Türkiye'de kayyum rejiminin anatomisi
Kürt halkının gerçek anlamda kendi kaderini tayin edebilmesi, Türkiye kapitalizmine entegre Kürt burjuvazisinin değil, ancak doğası ve kaynakları talan edilen yoksul Kürt işçi ve köylülerinin eseri olabilir.
Fotoğraf: Evrensel
Can ÇABİK
Çukurova Üniversitesi Makina Mühendisliği
Türkiye siyasetinde antidemokratik müdahaleler ve özellikle kayyum modeli, kökenleri belki de Cumhuriyet’in bile öncesine dayanan tarihsel bir refleks halini almıştır. Bu reflekse karşı sonuç alıcı mücadele biçimlerinin geliştirilmesi için ise kayyum rejiminin doğru okunması gerekiyor. Her şeyden önce kayyum, geçici hukuki bir araçtan ziyade devletin “seçilmiş ama makbul olmayan” siyasal iradeleri tasfiye etmek için sürekli başvurduğu bir “terbiye sopası”dır. Bu sopanın yönlendirildiği iki ana hedef hattı var: Sosyalist hareket ve Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH).
Marksist perspektiften bakıldığında devlet, tarafsız bir hakem değil; burjuvazinin ortak işlerini düzenleyen bir aygıttır. Türkiye’de bu aygıt, tarihsel olarak sermayenin birikim rejimini ve ulusal homojenliği bir arada korumaya çalıştı. Sosyalist hareket ve KÖH ise bu iki ekseni bir arada ve aynı anda zorladı. Sosyalizm, çoğunlukla kapitalist ilişkileri; Kürt hareketiyse ulus devletin tekçi yapısını hedef aldı. Bu nedenle her ikisi de sandıkta meşruiyet kazandığında dahi devlet tarafından “makbul” sayılmadı. Yani aslında “kayyum” bugünkü adıyla yeni gözükebilir ancak mantığı oldukça eski. Yine de bu uzun geçmişin en azından belli bir bölümünü incelemek bugünkü eksikliklerimizi görmek açısından kritik bir yerde duruyor.
Kayyum uygulamalarının kısa bir tarihçesi
1970’lerin sonu, Türkiye’de sosyalist hareketin yerel yönetimler üzerinden halkçı pratikler sergileyebildiği bir dönemdi. Somut olarak Fatsa’da Fikri Sönmez ve DEV-YOL deneyimi devlet-halk iradesi geriliminin erken ve çıplak bir örneğidir. Sönmez başkanlığında geliştirilen halk komiteleri, mahalle meclisleri ve kolektif karar mekanizmaları, yalnızca bir belediyecilik modeli değildi; burjuva tipi parlamenter demokrasisinin sınırlarını da aşan bir iktidar pratiğiydi. Devletin sert yanıtı ise çok gecikmedi, “Nokta Operasyonu” gerçekleşti. Hukuken kayyum denmedi belki, ama fiilen olan şuydu: Seçilmiş irade zor yoluyla dağıtıldı, sosyalist belediyecilik deneyimi boğuldu. Bildiğimiz biçimiyle kayyumların ve halk iradesine saldırıların önünü açan 12 Eylül’ün yerel provası, böylelikle Fatsa’da yapıldı. Sermaye iktidarının operasyondaki mesajı netti: “Halk, ancak egemenlerin izin verdiği ölçülerde söz sahibidir.”
12 Eylül’ün ertesinde, 90’lı yıllarla birlikte halk hareketlerinin sokak ve sandıkta yeniden belli bir güç oluşturmasıyla devletin antidemokratik refleksi tekrar süreklilik kazandı. Özellikle Kürt illerinde DEP’ten DTP’ye, DBP’den HDP’ye uzanan çizgide kazanılan her belediye, her vekillik devlet tarafından potansiyel bir yönetim krizi olarak okunuyordu. Çünkü bu belediyecilik modeli yalnızca hizmet üretmekle kalmıyor; Kürt dili ve kültürü, kadın özgürlüğü, feodal kalıntıların yerel demokrasiyle hedef alınması üzerinden bir karşı hegemonya alanı kuruyordu. Belediyelere esas yıkıcı saldırının bahanesi 2016 sonrası AKP’nin OHAL rejimiyle geldi. Seçilmiş başkanlar görevden alındı, yerlerine AKP’li vali ve kaymakamlar kayyum olarak atandı. Belediyeler halkın özgür faaliyet ürettiği alanlar olmaktan çıkarıldı; kadın merkezleri kapatıldı, sosyal politikalar ve şehirleşmeyi güçlendirecek altyapı planları tasfiye edildi veya senelerce ertelendi. Kentlerdeki sokaklar, “güvenlik” gerekçeleriyle askeri araçların rahat şekilde geçebileceği bulvarlara dönüştürüldü. Bütün belediye kaynakları işbirlikçi Kürt sermayedarlarına ve devletin güvenlik aygıtına bağlandı. Bunlara direnç gösteren Kürt halkı ve siyasetçilerinin sonu ise cezaevleri ve sürgünler oldu.
