01.09.2025 06:21 / Güncelleme: 06:47

Suriye’den Lübnan’a, Yemen’den Gazze’ye gerilim artıyor

Arap basınında Suriye’de Alevi federasyonu ilanı, Lübnan’da Hizbullah’a karşı ABD dayatması, Yemen’de hükümete yönelik saldırı ve Gazze’nin topyekun işgali kararı öne çıkıyor.

Suriye’den Lübnan’a, Yemen’den Gazze’ye gerilim artıyor

Fotoğraf: Hamza Z. H. Qraiqea/AA

Yusuf Ertaş


Arap basınında Suriye, Lübnan, Yemen ve Gazze öne çıkıyor. Suriye, sahil bölgesi ile Humus ve Hama vilayetlerinin Alevi nüfusun yoğun olduğu kısımlarını temsilen kuruluşunu ilan eden Batı ve Orta Suriye Siyasi Konseyi’nin “federal bir yapı” talebi ile öne çıkarken Lübnan, Hizbullah’ın ABD ve Körfez ülkelerinin dayatması olan silahsızlandırılması girişimi ile tehlikeli bir kavşakta bulunuyor. Yemen’de hükümet toplantısını hedef alan İsrail saldırısında Yemen Başbakanı ile birlikte çok sayıda bakan katledildi. Gazze’de ise bir yandan İsrail’in katliamları ve topyekun işgal hazırlıkları devam ederken, diğer yandan Batılı bazı ülkelerin eylül ayında yapılacak olan BM toplantısında Filistin Devletini tanıma yönündeki niyetleri sorgulanmaya devam ediyor.

Alevilerden federasyon talebi

6-8 Mart tarihlerinde Suriye’nin sahil bölgesinde yaşayan Alevilere yönelik HTŞ’ye bağlı cihadist güçlerin gerçekleştirdiği katliamın ardından, Alevilerin uluslararası toplumdan koruma talepleri dahil farklı arayışlara girdiği biliniyor. Bu açıdan, Batı ve Orta Suriye Siyasi Konseyi’nin kuruluşunun ilan edilmesi, Suriye siyasi sahnesinde önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu yeni siyasi yapı, Suriye’nin sahil bölgesi ile Humus ve Hama vilayetlerinin Alevi nüfusun yoğun olduğu kısımlarını temsil ediyor. Bu gelişme, Esad sonrası Suriye’de federalizme doğru atılan üçüncü adım niteliğinde; daha önce Kuzeydoğu Suriye’deki özerk yönetim deneyimi ve Dürzi çoğunluklu Süveyda vilayetinin merkezi Şam otoritesinden uzaklaşıp özerk yönetime yönelmesi bu yönde atılan ilk adımlardı. Bu konseyin kuruluşunun, Suriye’nin toprak bütünlüğünün geleceği konusunda ciddi soruları gündeme getireceğine işaret ediliyor. Kürt özerk yönetimi, Dürzi özerkliği ve şimdi de Alevi konseyi olmak üzere üç eş zamanlı federal projenin, Suriye’nin mezhepsel ve etnik kantonlara parçalanma riskini artırdığına dikkat çekiliyor.

Lübnan kritik bir kavşakta

Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması girişimi ülkeyi çatışmalı bir sürece doğru sürüklüyor. Nevaf Selam hükümetinin, Hizbullah ve Emel hareketinden beş bakanın boykot ettiği oturumda, silahsızlandırma kararı alması ve bunun ABD-İsrail dayatmaları ve bazı Arap rejimlerinin baskısıyla alınması vurgulanıyor. Bu adımla, savaşla silahsızlandırılamayan Hizbullah’ın bu yolla silahsızlandırılması ve halk desteğinin kırılması hedefleniyor. Nihai amacın, direniş eksenindeki krizlerden yararlanarak, Lübnan’ı İsrail ile ‘normalleşme’ sürecine dahil etmek olduğu belirtiliyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın son konuşmasını askeri bir üniformayla yapması da, bu karara karşı bir meydan okuma olarak görüldü.

