2025’te Ortadoğu: Müdahale, çöküş ve güç kayması
2025 yılı, Ortadoğu’da savaşların, mezhep temelli gerilimlerin ve doğrudan dış müdahalelerin yoğunlaştığı; bölgesel ve küresel güç dengelerinin sert biçimde yeniden şekillendiği bir yıl olarak kayda geçti.
Fotoğraf: Beyaz Saray
Yusuf Ertaş
Yıl boyunca Ortadoğu’ya yönelik müdahaleler, örtük ve dolaylı biçimlerden çıkarak doğrudan ve açık bir karakter kazandı. Batılı emperyalist güçler başta olmak üzere bölgesel aktörler, farklı dosyalarda askeri, siyasi ve güvenlik aygıtlarıyla sahaya indi. Birçok ülkede devlet aygıtı fiilen çökerken, ikili ve üçlü otoritelerin hakim olduğu yapılar kalıcı hale geldi.
Suriye, Yemen, Lübnan ve Irak gibi ülkelerde merkezi otorite zayıflarken, silahlı gruplar, yerel milisler ve dış destekli yapılar siyasal alanı belirleyen başlıca aktörler haline geldi. Mezhep ve kimlik siyaseti, toplumsal fay hatlarını daha da derinleştirdi.
2025 aynı zamanda küresel ve bölgesel güç dengelerinin değiştiği bir yıl oldu. ABD’nin, askeri varlığı, siyasi baskısı ve müttefikleri üzerinden bölgedeki hegemonyası genişledi. Rusya ise özellikle Suriye sahasında belirgin bir gerileme yaşadı, bölgedeki ağırlığı ciddi ölçüde azaldı. Çin’in ise ekonomik yatırımlar ve diplomatik ilişkiler üzerinden kurduğu dengeli varlığını korumayı başardığı söylenebilir.
En dikkat çekici gelişmelerden biri, direniş ekseninin ciddi ölçüde güç kaybetmesi oldu. Hamas, Hizbullah ve Husiler başta olmak üzere bu eksenin ana aktörleri ağır askeri, siyasi ve ekonomik baskılarla karşı karşıya kaldı. Bölgesel nüfuz alanlarının büyük bir kısmını kaybeden İran, bu süreçte daha temkinli ve savunma merkezli bir stratejiye yöneldi.
Buna karşılık Suudi Arabistan ve Türkiye, 2025’te daha aktif ve görünür aktörler olarak öne çıktı. Suudi Arabistan, diplomatik ve siyasi hamlelerle bölgesel denklemlerde ağırlığını artırmaya çalışırken; Türkiye, özellikle Suriye ve güvenlik başlıklarında daha doğrudan bir rol üstlendi. Her iki ülke de bölgedeki güç boşluklarını kendi lehlerine değerlendirme arayışına girdi.
Öte yandan, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında enerji ve doğal gaz alanında geliştirilen iş birliği, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan bir dengeleme girişimi olarak yorumlandı. Benzer şekilde, Mısır ile İsrail arasında bir gaz anlaşmasının imzalanması da dikkat çekti. Bu iki gelişmenin, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin stratejik konumunu ve hareket alanını sınırlayabileceği yönünde değerlendirmeler yapıldı.
Sonuç olarak 2025 yılı, Ortadoğu’nun daha istikrarlı değil; daha kırılgan, daha parçalı ve daha öngörülemez bir yapıya sürüklendiği bir yıl oldu. Çatışma dosyaları birikti, mezhep gerilimleri derinleşti ve bölgesel bir savaş ihtimali daha görünür hale geldi. Bu ağır tablo, artan belirsizliklerle birlikte 2026 yılına devredildi.
Filistin: İşgal ve tasfiye
İsrail, 2025 yılı boyunca Gazze’ye yönelik katliamlarını kesintisiz biçimde sürdürdü. Aynı süreçte Batı Şeria’da yerleşim alanlarını genişleterek, tarihi Filistin toprakları üzerinde bir Filistin devletinin kurulmasını fiilen imkansız hale getirecek adımlar attı. Başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçler ise askeri, mali ve siyasi destekleriyle bu sürecin asli ortakları olarak hareket etti.
