflı olarak feshettiğini bildiriyordu.
Kısacası sermaye mantığı böyle işliyordu, kademeli sözleşme veya tek baskı köleliği yaptıramayacaksam daha ucuza yeniden çevirtirim, ne de olsa elde nitelikli bir çeviri var. Yani mesele sadece telife ilişkin değil, yayınevlerinin üç kuruş için bu girişimleri ciddi intihal sorunlarını da beraberinde getiriyor. Onlarca baskıyla sınanmış bir çevirinin yeni çevirinin temeli olmayacağını düşünmemizi mi istiyorsunuz gerçekten?
İthaki: Hakkını arıyorsa sil adını
“Bu sektörden çıkmak istiyorum. Türkiye’de yayıncılık dediğimiz şey, okumaya, yazıp çizmeye meraklı akıllı gençlerin umut ve ideallerini sömüren, insanları yok pahasına çalıştıran, patronlara müthiş servetler kazandırırken gençleri türlü hak gasplarıyla çürüten berbat bir sektör. Kimse yarınlarından emin değil, herkes yoğun bir iş yetiştirme baskısı altında çalıştırılıyor. Üstelik bu işin gerektirdiği entelektüel emek neredeyse kimse tarafından görülmüyor, ödüllendirilmiyor. Herkes başka sektörlerdeki kendi akranlarından daha düşük maaşlarla ve güvencesizlik içinde çalışıyor.” Bu uzun alıntı İthaki’nin eski bir çalışanına ait. Türkiye’de editörlerle ilgili çok az hak gasbı gündem olur, bunun en büyük istisnalarından birisi 2023 yılındaki İthaki olayıdır. Küçülme gerekçesiyle yeni çalışanların tazminatsız işten atıldığı, eski çalışanlarınsa yıldırma politikalarıyla istifaya zorlandığı gündem olmuştu.
Ancak İthaki bu kadarla da kalmadı, bir süre sonra işten çıkarılan editör ve tasarımcıların isimlerinin künyelerden silindiği ortaya çıktı. Sosyal medyada bir anda ciddi bir tepki oluşmuş, Yayınevi Emekçileri Platformu da “Yayın Emekçisinin Adı Yok!” başlığıyla bir açıklama yapmıştı: “Manevi hak ihlali ve etik ihlal gibi sorunlar içeren bu tür uygulamaları reddediyoruz. Yayınevi emekçilerinin keyfi ücretlere, güvencesizliğe mahkum edilmesi yetmiyormuş gibi misilleme olarak isimlerinin de silinmeye çalışılması emeğin hiçe sayılması anlamına geliyor.”
Sermayenin mesajı burada esasında nettir: Hakkını ararsan adını sileriz! Ancak künye meselesinde İthaki'nin geri adım atmış olması, okuruyla yaratılan kamuoyuyla bir arada durulduğunda neler olabileceğinin en güzel örneklerindendir. Ve unutmayalım, bu denli bir kamuoyuna rağmen çevirmenin adına kapakta yer verilmemesi esasında sermayenin çevirmeni önemsizleştirme projesinin ve had bildirme girişiminin bir parçasıdır.
Koç Üniversitesi Yayınları: Tazminat mı?
“Sağcı olmuş, solcu olmuş, banka olmuş, dinci olmuş, fark etmez. Sermayenin küçük burjuvazisi olur büyük burjuvazisi olur ama şefkatli sömüreni olmaz. Burada niyetlerden bağımsız olarak nesnel bir ilişki var: Çoğumuz ücretli işçiyiz, dolayısıyla sermayeyle çıkarlarımız zıt. Kriz dönemlerinde bu çelişki daha da ayyuka çıkıyor. Yayınevi sahipleri gayet güzel paralar kazanıyorlar, bankası şirketi tam da kitap basarak toplumda kültürel sermaye ediniyor. Yayınevi emekçileri ise güvencesiz, üç kuruşa çalıştırılıp sosyal medya olduğu için tahammül edilen çarklar olarak varoluş savaşı veriyor.”
