Yazar Gaye Keskin, öykü kitabını anlattı: İçindeki kilitleri tek tek kırdı
Gaye Keskin, öykülerinde bireysel hafızayla toplumsal belleğin, bedenle dilin, suskunlukla yüzleşmenin kesiştiği bir anlatı kuruyor.
Kolaj: Evrensel
Anıl Mert Özsoy
[email protected]
Gaye Keskin’in ‘İçimdeki Kilitleri Tek Tek’ adlı ilk öykü kitabı, bireysel hafızayla toplumsal belleğin, bedenle dilin, suskunlukla yüzleşmenin kesiştiği bir anlatı kuruyor. Bu öykülerde ‘kilit’, yalnızca bastırılmış duyguların ya da geçmiş travmaların simgesi değil; evin, nesnelerin, bedenin ve anlatının kendisinin taşıdığı bir hafıza biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Sandıklar, odalar, aynalar, elbiseler, mezarlıklar ve sesler; karakterlerin iç dünyasına açılan geçitlere dönüşüyor.
Keskin’in öykülerinde hafıza, doğrusal bir hat üzerinde ilerlemiyor. Aksine, bir ses, bir nesne ya da küçük bir jest aracılığıyla geçmişe sıçrıyor, kırılıyor, çoğalıyor ve yeniden kuruluyor. ‘Madam Violet’in Sandığı’nda nesnelerin belleğiyle insan belleği iç içe geçerken, ‘Sen, Ben ve Eleni’de beden hem arzu hem direniş alanı olarak konumlanıyor. ‘Denizkızı’da ve ‘Neriman’da ise aile, özellikle baba figürü üzerinden, görünmez ama sürekli işleyen bir iktidar mekanizması olarak beliriyor.
Bu öykülerde beden, toplumsal normların, cinsiyet rollerinin ve kuşaklar arası aktarılan travmaların kaydedildiği bir yüzeye dönüşüyor. Kadınlık, erkeklik, aidiyet ve özgürlük arayışı; bireysel hikayelerin içinden süzülerek kolektif bir deneyim alanına taşınıyor.
Gaye Keskin, Can Yayınları’ndan çıkan kitabında okuru yaraların kapanmadığı bir gerçeklikle yüzleştiriyor.
Keskin’le; ‘kilit’ metaforunun edebi ve düşünsel boyutlarından anlatıcı tercihine, beden politikalarından hafızanın kırık zamanına uzanan geniş bir hatta ilerliyoruz.
"Karakterlerim travmalarını yeniden buldu"
Her anlatı, bir kimlik inşasını da beraberinde getirir. Öykülerinize baktığımızda travma, yas ve beden gibi kavramlar öne çıkıyor. Yazar olarak, ilk kitabınız özelinde nasıl kimlik inşa etmek istediniz?
Beden zihnin bir yansıması olarak ortaya çıktı karakterlerimde. Ama benim için asıl önemli olan beden değildi. Karakterlerimi zihinsel arayışa çağırdım. Geçmişe dair hatırladığımız her şey bizi bugünümüze getiren kırılma noktalarımızdır; iyi ya da kötü her şey. Bu yüzden karakterlerim bugünlerini düşünürken, süregelen hayatlarının içinden kendi kırılma noktalarına gittiler ve onları mutsuzluğa çağıran travmalarını buldular ya da yeniden hatırladılar. Bu noktada kimlik inşamın yastan, travmadan ve ‘Sen, Ben ve Eleni’de ya da ‘Neriman’da veyahut ‘Mümtaz Eli’de de olduğu gibi bazen bedenden veya evden özgürleşmek isteyen karakterler özelinde geliştiğini söyleyebilirim. Hapsedildikleri şey bunlardan hangisiyse, kurtulmak istedikleri de oydu. Pek tabii her biri için kurtuluş mümkün olmadı.
Kitabınızın başlığındaki “kilit” metaforu, metnin tamamına sirayet ediyor. Edebiyat, “kilitleri” görünür mü kılar yoksa açar mı?
Edebiyat bazen kilitleri görünür kılar bazen açar ama en çok da okura kilitleri açmanın yolunu / yollarını gösterir. Bu hem gerçek yaşamlar içinde başkalarını anlamamızı hem de kendi varlığımızı anlamlandırmamızı sağlar. Ve hatta bazen bazı kilitleri açmamak gerektiğini de fark ettirir. Bizi ilerletmeyen her şey olduğu gibi kalmalıdır.
