Ne böyle geldi ne de böyle gidecek Enver Ustam
Şantiye sahalarında baret parlatıp vicdan karartanlarla, kol gücüyle devrilen tonlarca çeliğin altında kalan hayatlar arasındaki o uçurumu en iyi biz biliriz.
Fotoğraf: Josue Isai Ramos Figueroa/Unsplash
Azad Yılmaz
“…İnsan yaşadığı yere benzer o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer…”
Ah güzel Enver ağabeyim benim! Yorgunuz, açız, canımız sıkılıyor. Yemekhaneye gidiyoruz yavaş adımlarla ve “Baret takın baret, yemeğe de gitseniz baret takın” diye geziyor kırmızı baret takmış biri.
“Bakma ona boşa Azad’ım, eyi carlıyor bugünlerde. Patron bunu yeni işe aldı, herhal onun artistliği” diyor Enver Usta.
“Ağabey onlar şirketten ayrı çalışmıyorlar mı?” diyorum.
“La yok gardaş, formalite icabı getirip üç kuruş paraya çalıştırıyorlar bunları. Günde bir kere sahada gezip, aha böyle carlıyorlar ‘Baret takın’ diye o kadar. Sen gelmeden önce burada bir kazada adam öldükten sonra getirdiler; kaza olmasa bu kırmızı başlıklıyı da getirmezlerdi” diye devam etti.
Şantiyenin kirli sofrası ve sahipsiz kazalar
Yemekhaneye geçtiğimizde 60 yaşını doldurmuş, emekli, Çıksorut’taki şarapçılara benzeyen, gür sakallı biri yemekleri dolduruyor.
“Aha bu da bizim kirli aşçımız gardaşım. Sakamat bir adam, dikkat et buna” diyor adamın yüzüne karşı kahkaha atarak. Yemekleri dolduran adam bundan hiç gocunmayıp, gülümseyerek ve kan ter içinde kalmış şekilde işine devam ediyor.
Biz yemeği alıp yedikten sonra dinlenip uzanmak için bir yer arıyoruz kendimize. Derken meydancı Osman’ın bir tankın üstünden düştüğü haberi geliyor. Enver Usta’yla birlikte hızlıca gidiyoruz kaza yerine; baş aşağı düşen Osman’ın kafası yarılmış, eli yüzü kanlar içinde. Öğle molasında ne işi var diye düşünüyoruz ama daha da önemlisi; 10 dakika geçmesine rağmen kimse ambulans çağırmamış. Şirketteki şefler, müdürler de koğuşlardan çarşaf istetip eski bir arabaya aldırıyorlar Osman’ı.
“Vicdanınıza tüküreyim sizin” dedikten sonra devam ediyor Enver Usta: “Heç bir ders çıkarmaz gardaş bunlar. Adam burada ölüp gitse kimsenin umurunda olmaz. Ne yapıp ne edip kurtulmamız lazım şantiyelerden. Esasında paramız olsa 50 koyun alıp köye göçeriz.”
O ara bindirilip götürülüyor Osman bir hastaneye, mola bitiyor ve biz çalışmaya devam ediyoruz. “Kot 21” diyorlar çalıştığımız yere; aslında 3. kat gibi görünüyor ama yerle tavan arası 6 metre.
‘Kapital cigara markası değil miydi baboş?’
Almanya’da ilticam kabul olmadı, ben de döndüm memlekete. Orada neyse burada da aynı rezillik. Orada çalışır ev alırız diye düşünüyordum, şimdilerde oraya tekrar kaçak gitmek için para biriktiriyorum. “Orası kötü” deyip tekrar oraya gitme hayali kurmak da ayrı çelişki...
Velhasıl ara ara oturup konuşuyoruz işçilerle, bana Almanya’ya dair şeyler soruyorlar. Enver Usta da “Azo” diye seslenir bana.
“Azo nasıldı la Almanya, daha iyi değil mi buradan?” “Ağabey orası da beter ama buranın kapitalizmi daha çok can yakıyor” diye cevap verince, “Neyizmi can yakıyor kardaş?” diye soruyor tekrar gülerek. “Kapitalizmi ağabey, kapitalizmi” diyorum kahkaha atarak. Çayından bir yudum alıp “Kapital cigara markası değil miydi baboş?” diye soruyor etrafındakilere yine gülerek. “Orada işçileri daha az eziyorlar demek istiyor ağabey” diyor biri. “E tabii, adamlar elli sene önde bizden. Baksana adamın kafası yarıldı ne ambulans var ne bir şey” diyerek öfke kusuyor yöneticilere. Bir yandan da kaç metre kaynak yaptığını not alıyor deftere, akşam hesap vereceği şefler için özel olarak yanında taşıyor o defterle kalemi.