Yukarıda bir söyleşisini alıntıladığım deneyimli çevirmen Ferit Burak Aydar’ın 2018 sonunda iki yıl kadrolu editör, çevirmen olarak çalıştığı Koç Üniversitesi Yayınları’ndan ayrılırken “sözleşmesinin süreli sözleşme olduğu” bahanesiyle kıdem tazminatı verilmediği ortaya çıkmıştı. Sektörde en önemli meselelerden birisi de yıl bitmeden yapılan “gir-çık”lar ve kıdem tazminatı. Sigortanın asgariden gösterilmesi, elden verilen paralar neredeyse genel temayül haline gelmiş durumda.
Yine Koç Üniversitesi Yayınları en son geçtiğimiz şubat ayında, eski editörlerinden Hülya Hatipoğlu’nun ismini tekrar baskı künyelerinden silmesi olayıyla gündem olmuştu. Künye meselesine yeniden döneceğiz.
Rehin alınan kitaplar, cevapsız mailler
Onur Çalı’nın Çevirmenler Günü için Parşomen’de yaptığı soruşturmada çevirmen Makbule Aras Eyvazi şöyle diyordu: “Beş yıldır bir yayınevinde yayımlanmasını beklediğim bir çeviri var mesela. Akıl alır gibi değil, beş yıl! Mail yazıp aramaktan ben yoruldum, ama onlar işi savsaklamaktan, her seferinde sonsuz bahaneler üretmekten yorulmadılar. Yayınevi mahcup olan, özür dileyen bir oluşum değil çoğu kez ve maalesef. Bu konuda özenli olan, çevirmen telifini hiç aksatmayan, zamanlamaya mümkün olduğunca sadık kalan birkaç yayınevi var. Ama hepsi bu, birkaç!”
Bu uygulama o kadar yaygın ki sektörde biraz çalışıp da çevirisi rehin almayan tek bir çevirmen yoktur sanırım. Bu sadece eserini görmek isteyen çevirmen heyecanı ile ilgili değil elbette. Çevirmen eser sözleşmeleri çoğunlukla çevirinin teslimi değil kitabın basımından “sonraki aylarda” yapılacak ödemeler üzerine kuruludur. Ve tahmin edin neredeyse hiçbir yayınevinin çevirmen sözleşmesinde olmayan madde nedir? Elbette basım tarihi. Yani yayınevi sanki o kitabı kendisi sipariş etmemiş gibi “yayın programındaki yoğunluk nedeniyle” iki yıl üç yıl bir çevirinizi bekletebilir ve siz bu sırada pul olan paranızın gelmesini beklersiniz. Ancak bu tür uygulamaların normalleştirilmemesi adına sözleşmelerin buna uygun şekilde düzenlenmesi ve gerektiğinde “fiili zor gücünü” kullanmaktan çekinilmemesi gerekiyor. Buna döneceğiz.
23 Krş Ötüken Neşriyat: LGBTİ’ye yer yok
23 krş Ötüken’i hatırlarsınız. Birkaç yıl evvel daktilo edilmiş bir metnin dizgisi için Ötüken’le vuruş başına 23 kuruşa anlaşmasına rağmen ama biz “23 kuruş demek istemedik 0,0023 demek istedik” diyen köklü yayınevimiz. Bu da yetmezmiş gibi halen Ötüken’in Genel Yayın Yönetmeni olan Göktürk Ömer Çakır üzerinde 23 kuruş yazan bir tişört fotoğrafını sosyal medyada yayınlayarak dizgici meslektaşımızın emeğiyle dalga geçme iğrençliğini göstermişti.
Fakat endişelenmeyin, Ötüken’de olay bitmez. Sadece biz bazı şeyleri yeterince konuşmuyoruz. NODUL Almanak’ı da çıkaran Ötüken Neşriyat’ın yayın ilkelerini kısaca şöyle bir notla açtığı ortaya çıktı: Yıllığın bütün yayın hakları Ötüken Neşriyat AŞ.’ye aittir. Yıllık için gönderilecek yazılarda LGBTİ aktivizmi, bölücülük, düzensiz göçmen meselesi takdir ve teşvikle ele alınamaz, tehcir kınanamaz, edebiyatımız Türk adı dışında bir adla anılamaz.
Tek cümlede daha büyük bir düşmanlık ifade edilemezdi sanırım. Gündem edilmeyen hukuki veya okur nezdinde mahkum edilmeyen her hak gasbı veya pişkinliğin sonucu böyle bir pervasızlık olabiliyor. Ötüken’in TRT Tabii fil logolu tişörtü de yakında çıkar sanırım, bekliyoruz.