İsrail, benzeri görülmemiş bir yıkım yaratmasına rağmen askeri ve siyasi hedeflerinde başarısız oldu. 70 binden fazla Filistinli katledildi, 200 bine yakın Filistinli yaralandı. Kentler, altyapı ve yaşam alanları sistematik biçimde yok edilerek Gazze büyük ölçüde yaşanamaz hale getirildi. Ancak ne Hamas tamamen yok edilebildi ne rehineler koşulsuz biçimde kurtarıldı ne de Filistin halkı Gazze’den sürülebildi.
Bu süreçte Filistin meselesi yeniden dünya halklarının gündemine girdi. Küresel ölçekte Filistin davasına yönelik toplumsal destek büyürken, İsrail uluslararası alanda daha görünür bir tecrit baskısıyla karşı karşıya kaldı. Bu durum, Fransa başta olmak üzere bazı Batılı ülkeleri, “iki devletli çözüm” söylemini yeniden gündeme getirerek Filistin devletini tanıma yönünde açıklamalar yapmaya itti. Eylül ayında New York’ta, BM Genel Kurulu çerçevesinde iki devletli çözüme ilişkin geniş katılımlı bir konferans düzenlendi ve kısa sürede Filistin devletini tanıyan ülke sayısı 157’ye ulaştı. Ancak birçok gözlemci ve akademisyen, bu tanımaların büyük ölçüde sembolik olduğunu ve sahada somut bir karşılığı bulunmadığını vurguladı. Nitekim bu “tanıma dalgası” kısa süre içinde sessizce gündemden düştü.
Tam da bu aşamada Trump 20 maddelik bir ateşkes planı sundu. 10 Ekim 2025’te İsrail ve Hamas planı kabul ettiklerini duyurdular. Bölge ülkeleri tarafından desteklenen plan, Hamas’a yönelik ağır yaptırımlar öngörürken İsrail’i yaptırımların dışında tutması nedeniyle “İsrail’i kurtarma ve Filistin davasını tasfiye etme” girişimi olarak değerlendirildi. “Hamas sonrası Gazze” söylemiyle Gazze yönetiminin uluslararası bir koalisyona devredilmesi hedefi ise açık biçimde yeni bir “manda yönetimi” dayatması olarak görüldü.
ABD-İsrail ortak planı olarak değerlendirilen Trump planı, 2026 yılında da Filistin halkına yönelik soykırımın ve siyasi tasfiye girişimlerinin süreceğinin belgesi niteliğinde. İsrail, ABD’nin tam onayını alarak Filistin davasını kesin olarak bitirmeyi hedefliyor.
Suriye parçalanmanın eşiğinde
8 Aralık 2024 tarihinde uluslararası ve bölgesel bir mutabakat zemininde iktidara taşınan Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ), 2025 yılında Suriye’yi parçalanmanın eşiğine getirdi. Ülke kısa sürede silahlı yapılar, mezhepsel fay hatları ve dış müdahalelerin belirlediği parçalı bir coğrafyaya dönüştü.
7-8 Mart’ta Suriye’nin sahil illerinde gerçekleşen Alevi katliamı ile 13 Temmuz’da Süveyda’da yaşanan Dürzi katliamı, ülkenin parçalanma eşiğine geldiği bir yılın simgeleri oldu. İçeride tahakküm kuramayan Ebu Muhammed el Colani (Ahmet Şara), Başta ABD olmak üzere küresel ve bölgesel güçlerden meşruiyet arayışına yöneldi. Suudi Arabistan, Türkiye ve ABD ziyaretleri bu çerçevede değerlendirildi. Trump, Colani’yi Beyaz Saray’da ağırladı; HTŞ’yi IŞİD karşıtı koalisyonun 90. ortağı ilan etti ve Sezar Yasası’nı kaldırarak Colani’yi ABD’ye daha da bağımlı hale getirdi.