Biz de “4 oldu mu gideriz, çok yorulduk bugün, yarın da kot 28’e yani 4. kata geçeriz” diye düşünüyoruz.
Vinç yerine kol gücü
Diğer günün sabahı üç kardeş gidiyoruz işe. En üst kata çıkıyoruz; boyamamız gereken taşıyıcı “U” çeliklerini temizleyip boyuyoruz. Enver Usta ve Ramazan Usta da bu kata çıkmışlar. Onlar (6-7 kişi) bir yandan U demirlerini, bazı F demirlerini kol gücüyle kastırıp çeviriyorlar. Bu işin böyle olması gerektiğini de ustabaşı ve şefler ısrar ederek diretiyor. Ne gelir elden, mecbur onlar da yapıyor...
Arada beni de çağırıyorlar yardıma, ne de olsa geçmişimde ben de demirciydim, bilirim bu işleri. Kardeşlerim dikkatli olmamızı istiyor, hatta ikisi de korkuyor. Vinç ile çevrilmesi gereken bu çelik kolon taşıyıcılara var gücümüzle yüklenip 180 derece çeviriyoruz. Çevirdikten sonra üstümüzden sanki koca bir yük kalkmış gibi “Hava da iyice soğudu hadi bir çay içek de ısınak” diyorlar.
Biz de boyadığımız bu U demirlerinin arka yüzüne geçmek istiyoruz ama ne vinç ayarlanmış ne de çevirecek başka bir şey var. Oradan bir şef gelip “Yağmur yağmadan, patron da görmeden şunu da çevirin de boyayın” diyor bize. Daracık alanda nasıl çevireceğimizi düşünüyoruz hep birlikte. “Aşağıdan transpalet getirin, onunla iki taraftan havaya kaldırıp hep birlikte iterek çevirin” diyor sonra da. Buna itiraz ediyoruz ama ne çıkar, illa yaptıracak bu işi.
‘İndirimli’ ameliyat
Berat (en küçük kardeşim) ve Metin aşağı gidip transpaleti getiriyor şefin dediği gibi. Sonrasını anlatacak güce sahip değilim... Çünkü 7-8 kişi çevirirken 5-6 ton ağırlığındaki o çelik taşıyıcı devrilip kardeşimin (Berat’ın) elinin üstüne düştü ve parmağı avuç içinden koptu…
Oradaydık, hepimiz şahit olduk. Enver ağabey, Ramazan ağabey, Metin ve diğer tüm işçiler. Acının sesini, kanın akışını ve güvencesizliği hep birlikte gördük, duyduk. Ambulans gelmedi. Şantiyede çalışma devam etti ve patron kardeşimi ameliyattan hemen sonra arayıp “Geçmiş olsun, hastane müdürüyle görüştük, ameliyat ödemesinde sana indirim yapacaklar” dedi.
İlk kez yaşamıştık böyle bir şeyi ve nasıl olmuştu bilemedik. Biz ilk kez yaşadık ve bilemedik belki ama bu kent biliyor Enver ağabey.
Bu düzenin ruhunu öğrendik
Bu kentin işçi duraklarında bekleyen ve kolunu makineye kaptırıp çolak kalan; SGK kuyruğunda, iskeleden düşüp belini sakatladığı için “iş göremezlik ödeneği” almak için çabalayan; servise geç kaldığı için yevmiyesi kesilmesin diye kendi arabasıyla işe yetişmeye çalışırken kaza yapıp ölen işçinin eşi ve çocukları, yine işçileri duraklardan hızlıca toplayıp “En geç mesaiden 15 dakika önce burada olacaksın” diye patrondan azar yiyen emekli servis şoförü çoktandır biliyor.
Artık biz de iyi biliyoruz. Canımızın hiçe sayıldığı, vicdansızlığın alabildiğine arttığı, sorumluların cezasız kaldığı bu düzenin ruhunu iyi öğrendik. Öğrendik ama sen yoksun artık Enver Usta. Patronların, müdürlerin, yöneticilerin sorumsuzluğunun sonucunda seni de kaybettik.
Sana bu haksızlıkları anlatsaydım eğer “Kafanı yorma böyle geldi böyle gider Azo” derdin belki yaşasaydın. Ama bilesin ki; alın teri döküp ekmek mücadelesi veren hiçbir işçiye ne sakat kalmak ne de ölmek yakışmıyor.
O yüzden ne böyle geldi ne de böyle gidecek Enver Ustam.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et