Günümüze yaklaştığımızda, Kürt halkının kayyumlara direnci özellikle Van’da gelişen protestolarla ortadadır. Tüm baskı, gözaltı ve şiddet politikaları Van direnişiyle birlikte halk nezdinde boşa düşürülmüştür. Bu direnişin esas önemi, Kürt halkının siyasal hafızasının ve asimilasyona karşı isyan bilincinin hala diri olduğunu ortaya koymasındadır. Van direnişi, kayyum rejiminin alışkanlık yaratma iddiasına karşı güçlü bir itiraz olarak devlet zoruyla silinmek istenen iradenin, bütün bu tarihsel arka plana rağmen hep başka bir biçimde döndüğünün kanıtıdır. Ancak tabandaki bu direnişin çoğu örnekte somut kazanımlara ulaşamaması, siyasal temsil düzeyinde aynı netlikle karşılık bulmamasıyla ilişkilidir. Ahmet Türk ve Mardin örneği bu çelişkinin sembolik bir ifadesidir. Defalarca yerine kayyum atanıp tekrar seçilmiş bir figürün ve onun siyasal hareketinin hâlâ “devletle uzlaşma” diline yaslanması, halkın yaşadığı deneyimle taban tabana zıttır. Burada sorun bireysel değil, yapısaldır. Kürt halkı, Türkiye sınırlarından Rojava’ya kadar “entegre” edilmeye çalışılırken buna teslim olan siyasal akıl, direnişleri stratejiye dönüştürmek yerine onu soğurmaktadır.
Marksizm ve Kürt halkının talepleri
Marksistler kendiliğinden gelişen direnişlerin önemini inkâr etmez, fakat sınırlarını da açıkça ortaya koyarlar. Van başta olmak üzere bütün Kürt coğrafyasında patlayan öfke ve özgürlük özlemleri, örgütlü ve sınıfsal bir hatta bağlanmadıkça sisteme “demokratik entegre” olmaktan kurtulamaz. Çünkü Kürt halkının gerçek anlamda kendi kaderini tayin edebilmesi, Türkiye kapitalizmine entegre Kürt burjuvazisinin değil, ancak doğası ve kaynakları talan edilen yoksul Kürt işçi ve köylülerinin eseri olabilir. Kürtler, kayyumlara karşı defalarca ayağa kalktı; fakat bu kalkış, emekçi sınıfın ortak mücadelesiyle ve net bir siyasal hedefle birleşmediği için rejimin sürekliliğini kıramadı. Bu siyasal gerçeklik aslında Marksizmi “aştığını” iddia etmenin ürünüdür. Böylece kayyum sorunu, Kürt halkının siyasal olarak hedefsizleştirilmesinden ayrı okunamaz.
Bütün bu analizden hareketle denebilir ki kayyum rejimi, ne yalnız Kürt halkının ne de basit bir belediyecilik meselesidir. Temel mesele halkın ideolojik olarak teslim olmaya zorlanmasıdır. Bu rejim sadece emekçi sınıfların siyasetten dışlanmasının, Kürt halkının yönetme iddiasının bastırılmasının aracıdır. Fatsa’dan Van’a uzanan bu tarihsel çizgi aynı zamanda işçi sınıfının sosyalizm mücadelesiyle Kürt emekçilerinin ulusal taleplerini bağlayan temel hattır. Kayyumlara karşı mücadele, ancak sosyalist bir perspektife oturduğunda gerçek bir kopuş yaratabilir. Çünkü mesele sandık değil, iktidarda hangi sınıfın olduğudur.
(Genç Hayat)Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et