"Karakterin kendisi olmayı seviyorum"
Metinlerinizde ‘ben’ anlatıcının yoğunluğu dikkat çekiyor. Öykülerinizi kurarken nelere dikkat ettiniz?
Öykülerime en uygun anlatıcının hangisi olduğunu düşünürüm uzun bir süre. Ve hatta çoğu zaman öykünün son cümlesine kadar tasarlamadan masa başına oturmaz, bir yandan da doğru anlatıcıyı kestirmeye çabalarım. Yazmaya başlayınca da günlerce ana karaktere dönüşür ve öyküyle vedalaşana kadar onu zihnimde beslerim. Bence anlatım tarzımın benim açımdan en belirleyici kısmı bu. Bir diğer açıdan yazarken izleyici olmayı değil, karakterin kendisi olmayı seviyorum. Ama bunlar pek tabii tek öyküler özelinde okunabilir. Kitapta bunların dışında bir şey daha amaçladım. Kitaptaki bir öyküyü gelecek zamanlı yazarken bir diğerini öğrenilen geçmiş zamanla yazdım. Veyahut ‘ben’ anlatıcı ile ‘tanrısal’ anlatıcıyı aynı öyküde birlikte kullandım ya da ‘tanrısal’ anlatıcının içinden bir ‘ben’ anlatıcı çıkardım. Ya da anlatıcının ana karakter olmadığı yapılar kurdum. Yani yapmaya çalıştığım şey kendi dengesi içinde akan öykülere ara sıra dengeyi bozan formlar eklemekti. Bu dengeyi de ‘ben’ anlatıcıda buldum ki ‘sen’ anlatıcıyla yazdığım öykü de kendi yerinde parlasın. Yani bir düzlük vardı, bu yüzden öyküler birbirlerine parlayacak alan bıraktı. Aksi halde -benim kitabım özelinde- kakofoni kaçınılmaz olurdu.
Öykülerinizde hafıza çoğu zaman doğrusallığı yıkarak kırık ve döngüsel ilerliyor. Bu yapı, postmodern anlatı geleneğiyle kurduğunuz bir ilişki mi?
Bir tetikleyiciyle yol alıyorum her zaman. Karakterlerim durağanlar ama zihinleri o tetikleyici aracılığıyla yolculukta. Esasen kendi yaşamları içinde bir yol hikayesi yaşadıkları. Gördükleri ya da duydukları bir şey onları yakın ya da uzak geçmişe götürüyor. Bu yüzden düz bir çizgi şeklinde ilerlemiyor hafızalarının yolculuğu. Ben bunu postmodern anlatının bir geleneği olarak görmemiştim ya da bunu düşünerek böyle yapmamıştım. Hatta hafıza yolculuğu doğrusal ilerlemese bile, bunun yaşamın gerçek formuyla doğrusallık içinde olduğunu düşünmüştüm. Size böyle düşündürmesini sevdim.
Bir diğer açıdan pek tabii öykülerde postmodern imgeler var. ‘Sen, Ben ve Eleni’de veyahut ‘Hangi Oje?’de olduğu gibi post modern imgeler, zamansal bir çıkarımdan çok bir karakter olarak duruyorlar öykülerde. Yapmayı amaçladığım şey de buydu, hafızanın postmodernle şekillendiğinin düşünülmesi beklemediğim ama hoşuma giden bir şey oldu.
Metninizde beden bir özneye dönüşüyor: Tartışıyor, dikkati imliyor, öfkeleniyor. Kadın olma meselesi tüm boyutlarıyla tartışılıyor. Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, kadın olunur” tezini düşündüğümüzde, karakterlerinizin kadınlık inşasını beden üzerinden nasıl okumalıyız?
Çok güzel bir soru. Kitaptaki öykülerde özellikle belli bir cinsiyete yoğunlaşmamaya çabaladığımı söylemek isterim en başta. Merkezde cis erkeklerin veyahut LGBTQ+ karakterlerin olduğu öyküler de yazdım. Bunun yanında tartışmalarını veyahut öfkelenmelerini de belli bir süzgeçten geçirmeden karakterin kimyasıyla uygun şekilde vermeye çalıştım. Yani eğer argo konuşması gerekiyorsa öyle konuştu.
