'Araf' belgeseli, Hatay’da gala yapıyor
Hatay’da deprem sonrası kadınların iyileşme ve hayata tutunma pratiklerini anlatan “Araf” belgeseli, enkaz ortasında kurulan konteyner kuaförleri dayanışma ve insan kalma alanları olarak ele alıyor.
Volkan Pekal
[email protected]
Hatay — 6 Şubat depremlerinin ardından iyileşme mücadelesi veren kadınların hikayesini anlatan “Araf” belgeseli, Altın Koza Film Festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması’ndaki gösteriminin ardından şimdi de Hatay’da izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Filmin Hatay galası, 30 Aralık Salı günü saat 19.00’da, Hatay Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası Salonu’nda gerçekleştirilecek.

Yönetmenliğini, depremi Antakya’da birebir yaşamış gazeteci Burcu Özkaya Günaydın’ın üstlendiği belgesel, yıkıntılar arasında hayata tutunmaya çalışan kadınların, enkaz ortasında açılan kuaförler gibi mekanlarda bir araya gelişini, dayanışmasını ve iyileşme çabalarını samimi bir dille aktarıyor. “Araf”, izleyiciyi, yas ile yaşam arasında sıkışmış bir deneyimin içine davet ediyor.
Depremi birebir yaşayan bir gazeteci olarak, bu hikayeyi kalıcı bir belgesele dönüştürme fikri nasıl gelişti?
Ben depremi Antakya’da, evimde yaşadım. Yakın ailemi kaybetmedim ama çok sayıda komşumu, arkadaşımı yitirdim. 2018’den beri yaşadığım, ikinci memleketim dediğim Antakya’yı kaybetmek çok ağır oldu. 4. gün şehirden ayrıldım ama 15 gün sonra geri döndüm. Gazeteciydim, orada olmam, haber yapmam gerekiyordu. Çadırda, sonra konteynerde kaldım, haberciliğe oradan devam ettim. Bu süreçte, yıkımın yanı sıra, hayata tutunmaya çalışan, bunun için küçük de olsa ritüellerini sürdüren insanlar olduğunu gördüm. Özellikle kadınların, enkazın ortasında bile bir araya gelme, bakım yapma, birbirine dokunma pratikleri dikkatimi çekti. Bunun sadece bir haber olarak geçiştirilemeyecek, daha kalıcı bir anlatıya dönüşmesi gerektiğini hissettim. Haber geçici olabilir, ama bu hikaye kalıcı bir iz bırakmalıydı.
Belgeselin çıkış noktası olan "kuaför" fikrine nasıl vardınız?
Bu, benim kişisel deneyimimle de doğrudan bağlantılı. Depremden 15 gün sonra, ilk defa dışarı çıktığımda, bir gazeteci arkadaşım "Sana nasıl yardım edebilirim?" diye sordu. Benim cevabım "Kuaföre gitmek istiyorum" oldu. Saçım başım berbat durumdaydı. Bu sadece bir bakım değil, aynaya bakıp kendini tanımaya, nefes almaya çalışmak gibi bir şeydi. Samandağ’ın bir köyünde, naylonla çevrilmiş, yıkılan kuaförden çıkarılmış kırık bir aynanın olduğu ilkel bir çadır kuaför bulduk. Orada bir sürü kadın vardı. Kimi evini kaybetmiş anlatıyor, kimi çocuğunu… Ama bir yandan da saçları yıkanıyor, kesiliyordu. O anda anladım ki burası sadece saç kesilen bir yer değil; ağlanan, gülünen, paylaşımın olduğu bir iyileşme alanı. Hikaye orada zihnimde şekillendi. Deprem sonrası çadır ve konteyner kuaförlerin patlamasının, jel tırnak, kirpik liftingi gibi hizmetlere yoğun ilginin ardında da bu vardı: "Bir an olsun iyi hissetmek."
Çekim sürecinde ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Öncelikle fon bulamadık. Birkaç yere başvurduk, olumsuz yanıt aldık. Sonunda, deprem sırasında tanıştığım ve konteyner alanımda misafir ettiğim genç bir ekip – kameraman, kurgucu, akademisyen- ile bir araya geldik. "Biz kamera kullanabiliyoruz, hikaye de var, niye yapmayalım?" dedik. Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nden ekipman desteği aldık ve çok düşük bir bütçeyle yola çıktık. Çekimler sırasında da inişler çıkışlar oldu. Örneğin, anlaştığımız bir jel tırnakçı son anda çekim yapmak istemedi. Biz de rastgele başka birine gittik, durumu anlattık, kabul etti. Başka bir konteyner kuaförde ise kadınlar çok heyecanlıydı. Onlarla önce kahve içip fal baktık, böylece rahatlamalarını sağladık. O güveni kurduktan sonra çekim yapabildik. Bu, afet bölgesinde çalışmanın getirdiği bir esneklik ve empati gerektiriyor.
Belgeselde kullanılan müzikler için nasıl bir yol izlediniz?
Ana şarkı olarak Emel Mathlouthi’nin bir parçasını kullanmak istedik. Sözleri adeta depremi anlatıyor gibiydi. Ekibimizden bir arkadaş, Emel Hanım’la daha önce çalışmıştı. Bir şansımızı deneyelim diye mail attık. Kendisi çok olumlu ve destekleyici bir dönüş yaptı, Antakya için kullanmamızdan memnuniyet duyduğunu, telif istemediğini belirtti. Başka bir şarkı için ise telif sorunu çıkınca, Mısırlı kadınlardan oluşan "El Helvadi" grubunun bir parçasına denk geldik. Onlara da ulaştık, onlar da hiç tereddütsüz kullanmamıza izin verdi, hatta İstanbul’da bir gösterim olursa sahneye birlikte çıkmak istediklerini söylediler. Fon müziklerini ise yapay zeka ile ürettik. Müzik konusunda çok şanslıydık.
Altın Koza’da belgesel yarışmasında yer aldınız. Bundan sonrasına dair planlarınız neler?
Altın Koza’da olmak inanılmaz heyecan vericiydi. Biz kendimizi hala "gazeteci" olarak görüyoruz, "yönetmen" sıfatını tam içselleştiremedik. Seçkiye alınmak bile büyük bir gururdu, finale kalmak ise inanılmazdı. Festival yolculuğumuza Boğaziçi Film Festivali gibi yerlerle ve Almanya’daki bazı festivallere başvurarak devam etmek istiyoruz. Amacımız, bu hikayeyi mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmak. Ayrıca, toplumsal cinsiyet rollerinin afet zamanlarında nasıl işlediğini de tartışmaya açmak istiyoruz. İnsanlar, özellikle kadınlar, başka şehirlere gittiklerinde "Üstünüz başınız temiz, nasıl depremzedesiniz?" gibi yargılarla karşılaşmış. Biz bunun da altını çizmek istiyoruz.
Yeni projeleriniz var mı?
Evet, "Araf Suriye" adlı bir belgesel projemiz daha var. Onun da hazırlık çalışmalarına başladık. Maddi destek bulabilirsek, orayı da çekmek istiyoruz. Belgeselden sonra belki uzun metraj bir filme de uzanabiliriz. Yola devam etmek niyetindeyiz.
Bunlardan önce şimdi en kıymetli buluşmaya, hikâyemizin doğduğu yere, evimize geliyoruz. Şimdi bu tanıklığı, omuz omuza verdiğimiz başta Antakyalı kadınlar olmak üzere tüm Antakyalılarla paylaşma zamanı.
Evrensel'i Takip Et