Yemen’de savaş yeni bir aşamaya girdi

Yemen’de Husilerin (Ensarullah) İsrail’e yönelik füze saldırıları devam ediyor. İsrail, ABD’nin de desteğini alarak birçok kez Husi mevzilerini vurdu. Netanyahu, Husi liderlerini, Hizbullah liderlerine yönelik saldırı benzeri bir saldırı ile tehdit etti. İsrail ordusu geçen perşembe günü Yemen’e yönelik bir saldırı başlattı, başkent Sana’ya 10’dan fazla hava saldırısı düzenledi. Bu saldırılardan birisi hükümet toplantısını hedef aldı. Saldırıda Yemen Başbakanı Ahmed Galip er-Rahvi dahil çok sayıda bakan katledildi. Bu saldırı, aralarında Hasan Nasrallah’ın da bulunduğu çok sayıda Hizbullah liderinin katledildiği saldırıyı hatırlattı. Ensarullah Hareketi Siyasi Bürosu üyesi Muhammed el-Buhaiti, el-Mayadin’e yaptığı açıklamada, “Yemen hükümetinin toplantısının hedef alınmasının kırmızı çizgilerin aşılması anlamına geldiğini ve savaşın yeni bir aşamaya girdiğini” söyledi. El-Buhaiti, “bedeli ne olursa olsun Gazze’ye destek vermeye devam edeceklerini” yineledi.

Bir teşvik ve tehdit aracı

Gazze ve Batı Şeria’da İsrail saldırıları aralıksız devam ediyor. Hemen her gün onlarca Filistinli katlediliyor. İsrail Gazze’yi işgal etmeye ve Filistinlileri Gazze dışına sürüklemeye hazırlanıyor. Buna rağmen uluslararası toplum tarafından gösterilen tepkinin çok cılız olması dikkat çekiyor. Bu koşullarda süren Filistin Devletini tanıma tartışmaları kuşkuyla karşılanıyor. Gözlemciler bu tanımanın neden eylül ayında yapılacak BM toplantısına ertelendiğini sorguluyor. Filistin merkezli Felesteen News yazarı Mustafa Ebu El-Suud, “Batı’nın, Filistin devletini tanıma fikrini bir teşvik ve tehdit aracı olarak kullandığını” belirtiliyor.

Lübnan: Zorlu kavşak

Ammar Amroussia
Sauvt Eş-Şaab/Tunus

Başbakan Nevaf Selam ve ekibinin çoğu, Lübnan’daki en karmaşık meselelerden biri olan direnişin silahlarının, özellikle de Hizbullah savaşçılarının elindeki silahların zorla alınması konusunda aceleci davranıyor gibi görünüyor.

Gerçekte bu acelecilik, esasen içteki Lübnanlı isteklerden değil, Siyonist-Amerikan dayatmalarına ve bunlara güçlü biçimde destek veren Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar gibi bazı işbirlikçi Arap rejimlerinden kaynaklanıyor.

Şu anda Lübnan sahasında yirmi yılı aşkın süredir en karmaşık sorunlardan biri olarak varlığını sürdüren bu dosyanın yeniden ve hırslı bir şekilde gündeme getirilmesi, her şeyden önce, son çatışmada işgalci Nazi oluşumuyla (İsrail kastediliyor) karşı karşıya kaldığında Hizbullah’ın örgütsel ve askeri yapısına indirilen en ağır ve yıkıcı darbeler de dahil olmak üzere, savaşların başaramadığını gerçekleştirme girişimidir. İkinci olarak, direniş ekseni içinde yaşanan olumsuz gelişmelerden ucuz bir şekilde yararlanma; üçüncü olarak, direniş, silahları ve halk desteğiyle hesaplaşma; dördüncü olarak ise Lübnan’ı, “İbrahim Anlaşmaları” adı verilen ihanet ve normalleşme ülkeleri safına katmanın yolunu döşeme çabasıdır.

Nevaf Selam hükümeti, “Taif Anlaşması”nın direnişin silahlarının meşruiyeti ve işgalci siyonistlerin kovulması, Lübnan topraklarının özgürleştirilmesi hakkına dair maddelerini görmezden gelmiştir.

Ayrıca hükümet, görevlendirme konuşmasında belirlediği önceliklerden de geri dönmüştür:

- Ateşkesin sağlanması ve siyonist zorbalığın durdurulması.

