'Kurtuluş'un ilk gösterimi Berlinale'de yapıldı: 'İnsanlık tarihi bu gibi hikâyelerle dolu'
Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş’un merkez noktasında iki Kürt köyü arasındaki kavga var. Köylerden birisi devletle beraber hareket edip, koruculuk yapmayı seçmiş. Diğeri ise bunu kabul etmemiş ve boşaltılmış.
Engin Ertan
[email protected]
İlk uzun metrajlı filmi “Tepenin Ardı” Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde gösterilen ve Caligari Ödülü’nü kazanan, 2019 yılında “Kız Kardeşler” filmiyle Altın Ayı için yarışan Emin Alper, 7 yıl sonra tekrar Berlinale ana yarışmasında. Yeni filmi “Kurtuluş”un ilk gösterimi dün gerçekleşen Alper, galada söylediği sözlerle de bu yılki festivalin dikkat çeken yönetmenleri arasında yer aldı.
Emin Alper, Berlinale Palast’taki gösterim ertesinde film ekibiyle sahneye çıktığında şunları söyledi: “Bu film, bir toplumun nasıl korkunç suçlar işleyebileceğini anlatıyor. İnsanlık tarihi bu gibi hikâyelerle dolu. Ne yazık ki günümüzde de durum farklı değil. Bugün, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma tanıklık ediyoruz. Ne Batı’daki işbirlikçi hükümetlere ne de Batı dünyası dışındaki otokrat rejimlere güvenebiliriz. Bu suçların karşısında insanlar olarak birleşmek durumundayız.”
Peki, “Kurtuluş” ne anlatıyor? Filmin merkez noktasında iki Kürt köyü arasındaki kavga var. Köylerden birisi devletle beraber hareket edip, koruculuk yapmayı seçmiş. Diğeri ise bunu kabul etmemiş ve boşaltılmış. Boş kalan köyün topraklarına diğer köyün sakinleri konmuş ve işletmiş. Uzun yıllar sonra, bölgede “terörün sonlandırıldığı” bir dönem gelince, boşaltılan köyün sakinleri kendi topraklarına geri dönmeye başlıyor ve iki köy arasında kavga çıkıyor. Komplo teorileri dini hurafelerle desteklenerek kabul gördükçe, kavga şiddetli bir kan davasına dönüşüyor.
Aslında “Kurtuluş” anlattığı hikâye itibarıyla Alper’in ilk filmi “Tepenin Ardı”nı akla getiriyor. Var olmak için kendi düşmanını da yaratması gereken, bu düşman fikrini rasyonellikten giderek koparak besleyen bir toplumun kontrolden çıkması... Fakat iki film arasında çok önemli bir fark da var; “Kurtuluş”un kapsamı çok daha geniş ve bu hem avantajı hem de dezavantajı. “Tepenin Ardı”nda bir aile etrafında; az sayıda karakterle, neredeyse zamansız ve mekânsız bir şekilde anlatılan hikâye western ikonografisiyle de birleştiğinde, herhangi bir coğrafyaya uyarlayabileceğiniz sağlam ve evrensel bir alegoriye dönüşüyordu. “Kurtuluş” ise çok karakterli, çok katmanlı bir senaryoya sahip. Fakat bu kalabalıklık filmi dil, din, coğrafya gibi unsurlarla Türkiye siyasetine sıkı sıkıya bağlıyor. Uluslararası seyirci için bağ kurması çok daha zor, temsil niteliği daha az bir film. Diğer yandan, film Türkiye siyasetine fazlasıyla kilitlendiğinde, bu hikâyenin Kürt köylerinde 90’lı yıllarda yaşanan kıyımları, Kürtlerin kendi arasındaki bir husumete indirgeme tehlikesi de mevcut.
“Kurtuluş” senaryo anlamında kimi zaaflara sahip olsa da teknik açıdan son derece başarılı bir film. Emin Alper, tıpkı ikinci filmi “Abluka”da olduğu gibi, mekânı kullanarak atmosfer yaratmak konusunda çok iyi bir iş çıkarmış. Giderek artan bir ritimle seyirciyi diken üstünde tutmayı da başarıyor. Karakterlerin sanrıları ve gerçek iç içe geçtikçe, giderek hummalı bir rüyaya dönüşüyor “Kurtuluş”. Bu yılki yarışmada şu ana kadar sinemasal iddiası açısından en büyük, en gösterişli film olarak dikkat çekiyor diyebiliriz.
Yarışmada başka hangi filmler?
İlker Çatak’ın yönettiği “Sarı Zarflar” ve Alain Gomis’in yönettiği “Dao”, eleştirmenlerin Screen dergisindeki yıldız tablosuna bakınca, yarışmanın iki erken favorisi idi. Gomis’in filmi belgesel ve kurmaca formatları arasında gidip gelen, üç saati aşan süresiyle iddialı bir post-kolonyal sinema örneği. Bir film ekibi, amatör ve profesyonel oyuncuları bir araya getirerek bir aile kuruyor. Bu ailenin katıldığı iki seremoni, bir evlilik ve bir ataları anma ritüeli, Fransa’daki Afrika kökenli insanların kendi kültürleriyle kurduğu bağı kolektif hafıza ve gelenekler üzerinden ele alan bir meditasyona dönüşüyor.

Markus Schleinzer’in yönettiği “Rose” ise özellikle sinematografisi ve başrolündeki Sandra Hüller’in performansıyla Altın Ayı adayları arasında çabucak öne çıktı. 17. yüzyılda geçen film, kendisini savaştan dönen bir asker olarak tanıtan Rose’nin, erkek rolü oynayarak, koyu Protestan bir kasabada nüfuz sahibi olma çabasını konu alıyor. Muhafazakârlık, yabancı korkusu ve toplumsal cinsiyet rolleri etrafında gelişen hikâyesiyle, orijinal olmasa da ziyadesiyle güncel bir film “Rose”.
Leyla Bouzid’in yönettiği Fransa/Tunus ortak yapımı “À voix basse” ise Tunus’taki homofobiyi, merkeze kadın karakterleri alarak anlatan bir aile dramı. Etkileyici kimi anları, bazı klişe tercihlerle nötrlenen bir film demek yanlış olmaz.
Aile dramı deyince, galası bugün gerçekleşeceği için henüz eleştirileri ambargo altında olan Anthony Chen imzalı Singapur filmi “We Are All Strangers” da yarışmanın favorileri arasında öne çıkabilir.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et