Ketebe: Sansür de bizden sorulur kültürel hegemonya da
Sansür yayınevi emekçisine yabancı değil. Daha kitap seçiminde üzerinizdedir devletin gözü; “Ermeni soykırımı” geçiyor mu? “Muhammed”e ne denmiş? Yapı Kredi Yayınlarının 17. yüzyılda Evliya Çelebi tarafından kaleme alınan 10 ciltlik Seyahatname kitabında yer alan “Kürdistan” kelimesi dört kez “Kürt Diyarı” olarak sansürlenerek okura servis edilmişti. Yine Can Yayınları’ndan çıkan Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun “On Bir Dakika” kitabında “Kürdistan” sansürü (38. baskıda) okurlarca ifşa edilmiş, Can Öz, kitapları geri toplatıp ve yeni baskılarda düzelteceğini açıklamıştı (akıbeti bilinmez). 2022 yılında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, Günışığı Kitaplığı tarafından basılan Çıtır Çıtır Felsefe serisinde yer alan 7 kitabı "muzır" ilan etmişti. Örnekler çoğaltılabilir ama biraz yakın tarihe gelelim.
Birkaç ay önce ise Franco “Bifo” Berardi’nin Ketebe Yayınları tarafından yayımlanan İkinci Geliş kitabının özgün metninde yer alan “İslamofaşist diktatör” ifadesinin Türkçe çeviriden çıkarılarak sansüre uğradığı ortaya çıkmıştı. Çevirmen Ali Karatay ise Corpus Dergi söyleşisinde “İslamofaşist diktatörün binlerce öğretmeni işinden ettiği Türkiye” şeklinde metni çevirip yayınevine teslim ettiğini ifade etmiş, kitabın Türkçe editörü “Türkiye ile ilgili bölümü ben çıkardım” diyerek sansür-otosansür “suçlamalarını” üstlenmişti.
İslamcı sermayenin yayıncılık alanında oluşturmaya çalıştığı, Ergüden’in de belirttiği gibi, “iktidarı/devleti arkasına alan bilinçli, planlı bir yaklaşım” söz konusu: “Devletin ideolojik aygıtları arasında yer alan ve hegemonya kurma çabasının ürünü bir yayınevinin… muhalif düşünceleri de asimilasyona ve tahrifata uğratıp içerme, sisteme katma çabasının ve bütün bunların da üstüne neoliberal iştah ve kâr hırsıyla her alana el atıp tekel oluşturma, sol düşüncenin ve yayıncılığın alanını daraltma gayretkeşliğinin ürünü olarak görülmelidir.”
Editör Rojhat Turgut’un da dediği gibi, “Bu olayı sansür tarihimizden herhangi bir sayfa olarak değil, yayıncılık tarihimizin çok özel bir anında yaşanan ve bugüne kadar sadece sınırlı kesimler tarafından dile getirilen bazı eleştirilerin ayyuka çıktığı, yayıncılığımız açısından önümüzdeki kimi kritik dönüşümlerin ve tehlikelerin kristalleştiği bir örnek olarak görmek gerek.”
Sel: Ferit Edgü ve malum bandrol olayı
2021 yılında Cemal Süreya'nın kızları Ayçe Seber ve İçsel Dülgerdil, kendilerinin izni olmadan babalarının 9 eserinin izinsiz çoğaltılıp basıldığını iddia ederek Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları AŞ’ye dava açtı, yayınevi olayı yalanladı. Ancak bir olay var ki Türkiye’de yayınevlerine olan güvenin sarsılmasında –ki bu hiç kötü bir şey değildir– bir milattır: Sel’in bandrol olayı.
2024 yılında hayatını kaybeden 1950 kuşağı öykücülerinden Ferit Edgü şunları söyleyecekti: “Geçen yılın Nisan-Mayıs aylarında, yayıncım Sel Yayıncılık kitaplarımın yayın satışıyla ilgili bazı yolsuzluklarını saptamış, kendilerinden beklediğim inandırıcı açıklamaları alamadığım için de tüm ilişkilerimi kesmiştim. Bu süreç içinde, İrfan Sancı’nın iddia ettiği gibi aramızda hiçbir açık görüşme olmamış, kezâ hiçbir uzlaşma gündeme gelmemiştir. Telif haklarındaki kayıtlar karşılanmadığı gibi böyle bir öneri de almış değilim. Gelişmekte olan Türk yayıncılığında entelektüel ahlaka sığmayan davranışların ortaya çıkmasından son derece üzgünüm. Böyle biline.”