Alevi katliamının hemen ardından, Colani ile SDG Komutanı Mazlum Abdi arasında 10 Mart’ta bir mutabakat imzalandı. Sekiz maddeden oluşan bu metinde, Kürtlerin asli unsur olarak tanınması ve dini, etnik köken veya mezhepsel farklılık gözetilmeksizin liyakat temelinde bir yönetim hedefi dile getirildi. Ancak metin, birleşmenin nasıl gerçekleşeceğine dair net bir çerçeve sunmuyor. Birleşmenin, kurulacak komitelerde yapılacak istişarelerle belirleneceği ifade ediliyor. Ayrışma noktası burası.
HTŞ, merkezi bir yönetim çatısı altında SDG unsurlarının bireysel olarak orduya katılmasını savunuyor. Kürt tarafı ise SDG’nin mevcut kurumsal yapısının korunduğu, kadın birliklerinin varlığını sürdürdüğü ve Kürt bölgelerinde öz yönetimin devam ettiği ademimerkeziyetçi bir yönetim istiyor. İki taraftan gelen çelişkili ve karşılıklı suçlayıcı açıklamalar, sorunun ne denli karmaşık olduğunu ortaya koyuyor. 2025 yılının son günlerine girerken, SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin “Şam ile anlaştık” yönündeki açıklaması dosyada ilerleme sağlandığı izlenimini yaratırken, Şam yönetimi kısa süre içinde bu açıklamayı yalanladı ve SDG ile yürütülen görüşmelerin askıya alındığını duyurdu. Karşılıklı güvensizliği açığa vuran bu açıklamalar, durumun ne denli kırılgan ve sorunun ne kadar çetrefilli olduğunu gösterdi.
Diğer yandan Türkiye, SDG’yi ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görüyor ve SDG’nin kendini dağıtarak orduya entegre olması konusunda ısrar ediyor. Geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’dan oluşan bir heyetin Şam ziyareti, SDG’ye yönelik bu ısrarın bir işareti olarak yorumlandı. Heyet Şam’dayken Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye Mahallelerinde patlak veren çatışmaların zamanlaması dikkat çekti. 1 Nisan 2025 tarihinde bu mahallelerden SDG’nin çekilmesi ve güvenliğin Kürt asayiş güçlerine devredilmesi yönünde sağlanan anlaşma, olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmişti.
HTŞ yönetiminin iplerini elinde tutan ABD ise yıl sonuna kadar entegrasyonun gerçekleşmesini istiyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın önce “tek devlet, tek millet, tek bayrak” söylemiyle HTŞ ve Türkiye’ye yakın bir tutum sergilemesi, ardından federasyon olmaz ama “kısmi ademimerkeziyetçilik” olabilir diyerek SDG’ye yakın bir noktada duruyor gibi görünmesi bu aceleci ve çelişkili tutumu yansıtıyor.
2025’i geride bırakan Suriye, mezhepçi katliamların derinleştirdiği parçalanma eşiği, çözülemeyen SDG dosyası, taraflar arasındaki açık çelişkiler ve İsrail’in güneydeki fiili ilerleyişiyle 2026 yılına daha karmaşık ve daha belirsiz bir atmosferde giriyor. Bu tablo, Suriye’nin artık çözüm arayan bir ülke değil; paylaşımı süren bir kriz alanı haline geldiğini gösteriyor.
Lübnan’da mezhep sistemi ve iç çatışma riski
Lübnan, kuruluşundan bu yana mezhepçi ve dini esaslara dayalı siyasal yapısı nedeniyle sürekli kriz üreten bir ülke oldu. Mevcut sisteme göre cumhurbaşkanının Hristiyan-Maruni, meclis başkanının Şii ve başbakanın Sünni olması zorunlu. Bu yapı hem cumhurbaşkanı seçimlerinde hem de hükümetlerin kurulmasında kronik tıkanmalara yol açıyor. Nitekim Lübnan’da bugüne kadar hiçbir cumhurbaşkanı zamanında seçilemedi.