- Düşman (İsrail) ordusunun tüm işgal ettiği bölgelerden tamamen çekilmesi.

- Lübnanlı esirlerin serbest bırakılması.

- Yeniden imar sürecine başlanması.

- Direnişin silahları meselesini kapsayabilecek ulusal bir savunma stratejisinin hazırlanması.

Hükümet ayrıca, BM’nin 1701 sayılı kararının içeriğinin dışına çıkarak, kararda belirtildiği gibi yalnızca Litani Nehri’nin güneyinde değil, tüm Lübnan genelinde silahların toplanmasına ve teslim alınan tüm teçhizatın imha edilmesine yönelmiştir.

Tüm görünen ve görünmeyen gerçekler, Lübnan hükümeti ve cumhurbaşkanının bu dosyada, Lübnan’ın egemenliğine ve halkının onuruna düşman iç ve dış güçlerin şartlarını uygulayan araçlar olarak hareket ettiğini ortaya koymaktadır.

Hizbullah’ın silahlarının resmi müzakere oturumlarına getirilmesi, Beyaz Saray’ın özel temsilcisi Tom Barrack’ın sunduğu belgeyle somutlaşan Amerikan talimatı doğrultusunda gerçekleşmiştir. Bu durumu, 7 Ağustos’ta kabine toplantısı sonrası Lübnan Enformasyon Bakanı da alenen doğrulayarak “Amerikan temsilcisinin belgesindeki ana hatları kabul ettik” demekte bir sakınca görmemiştir. Daha da vahimi, silah konusunun 5’i de Hizbullah ve Emel hareketinden olan Şii bakanların boykot ettiği bir oturumda tartışılmasıdır. Bu, söz konusu iki hareketin, daha 5 Ağustos’taki ilk oturumda olduğu gibi, bu yaklaşımı ve sonuçlarını tamamen reddettiklerinin göstergesidir. Nitekim Hizbullah o gün, ordunun silahların toplanmasına yönelik bir plan hazırlamakla görevlendirilmesini “büyük bir hata” ve “ulusal mutabakatın temeli olan uzlaşma ilkelerinden sapma” olarak nitelendiren bir bildiri yayımlamıştı.

Nevaf Selam ve Jozef Aun’un bu hatası, ABD yönetimi tarafından geniş bir memnuniyetle karşılanmış, ABD Dışişleri Bakanlığı hemen “bilge bir adım… devletin halkına dönüşü” şeklinde övgüde bulunmuş, Tom Barrack da “Bu tarihi bir karardır… cesur bir karardır” demiştir. Benzer ifadeler, Siyonist medyada ve bazı Batılı ile Arap başkentlerinde de dile getirilmiştir.

Orada herkes, Lübnan otoritesinin, ekonomik krizle boğuşan ve siyonist oluşumun (İsrail) zorbalığı altında ezilen iç cepheyle birlikte dış güçlerin kıskacına düşmesini kutlar gibidir. Nitekim işgalci oluşum, hükümetin teslimiyet adımını, 27 Kasım 2024’teki ateşkesten bu yana 4 binden fazla hava, kara ve deniz ihlali ve aralarında Hizbullah mensuplarının da bulunduğu 200’den fazla şehit verilmesiyle sonuçlanan yeni saldırılarla karşılamıştır.

Hükümetin kararı, 27 Kasım’da imzalanan ateşkes anlaşmasındaki bazı boşluklardan sızmıştır. Bu anlaşma, işgalci oluşuma “meşru müdafaa” hakkı tanımakta, bu da Siyonist mantığa göre, işgal ordusunun tamamen kendi takdirine bağlı olarak saldırı eylemleri gerçekleştirmesi anlamına gelmektedir. Üstelik bu eylemleri denetleyen tek merci, başında bir Amerikalı generalin bulunduğu bir gözetim komitesidir.

Hükümetin kararı, “Yeni Ortadoğu” olarak adlandırılan planın gereklerine uygun biçimde bölgenin yeniden şekillendirilmesini hedefleyen uluslararası ve bölgesel düzenlemeler çerçevesinde hayata geçirilmiştir. Bu proje, direnişin silahına, düşüncesine ve kültürüne asla yer bırakmamaktadır.