Korsan kitapların farklı bandrollerle satılacağına ve nasıl yapılacağına yer veren şirket içi e-postalar ortaya çıkmış, ardından yalnızca Sel Yayıncılık'tan değil farklı yayınevlerinden de basılmış kitapların bandrolü kontrol edildiğinde kitap ile bandrolün uyuşmadığına dair görüntüler paylaşılmıştı. Melisa Kesmez, Deniz Gezgin ve İsmail Gezgin gibi bazı yazarlar yayınevi ile ilişiğini kestiğini duyururken, Harper Lee ve John Steinbeck'in yayın hakları da başka yayınevine geçti. Zeynep Kaçar’ın “Kabuk” isimli eserinin sahte bandrolle basıldığı yönündeki suç duyurusu 2022'de sonuçlandı ve mahkeme Sel’in sahibi İrfan Sancı'ya 10 ay hapis cezası ve karşılığı adlî para cezası verilmesine hükmetti.
Kadın+ Edebiyatçılar: Tacizler ve bitmeyen “bro” kültürü
2020 yılında sosyal medyada birçok kadını cinsel tacize maruz bırakan yazar Hasan Ali Toptaş'ın ifşa edilmesinin ardından yayıncılık sektöründen 247 kadın "Uykularınız kaçsın" bildirisi yayımlamıştı. İhtiyar Yayınevi sahibi İbrahim Çolak, taciz suçlamalarını kabul ettikten sonra yaşamına son vermişti. Paylaşılan taciz iddialarının ardından Toptaş’ın kitaplarını basan Everest Yayınları, yazarla yollarını ayırmıştı. İletişim Yayınları ise Yazar Aslı Tohumcu’yu taciz eden Bora Abdo’yla yayın ilişkilerini sonlandırdıklarını açıklayarak Pelin Buzluk ve Aslı Tohumcu’nun yanında olduklarını belirtmişti. “Hasan Ali Toptaş’ın bile linç edildiği bu Twitter çukurunda elbette bizim belamızı z…” diyen Ali Lidar ile İthaki Yayınları yollarını ayırdıklarını açıklamıştı. 2023 yılından itibaren ise "özür metnim yanlış anlaşıldı" diyen Hasan Ali Toptaş’ın kitapları Parantez Yayınları’ndan çıkmakta.
Geçtiğimiz ağustos ayında ise aralarında Ahmet Ergenç, Kaan Sezyum ve Oğuz Karayemiş’in de isimlerinin geçtiği yayıncılık alanındaki taciz iddiaları Mesut Süre gibi farklı sektörlerden kadınların ifşalarıyla büyüdü. Ağustos 2025’teki cinsel taciz ifşalarına destek vermek için bir araya gelen Kadın+ Edebiyatçılar grubu, yayıncılık sektörünün tüm bileşenlerine yapısal dönüşüm çağrısı yaparak yayıncılık sektörünün tüm bileşenlerinin uygulamalarını takip edeceğini ilan etti.
Editör Seçil Epik’in bir söyleşisi mevcut durumu çok güzel özetliyor: “Herkesin bildiği gibi yayıncılık sektörü erkekliğin, heteroseksizmin, beyazlığın ve sınıf ayrıcalığının kalesi olageldi. Büyük yayınevlerinin yönetici kadrolarına bakmak yeterli, buralarda queerleri ve kadınları göremezsiniz… Bir yayınevi işçisi olmak, yazarlarla çalışmak, kitaplar yayınlamak sizi cinsiyetçilik, homofobi ve transfobiden korumuyor maalesef. Yayıncılık “bro kültürü”nün benimsendiği ve yaşatıldığı bir sektör. Bir kadın ya da LGBTİ+ kimliklerinden birine sahip olmak sizi zaten doğrudan bunun dışında bırakıyor. Bu çok daha büyük bir sistem sorunu olduğu için, Türkiye gibi ülkelerde biz kadınlar ve lubunyalar olarak sektörde ancak kendi güvenli alanlarımızı yaratmaya çalışarak ve dayanışmayla var olabiliyoruz.”