Joseph Avn’ın cumhurbaşkanı seçilmesi, İsrail’in darbeleri sonrasında Hizbullah’ın askeri gücünün zayıfladığı bir siyasi konjonktürde mümkün oldu. Suudi Arabistan, Fransa ve ABD’nin bu süreçteki müdahaleleri belirleyici bir rol oynadı. Hizbullah’ın zayıflayan konumu, Avn’ın adaylığına dolaylı destek vermesiyle sonuçlandı.
Cumhurbaşkanlığı düğümünün çözülmesi, Hizbullah’ın silahsızlandırılması dosyasına geçiş için zorunlu bir eşik olarak görüldü. ABD ve İsrail, Hizbullah’ın yalnızca askeri kapasitesinin zayıflatılmasını değil, tamamen silahsızlandırılmasını ve Lübnan siyasetinden tasfiye edilmesini sağlamak için cumhurbaşkanı ve hükümet üzerinde yoğun bir baskı uyguluyor.
2025 yılı boyunca İsrail, 27 Kasım 2024 tarihinde imzalanan anlaşmayı fiilen yok sayarak Güney Lübnan’daki saldırılarını sürdürdü. Buna paralel olarak Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönündeki siyasi ve diplomatik baskılar daha da arttı. Hizbullah silahsızlanma konusunda İsrail’in anlaşma hükümlerine uyması ve Güney Lübnan’dan tamamen çekilmesini istiyor. Bu şartlar gerçekleşmeden silahsızlanmayı kesin bir dille reddediyor. Lübnan ordusu, sahada caydırıcı bir güç olmaktan uzak. Bu nedenle Lübnanlıların önemli bir kısmı, İsrail’in işgaline ve saldırılarına fiilen karşı koyabilecek tek gücün Hizbullah olduğunu düşünüyor.
2026 yılında Lübnan’ın bu gerilimli süreci yaşamaya devam etmesi bekleniyor. Mezhepçi siyasal yapı, yoğun dış müdahaleler ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması sorunu etrafında şekillenen baskılar, ülkeyi yeni bir iç çatışma riskine doğru sürüklüyor.
Yemen: Bağımsızlık hamlesi ve çatışma sinyali
Yemen bugün fiilen üç ayrı bölgeye ve üç farklı otoriteye bölünmüş durumda. Başkent Sana ve liman kenti Hudeyde’nin de içinde bulunduğu, nüfusun büyük bölümünün yaşadığı kuzeybatı bölgesi İran tarafından desteklenen Ensarullah (Husiler) güçlerinin kontrolü altında. Güney Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteklediği ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyinin (GGK) hakimiyetinde bulunuyor. Doğu Yemen’de ise Suudi Arabistan’ın desteklediği ve Birleşmiş Milletler tarafından “meşru hükümet” olarak tanınan Başkanlık Liderlik Konseyi resmi otorite olarak varlığını sürdürmektedir. Bu tablo, Yemen’i fiilen dış güçlerin nüfuz alanlarına bölünmüş bir ülkeye dönüştürmüş durumda.
Husiler, direniş ekseninin bir parçası olarak İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına karşı İsrail’i hedef alan füze saldırıları düzenledi. Aynı zamanda Kızıldeniz’de İsrail ve ABD bağlantılı gemilere yönelik saldırılar gerçekleştirdi. Bu hamleler, Kızıldeniz üzerinden yürüyen deniz ticaretini ciddi biçimde aksattı ve küresel ticarette geniş yankı uyandırdı.
ABD ve İsrail ise buna hava saldırılarıyla karşılık verdi. Sana, Hudeyde Limanı ve Sana Uluslararası Havalimanı başta olmak üzere birçok sivil ve stratejik hedef vuruldu. İsrail, Sana’da Husilere bağlı Ulusal Kurtuluş Hükümetinin kabine toplantısını hedef alarak, hükümetin başbakanı ile çok sayıda bakanı katletti.