Sorunuza dönecek olursam, Simone de Beauvoir’in bahsettiğiniz cümlesine referansta bulunan birkaç öyküm var kitapta. Bu öykülerdeki karakterlerim, kadın olmak için mücadele ediyor, varlıklarını kendilerine ve diğerlerine ispata çabalıyorlar. Toplum baskısının üzerlerindeki etkisini yok etmek için uğraşıyorlar. Örneğin ‘Hangi Oje?’de ana karakterin geleneksellikle savaşını görüyoruz. Veyahut ‘Neriman’da kadın olduğu için evden çıkmaması, okuldan alınması kimsenin dikkatini çekmeyen bir ana karakterimiz var. Ya da ‘Deniz Kızı’da toplumun geneline uymayacak ya da ayıplanacak gerçeklerin gizlendiğini okuyoruz. Bu noktada kadınlık inşasını beden üzerinden okuyabileceğimiz en belirgin öykü ‘Hangi Oje?.’ Ancak bütün kadın karakterlerimin ortak özelliklerine değinecek olursam, bedenlerinin sadece bir aracı olduğunu, karakterlerin olmak istedikleri, oldukları ya da olmaya çabaladıkları kadın için ananeyle veyahut patriyarkayla savaştıklarını söyleyebilirim.
"Baba figürleri bazen hiç yoklar"
Öykülerinizdeki baba figürlerini nasıl konumlandırıyorsunuz? Bir otorite mi, yıkılan bir bariyer mi?
Öykülerimdeki baba figürleri bazen hiç yoklar bazen çok baskıcılar bazen de bir babanın yapmaması gereken şeyler yapıyorlar. Ama her durumda belirgin şekilde zihinsel olarak ulaşılmazlar. Bu noktada anneler için de çok sevecen karakterler inşa etmediğimi söylemem gerekir. Bu yüzden kitaptaki öykülerimi baba ya da anne ayırmadan, güçsüz, mutsuz, otoriter, kaygılı, ezici herkesin farklı şekillerde birer bariyer olduğunu ve yıkılmaları gerektiğini düşünerek yazdım.
‘Sen, Ben ve Eleni’de beden hem arzu nesnesi hem de politik bir mücadele alanı. Bu ikili yapı feminist bilinçle mi kuruldu?
‘Sen, Ben ve Eleni’de beden bir arzu nesnesi ama alışageldiğimiz biçimde değil. Bir ya da birden fazla kadına karşı bir istenç olarak durmuyor orada. Bu da elbette politik mücadele alanını farklı bir yöne taşıyor.
Bu ikili yapı ise, yine gelenekselliğe, toplumsal dayatmalara, içinde hapsolunan aileye, özgürleşmek istenilen bedene karşı feminist bilinç altyapılı varoluş mücadelesiyle kuruldu.
‘Kolektif Bellek’ kavramı düşünüldüğünde, ‘Madam Violet’in Sandığı’ öykünüz dikkat çekiyor. Bu noktada hatırlama sürecini bireysel mi yoksa toplumsal bir hafıza olarak mı kuruyorsunuz?
‘Madam Violet’in Sandığı’da Violet’in hafıza sarayının yıkılışını, anılarının yitimini görüyoruz. Ama kolektif bellek tüm dişlileriyle orada. Violet’in hayatının detayları flu ancak toplumdaki kimliği onun için bir belirleyici. Komşusu Violet’e dair detayları fark ediyor, hatırlıyor, gösteriyor. Ancak Violet için her şey olabildiğince silik. Bu noktada hatırlama sürecini bireysel olarak hatırlamamayla, toplumsal olaraksa hatırlamakla ya da hatırlatmaya çabalamakla kuruyorum. Çünkü iyi niyetli ya da değil, insanlara kim olduklarını gösteren bir toplum mutlaka var. Bir de pek tabii ev ve Violet arasında Heidegger’in kulübesine işaret veren bir bağ var. Bu öyküde Violet’in hafızası, evin hafızasından bağımsız değil.
Son olarak, masanızda neler var?
Kurmaca ve kurgu dışını birlikte okuma zevkime uygun olarak Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri ve Agustina Bazterrica’nın Leziz Kadavralar’ı var.
İçimdeki Kilitleri Tek Tek
Gaye Keskin
Can Yayınları
• 104 sayfa
Kitap alışverişlerinizi bu link üzerinden yaparak Evrensel’e destek olabilirsiniz.
Evrensel'i Takip Et