Kozlu’da yaşanan ve bu düzenin fıtratı!
Derinden gelen bir uğultu, ardından yerin kalbini parçalayan bir patlama, sonra bir patlama daha… Grizu, karanlığın içinde ateşe dönüşüp madeni yuttu.
Fotoğraf: Evrensel
Şemsettin Küçük
3 Mart 1992 tarihi, kendisini ‘kimsesizlerin kimsesi, cumhuriyet’ diye tanımlayan devlet ve iktidar sisteminin biyografisine kömür karasıyla kazınmış bir ‘sınıfsal itiraf’ olarak geçti. Ülkenin yoksullarından emekçilerine, ezilenlerinden yok sayılanlarına kadar uzayan ‘kimsesizler milleti’ nezdinde, bu sistemin gerçekte kimlerin ‘kimsesi’ olduğuna dair bu itiraf, 263 madencinin tasavvur edilmesi bile zor bir trajedinin kurbanı olmasıydı. “Maden kazası” olarak mimlenmeye, faili buharlaştırılmaya çalışılan bu olay, öncesiyle sonrasıyla birbirini tamamlayan bir emek sömürüsü çarkının sonuçlarından bağımsız değildi. Sınıfsaldı ve açıktır ki sınıfsal bir toplu katliam niteliğindeydi.
Zonguldak’ın Kozlu ilçesindeki İncir Harmanı Maden Ocağı’nda o sabah, her zamanki gibi, yerin yüzlerce metre altında başlamıştı kömür işçileri için. Kazılan toprağın, kömürün tozuyla kararmış lambaların titrek ışığında, kömür ve ter kokusuyla bedenlere sinmiş yorgunluk hali… Kömür ocaklarının değişmez kaderinin hükmüyle geçen mesai saatleri… Bu mesainin içinde hep bir olasılık olarak karşılaşılması mümkün ve ama hiç bir koşulda ‘maksimum üretim’ hedefinin önüne konulmayan grizuyu ‘işin fıtratı’ ya da ‘kader’den sayan bir iş rejimiydi işleyen… Dua ve tevekkülün de içinde olduğu iptidai ‘iş güvenliği’nin cari bulunduğu çalışma koşullarına mahkum işçilerin yerin altındaki kömür karanlığına bulanmış iş günü, yer üstünün akşam saatlerine ermişti.
Birbirlerine sarılan sınıf kardeşleri
Dakikalar 19:45-20:00 arasında akarken… Derinden gelen bir uğultu, ardından yerin kalbini parçalayan bir patlama, sonra bir patlama daha… Grizu, karanlığın içinde ateşe dönüşüp madeni yuttu. Yer sarsıldı, tüneller çöktü, nefesler kesildi. 263 madenci, bir anda yerin altında saniyeleri günlere bedel bir ölüm zamanına hapsoldu bir anda.
Yukarıda panik vardı, aşağıda ise mahşer yeri… Ve kahredici bir bekleyiş...
Madenin içinde ilk anda hayatta kalanlar, zifiri karanlığın içinde birbirlerini bulmaya çalıştı. Eller, yüzler, sesler… Sonra yavaş yavaş hakim olan suskunluk, sessizlik... Oksijen azaldıkça sönmeye başlayan ciğerlerle birlikte sönen umutlar… Ama yine de kimse yalnız ölmek istemedi. Birbirlerine sarıldılar sıkıca, kardeşçe. O karanlıkta ölüme mahkum insanın tek ışığı, başka bir insandı, sınıf kardeşiydi.
Madencilerin ocağı da söndü
Yerin üst tarafında ise başka bir telaş vardı.
Yangını söndürmek gerekiyordu… Ama madendeki kömür rezervini kurtarmak da, kaybı azaltmak da yapılan hesaplar içindeydi! Yerin altında ya da yerin üstünde, madendeki bedenlerin ölü ya da diri kurtarılmasını bekleyenlerin sesi, ‘yukarıda’ yapılan bu hesapların altında ezildi. Madene ulaşmak yerine, kuyunun ağzı kapatıldı. Beton döküldü. Alevlerin önüne set çekilirken, içerideki hayatların da üstü örtülmüş oldu bir bakıma. Su pompalandı aylar boyunca. Madendeki yangın söndü, evet ama 263 insanın ocağı da söndürülmüştü.
Madencilerin mesai arkadaşları, kardeşleri, aynı karanlığı paylaşan diğer işçiler, kuyunun başında toplandı. İçeri girmek istediler. Bir umut, bir nefes, belki bir mucize… Ama karşılarında üniformalı, emirlerle konuşan, sert bakışlı bir aşılmaz barikat vardı.
Aylar sonra, kuyu yeniden açıldığında, yer altı artık sadece toplu bir mezardı. Aşağıya inenler, asansörün önünde durdu. Orada, son anlarını birlikte yaşayıp tüketen cansız bedenler vardı. Birbirine sarılmış, korkuyu birlikte yenmeye çalışmış insanlar…
Zaman ve ölüm onları ayıramamıştı. İlk etapta 147 cansız beden çıkarılmıştı. Yine, yangını söndürmek için ocağa basılan suyun boşaltılması yılları aldı. Dolayısıyla diğer bedenlere de zamanla ulaşıldı. En son kalan iki işçinin cesedi 1997’de çıkarılabildi. Yani faciadan beş yıl sonra…
Düzenin işçiye biçtiği yazgı!
34 yıl önce 3 Mart’ta Kozlu’da yaşanan bu dram, bir ‘kaza’ değil, dünyanın en büyük işçi katliamlarından biriydi. Yaşama ve yaşatmaya değil de sömürü, kâr, maliyet, zenginlik esasına göre şekillenmiş o despotik barikat hâlâ aynı yerde kurulu duruyor. Kozlu ocağının bacalarını, yaptığı maliyet hesaplarıyla işçilerin üstüne betonlayıp toplu mezara dönüştüren o ceberrut mekanizmayı daha sonra da hep gördük, teşhis ettik. Soma’da mesela… Aynı üsttencilik, aynı soğukluk, aynı maliyet tüccarlığı, aynı yaşama-yaşatmaya mesafeli çark…
Ve aynı sözler; fıtrat, kader, yazgı, tevekkül, vs. öneren ezberler…
Oysa Kozlu’da da Soma’da da yerin altına gömülmüş yüzlerce işçi kendi kaderlerini değil, sömürü ve kâr esaslı bu düzenin onlara biçtiği yazgıyı yaşamışlardı. Zira, bu düzenin fıtratında, emek sömürüsünü ve üretim maliyetini işçinin yaşamından daha önemli ve öncelikli bulan bir vicdansızlık vardır.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et