Ülkenin güneyinde ise ayrı bir gerilim hattı oluştu. 26 Mart 2015’te Suudi Arabistan öncülüğünde, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Mısır, Ürdün, Fas ve Sudan’ın katılımıyla Husilere karşı başlatılan “Kararlılık Fırtınası” operasyonunda aynı cephede yer alan Suudi Arabistan ve BAE, bu kez Yemen sahasında karşı karşıya geldi. BAE destekli GGK güçleri, Suudi Arabistan’ın desteklediği Başkanlık Konseyinin kontrolünde bulunan, petrol açısından zengin Hadramut ve Mehra bölgelerine yönelik saldırılar düzenleyerek bu bölgenin kontrolünü ele geçirdi. Böylece GGK, eski bağımsız Güney Yemen topraklarının tümü üzerinde fiili kontrol sağlamış oldu. Sahadaki bu gelişmenin güneyde yeni bir devletin ilan edilmesi yönündeki arzuları alevlendirdiği görülüyor. Ancak bir devletin kurulup kurulmamasını küresel ve bölgesel güç dengeleri belirleyecek.
Bir diğer önemli nota şu; ABD, İngiltere ve İsrail “direniş ekseninin” son kalesini de yıkmak istiyor. Nitekim 2025’in sonuna gelinirken ABD ve İngiltere’nin, GGK güçlerini Husilerle yeni bir çatışma sürecine doğru sürükleme girişimi bunun işareti olarak değerlendiriliyor. Gerek “Kararlılık Fırtınası” operasyonu gerekse ABD, İngiltere ve İsrail’in yoğun hava saldırıları Husileri geriletmeyi başaramadı. Bu nedenle Husileri içeriden zayıflatmayı hedefleyen yeni bir senaryonun devreye sokulduğu anlaşılıyor.
Sahadaki tüm gelişmeler, 2026 yılında güneyde bağımsız bir devlet ilan etme yönündeki hamlelerin hız kazanacağına, kuzeyde ise ABD-İsrail müdahalesi ve desteği ile Husilere yönelik bir saldırının başlayacağına işaret ediyor.
İran: Ertelenmiş hesaplaşma
Direniş eksenine yönelik ağır darbelerin ardından, Suriye’nin de devre dışı bırakılmasıyla İsrail’in İran’ı doğrudan hedef alabileceği koşullar olgunlaştı. Nitekim 13 Haziran’da İsrail, İran’a yönelik geniş çaplı bir hava saldırısı başlattı. Saldırılarda çok sayıda İranlı nükleer bilim insanı öldürüldü, nükleer tesisler ciddi ölçüde tahrip edildi. Bu operasyon, yalnızca askeri değil, İran’ın stratejik kapasitesini hedef alan bir saldırı niteliği taşıdı.
22 Haziran’da ABD’nin B-52/F-36 uçaklarıyla gerçekleştirdiği bombardımanla Washington doğrudan savaşa dahil oldu. Böylece İran, ilk kez İsrail-ABD ortak saldırısıyla açık bir savaşın tarafı haline geldi. Buna karşılık İran, balistik füzelerle İsrail’in merkezini hedef aldı ve ABD’nin saldırısının ardından Katar’daki ABD askeri üssüne yönelik bir füze saldırısı düzenledi. Bu hamle, İran’ın savaşı bölgesel ölçekte genişletebilecek kapasiteye sahip olduğunun işareti olarak değerlendirildi.
Ancak karşılıklı saldırıların ardından ABD Başkanı Trump 23 Haziran 2025’te İsrail ile İran arasında tam ve kapsamlı bir ateşkes üzerinde anlaşmaya varıldığını duyurdu; bu ateşkes 24 Haziran 2025’te yürürlüğe girerek çatışmaların sona ermesini sağladı. Savaş, askeri açıdan İran’a ciddi kayıplar verdirmiş olsa da siyasi ve stratejik olarak İran’ın teslim olmasıyla sonuçlanmadı. Nükleer kriz çözülemedi; yalnızca daha kapsamlı bir hesaplaşma ileri bir tarihe ertelendi.