Burası, Siyonist vahşetin ve Amerikan-Batı hegemonyasının geniş alanı; halkını tebaa ve köle statüsünde yöneten işbirlikçi Arap diktatörlüklerinin boy gösterdiği meydanlardır.

Nevaf Selam hükümetinin kararı, Lübnan devletini son derece tehlikeli bir kavşağa sokmuştur ki bunların başında, 1990’dan beri kapatılmış olan kanlı iç savaş sayfalarının yeniden açılmasına yol açabilecek toplumsal, bölgesel ve mezhepsel bölünmelerin önünü açabilecek iç barışın bozulması ihtimali gelmektedir.

Ordunun, bu zorlu görevi yılın kalan aylarında tamamlamak üzere silahların toplanması için bir plan hazırlamakla görevlendirilmesi, silahlar ve direnişle karşı karşıya getirilmesi anlamına gelmektedir. Bu ise, ordunun mezhepsel ve dini çeşitliliği dikkate alınmadan ve onlarca yıldır Lübnan’ın egemenliğini koruyan, büyük zaferler kazanmasını sağlayan savunma doktrininin temel direklerinden birinin altını oyarak yapılmaktadır.

Ordunun direnişle karşı karşıya getirilmesi, sonuçları kestirilemeyecek büyük bir risktir. Dahası, bu, işgalin belini kıran “ordu–direniş–halk” üçlüsünden pervasızca sapma anlamına gelmektedir.

Suriye federalizme doğru mu ilerliyor?

Maher El Hatib
Ennaşra/Lübnan

Geçici Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın (Colani), İslami (cihadist) örgütlerle hiçbir bağlantısının olmadığını ileri sürerek imajını “parlatma” çabaları sürse de bu söylem ile, dışarıya, Suriye’yi hiçbir tarafa tehdit platformuna dönüştürmek istemediği yönünde mesajlar göndermeyi hedeflediği görülüyor. Ancak en önemli nokta, son aylarda yaşanan ihlaller nedeniyle içeride sağlıklı bir siyasi süreci yerleştirmekte başarısız kalmış olmasıdır.

Bu bağlamda, birçok uluslararası ve bölgesel tarafın, çoğu zaman birbirleriyle çatışan çıkarları doğrultusunda, onun için bir pazarlama süreci yürüttüğü inkar edilemez. Ancak içerideki sürecin düzeltilmemesi durumunda bunun bir faydası olmayacaktır; zira her geçen gün derinleşen bölünmeler, sahaya daha fazla aktörün girmesinin önünü açacaktır.

Bundan hareketle, geçen hafta çarşamba günü açıklanan “Orta ve Batı Suriye Siyasi Konseyi” anlaşılır hale gelmektedir. Konseyin kuruluş bildirgesinde, Lazkiye, Tartus, Humus ve Hama’nın bazı bölgelerini (özellikle Gab Ovası) kapsayan bir federasyon talebi dile getirilmiştir. Öte yandan Süveyda ili, yaşanan son gelişmeler nedeniyle bağımsız bir bölge talep etme aşamasına gelmişken, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yürütülen diyaloglar ise sonuçsuz kalmıştır. Zira bu güçler zaten yıllar önce kuzeydoğuda özerk yönetim ilan etmişti.

Temel olarak, asıl meselenin Süveyda’da yattığı belirtilmelidir. Zira bu durum, hem SDG’nin taleplerinde ısrarcı olmasına neden olmuş, hem de Orta ve Batı Suriye Siyasi Konseyi’nin ilanını teşvik etmiştir. Ayrıca, Şam yönetiminin çatışmaktan çekindiği İsrail bu gelişmelerden uzak değildir; aksine askeri müdahalesiyle rejimin Süveyda üzerinde kontrol sağlamasını engelleyen kilit rolü oynamıştır.

Filistin devletini tanıma: Gerçek ile manevra arasında…

Mustafa Ebu El-Suud
Felesteen News/Filistin

Batı, Filistin devletini tanıma fikrini bir teşvik ve tehdit aracı olarak kullanıyor. Ne zaman Filistin halkı işgale karşı ayağa kalksa ve işgalci bir kriz yaşasa, Batılı devletler Filistinlilerin öfkesini yatıştırmak için Filistin devletini tanıma fikrini gündeme getiriyor. Ne zaman ki öfke dalgası dinse, devletleri tanıma fikri de unutuluyor.