Sonsöz: Fiili zor gücünü yaratmak zorundayız
Asıl sorumuza dönelim: Yayınevleri bu cüreti nereden buluyor? Her şeyden önce “yapıyorlar çünkü yapabiliyorlar”. Aslına bakarsanız yapmamaları özsel bir sorun olurdu, zira her yerde işlettiğimiz sınıfsal bakışı kültür sanat emeği söz konusu olduğunda bir anda kaybedebiliyoruz. Fakat gerçekliğimizi görmek durumundayız; bu dünya kitap aşıkları ve onlara imkan sağlayanlardan değil, patronlar ve işçilerden oluşmakta. “Yayınevi Emekçisinin Adı Yok” kitabının yazarı Doç Dr. Nilgün Ongun bir söyleşisinde “idealizm sömürüsü”nden söz ediyordu: “Yayıncılık işi emek gücü piyasalarının genel işleyişinden soyutlandığı ve “entelektüel bir alan” olarak inşa edildiği sürece ekonomik sömürüyü “görünmez” kılıyor ve buna rıza üretmeyi kolaylaştırıyor”. Yayıncılık da dahil tüm bir kültür sanat alanını çevreleyen bu idealist haleyi kırarak, editör ve çevirmenlerin birer işçi ve yayınevlerinin ise sermaye tarafı olduğunu hatırlamamız ve hak mücadelesinde birlikte stratejik bir yol izleyeceğimiz birliktelikleri, yüz yüzelikleri kurmamız gerekiyor.
Elbette karşılarında birlikte hareket eden örgütlü bir güç görmemeleri diğer başlıca etmeni bu cüretin. Güvencesizlik ve hukuki statü açısından yalnızca yayınevi emekçilerinin değil, tüm kültür sanat emekçilerinin ahvali Sanayi Devrimi İngilteresi kömür madeni işçilerinden hallicedir; mesai kavramı yok, sigorta yok, emeklilik yok, mobbing, taciz, keyfi ücretler ve gözetim son hadde. Birlikte hareket ettiğimizde, “ses”imiz birbirine girdiğinde neler olduğunu biliyorlar. “Künye” kampanyasında veya “Uykularınız kaçsın” girişimlerinde yayınevlerinin bu denli hassas davranması “etik değerleri”nden ötürü değil, karşılarında yan yana duran yaratılan kamuoyu gücünün büyüklüğü yani örgütlülüğüydü. Bu noktada okuru da, yayınevi emekçilerinden ayırmamak gerektiğini düşünüyorum. Bugün Everest olayında okurun bir yayınevi emekçisinin sesini aynı şekilde sahiplenip büyütmüş olması mücadeleye dair kulak verecek çok şey söylüyor.
Yayınevlerinin artık duyulduğunda utanacakları ücretlerini çevirmenlere teklif edebilmeyi bırakması için hiçbir çekince taşımadan sesimizi yayacak tüm araçları kullanmamız gerekiyor. Yalnızca yayınevlerinin değil bütün bir çalışma hayatının o kutsal “ilkeleri”nin ancak mücadeleyle ve bir arada durarak işler hale geldiğini unutmamalıyız.
Tüm bir sektörün herhangi bir şekilde sigorta zorunluluğu olmadığı, 10 dakika önce işe alıp 10 dakika sonra kovabildiği, en temel manevi hakkı olan künye hakkını çiğneyerek ismini bile kapağa yazmak zorunda olmadığı bir yerde elbette her şey sermayenin lütfu olacaktır. Bunun tek yolu “fiili zor gücünü” devreye sokmak yani örgütlü mücadeledir. Bu bakımdan Çevbir’in ve Yayınevi Emekçileri Platformu’nun yayımladığı 2026 tip-sözleşmeler ve asgari tarifeleri tüm gücümüzle ve sesimizle “dayatmak” zorundayız.
Aksi halde, “çöl büyümeye”; gözünü ve tüm bir yayın programını “çoksatar” boyamış yayıncılık sektörü “bir meslek olarak” kitap çevirmenliğini ve editörlüğü öldürdükten sonra ağıtlarını yakmaya devam edecek; “Şeker Portakal”larımız “Bizim Tatlı Portakal Ağaçları”na evrildiği yayın dünyamızda patronlar mutlu mesut yaşayıp gidecek, ta ki bir gün…
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et