Bugün gelinen noktada ne İran geri adım attı ne de ABD ve İsrail hedeflerinden vazgeçti. Aksine, İran’a yönelik yeni saldırı hazırlıklarının konuşuluyor olması, bu dosyanın kapanmadığını gösteriyor. 2025, İran açısından bir yenilgi yılı değil; ertelenmiş bir savaşın başlangıç aşaması olarak kayda geçti. Bu nedenle 2026 yılında İran’a yönelik askeri ve siyasi baskının daha da artacağını öngörmek zor değil.
Irak: Nüfuz mücadelesinin kilitlendiği saha
2025 yılı itibarıyla Irak, İran ile ABD arasındaki nüfuz mücadelesinin en kritik ve kırılgan arenası olmayı sürdürdü. Devlet yapısının zayıflığı, mezhepsel ve siyasi parçalanmışlık ve silahlı grupların sistem içindeki ağırlığı, Irak’ı bölgesel hesaplaşmaların açık sahası haline getirdi. Irak, her kritik siyasi dönemeçte olduğu gibi, bu tarihsel anda da yeniden ABD baskısı ile İran nüfuzu arasında sıkışmış durumda.
11 Kasım parlamento seçim süreci bu kilitlenmeyi açık biçimde ortaya koydu. Şii Dini Lider Ali Sistani’nin seçimleri boykot çağrısına rağmen, dağıtılması ve siyasetten tasfiye edilmesi istenen milis yapılara yakın siyasi blokların seçimlerde önemli kazanımlar elde etmesi dikkat çekti. Bu sonuç, Irak’ta silahlı yapıların yalnızca sahada değil, siyaset içinde de kolayca tasfiye edilemiyecek aktörler haline geldiğini bir kez daha gösterdi.
2025 sonunda Irak ne İran’ın tam kontrolünde ne de ABD’nin yönlendirebildiği bir ülke görünümü sundu. Ortaya çıkan denge, istikrardan çok süreklileşmiş bir belirsizliği ifade ediyor. Bu nedenle 2026 yılına girerken Irak sahasının, İran-ABD hesaplaşmasının askeri değilse bile siyasi ve güvenlik boyutuyla daha da sertleşeceği bir alan olmaya devam edeceği öngörülebilir.
Sudan: Devrimden iç savaşa
Sudan’da aralık 2019’da başlayan halk ayaklanması, Ömer el Beşir rejimini devirdiğinde ülkenin demokrasiye evrileceğine dair güçlü umutlar doğmuştu. Ancak Beşir giderken, onun kurduğu Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve Sudan ordusunun üst komuta kademesi yerinde kaldı. Bugün birbirleriyle savaşan bu iki yapı, o günlerde iktidarın sivillere devredilmesini engellemek için birlikte hareket etti.
Uzun pazarlıkların ardından kurulan Egemenlik Konseyi, beşi sivil beşi asker üyeden oluştu; başına ise Sudan Ordusu Genelkurmay Başkanı Abdulfettah Burhan getirildi. Bu yapı, geçiş sürecini yönetmekten çok, askeri vesayeti kurumsallaştırdı. Nitekim Burhan ile HDK Lideri Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti), 25 Ekim 2021 tarihinde ortak bir askeri darbeyle sivil üyeleri tasfiye etti.
Ancak iktidar paylaşımı konusunda anlaşamayan iki generalin ittifakı kısa sürede çöktü. 15 Nisan 2023’te HDK’nin başlattığı saldırılarla Sudan, tam ölçekli bir iç savaşa sürüklendi.
2011 yılında Güney Sudan bağımsızlığını ilan ederek Sudan’dan koptu. Bugün de Darfur bölgesinin koparak ülkenin bir kez daha bölünebileceğine işaret ediliyor. Şu anda Sudan fiilen ikiye bölünmüş durumda. HDK’nin Darfur’un tamamını ele geçirerek ayrı bir hükümet ilan etmesi, ülkeyi Libya benzeri bir modele taşıdı. Sahada iki ordu, masada iki hükümet bulunuyor.
Sudan, bölgesel ve küresel güçlerin nüfuz mücadelesinin arenasına dönüşmüş durumda. Ülke, iç çatışmaları büyüterek ve hızla bir bölünmeye doğru sürüklenerek 2026’ya giriyor.
(Dış Haberler)Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et