Şunu söylemek gerekir ki, ilke olarak Filistin’in devlet olarak tanınması meşru bir haktır; biçim olarak da güzel görünmektedir. Ancak siyaset dünyasında “güzel ilkeler” için yer yoktur; burada yer bulan şey, ne kadar ahlaki olursa olsun, “işe yarar ilkeler”dir. Önemli soru şu: Avrupa’yı şimdi Filistin’i tanımaya sevk eden nedir? Neden eylül ayına ertelendi? Ve bunun sonuçları ne olacaktır?

Birinci soruya cevabım –siyasi dürüstlük varsayımıyla– şu saiklere dayanmaktadır:

1. Aksa Tufanı savaşı, cinsiyet, milliyet, renk ve din fark etmeksizin herkesin açığını ortaya çıkardı.

2. İşgal devletinin kan dökücü gerçeğini açığa çıkardı; bu, özellikle batı kamuoyunda birçoklarının farkında olmadığı bir durumdu.

3. Batılı devletlerin, Gazze’ye destek için ayaklanan Avrupa halklarının öfkesini yatıştırma arzusu.

Peki, neden erteleme?

Bir düşünün, işgal devleti Avrupa ülkelerinden bir hizmet talep etse, yerine getirmekte gecikirler mi? Gerçeklikten gelen cevap “hayır”dır; aksine ihtiyaç duyduğundan fazlasını en kısa sürede sunarlar.

Ertelemenin gerekçeleri şunlardır:

1. Avrupa’daki halk öfkesini yatıştırmak.

2. Filistinliler karşısında siyasi bir üstünlük kazanmak.

3. Bekleme süresi boyunca “önünü kapatma” siyasetiyle her türlü direniş eylemini boğmak.

4. Bu işi gerçekleştirmede Filistin yönetiminin rolünü abartmak ve desteklemek; sanki bu, yalnızca yönetimin başarısıymış ve halkların hayallerini uluslararası tanınmayla gerçekleştirecek tek yol diplomatik çalışma imiş gibi göstermek.

5. Batı, Arapların çabuk etkilendiğini ve çabuk unuttuğunu, eğer etkilerse bile çok yavaş etkilediğini bilmektedir. Bu da demektir ki, verilen vaatlerin yerine getirilmesini talep etmeyi unutturacak yeni fiili durumlar yaratmak için zaman kazanılmaktadır. Böylece Avrupa, eski vaatlerini yerine getirmek için yeni şartlar ve talepler ileri sürer. Nitekim Fransa, Eylül ayında BM kürsüsünden Filistin devletini tanımak istediğini açıkladıktan sonra “direnişin silahsızlandırılması gerektiği” fikrini ortaya attı. Bu durumda direniş “hayır” derse, tanıma fikrini reddeden tarafmış gibi gösterilecek ve yeni bir oyalama süreci başlayacaktır; bu da yıllarca sürebilir.

Varsayalım ki Avrupa gerçekten tanımakta samimi; peki bunun Filistin ve halkına, hatta uluslararası kurumlarda bile olumlu yansımasını kim garanti edebilir? Ya Netanyahu reddederse (ki reddetti, Trump da reddetmişti), bu tanımanın ne kıymeti olacaktır? Kâğıt üzerinde kalmaktan öteye geçer mi?

Şahsen –ve atasözünün dediği gibi– “Batı’dan kalbi sevindirecek hiçbir şey gelmez.” Resmî Batı’nın bu konuda manevra yaptığına tamamen inanıyorum. Çünkü Batı, kendi kamuoyunu yanıltmada pay sahibidir ve hâlâ da yanıltmaktadır; Filistin devletini tanıma fikrini bir teşvik ve tehdit aracı olarak kullanmaktadır.

Batı’nın Filistin devletini tanıma vaadi, Araplara Osmanlı’ya karşı savaşa katılırlarsa bağımsızlık verileceği yönündeki Batı vaadine benziyor. Araplar katıldı, ama Batı sözünü yerine getirmedi. Bunun yerine Araplara sürekli vaatler pazarlamaya devam etti, ama hiçbirini gerçekleştirmedi.

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!