Antakya’nın belleğinin en uzun havası, 6 Şubat!
Beton santrallerinin gürültüsünden, tozundan ve çamurundan arınmış heceler ve sözcüklere yaslanarak doğrulmak, kadim bir şehrin çaresi gibi görünür şimdi.
Önder Karataş
[email protected]
Hatay – Doğu Akdeniz kıyı bölgeleri için şubat, baharı çağıran veya çağrıştıran bir ay. Göğün ısınmaya başladığı bu günlerde dar sokaklarını, çarşılarını, avlularını, pencere ışıklarını ve kapı eşiklerini yitirerek dilsizleşen bir şehrin en uzun havası üçüncü yaşına basıyor.
Yitirdiği sevdiklerini, evlerini ve sokaklarını tek bir ağıda sığdırırken, neşeli günlerinden kalma sesini onarıyor arada bir. Zira sesini onardıkça, belleğini de günyüzüne çıkarıyor bitmek tükenmek bilmeyen kendi enkazından.
Gökten bir ses geliyor;
Antakya halen enkaz altındadır!
Beton santrallerinin gürültüsünden, tozundan ve çamurundan arınmış heceler ve sözcüklere yaslanarak doğrulmak, kadim bir şehrin çaresi gibi görünür şimdi.
Aynaya bakar gibi veya sudaki görüntüsüne dalar gibi titreşir durur belleği belli belirsiz eşiklerde.
Şehir nerede biter?
İnsan nerde başlar?
Şehir mi insana sığar, insan mı şehre?
Veya şehir ve insan, tarihin bir 6 Şubat’ında ölümüne nasıl kucaklaşır?
Günlerce gömüldü sesler, aylarca topraktan ayrışamadı, taşınıp dökülemedi uzak yerlere. Kimse kaçamadı bu lekeden. Bu yüzden kimse bakışsız kalamadı.
Portakal bahçelerinde, zeytinliklerde duyuldu bir süre sonra aynı sesler. Yüzü kırışmış, avuçları nane yeşili, tülbentli bir kadın; iki dilli zılgıtlar, çığlıklar.
“çığlık çığlığaysa
üç yol ağzı
öleceği vardır
o
limon ağacının…”
Şimdi şehir, gidilmeyen eski bir mezarlığa dönüşürken, yüzüne kireç taşı ve kan sürülmüş, fraklı veya kravatlılar endam eder kenardan köşeden geçip giderek.
Ne ardına bakar, ne de gözlerden kaybolur.
Şehrin bilinen tarihsel yerleşim dokusu TOKİ ve taşeron inşaat şirketlerinin eliyle günden güne bozuşmaya devam ediyor. Deprem sonrasındaki üç yılda köy, mahalle vb. herhangi bir yerleşim birimini kültürel olarak bütünleyen koşullar göz önünde bulundurulmadan inşa edilen TOKİ etapları, salt “asgari barınma” adresleri olarak yükseliyor.
Şehrin belleği de hep övülecek şey değil tabii. Tarihsel büyük savaşlar, kıyımlar, yıkımlar da dahil bu belleğe.
Bir dönem şehre çekiştire çekiştire giydirilen “semavi dinler” kimliği dökülürken, aynı pamuk başağına uzanan eller birbirine değer. Aynı çay kokusundan ve aynı sözcüklerden beslenir hakiki sohbetler.
TOKİ’nin ruhsuz binalarının arasına biz de tandır inşa etsek! Bir isyan biçimi!
Belki ateşten, yüzü ekmek gibi kızarmış bir neşe belirir her bir sokağın köşesinde.
Saray Caddesi’ne doğru inerken son kalan ciltçi, tahta camekanda yeniden görünür. Kılı kırk yaran hüneriyle bilgiyi güzelleştirir saman kağıtlarında. Sahaflar perdelerini açık tutar her daim yeni yetme şairlerin ve eski tüfeklerin bakışlarına.
Akşamüstü. İş çıkışı.
- İçeride kim var?
- Sen miydin o?
Çıkın gelin yeniden!
Serin suların hatırı için, nar gölgelerini bitiştirin!
Evrensel'i Takip Et