26.07.2025 17:34 / Güncelleme: 27.07.2025 18:10

'Geçmişten Bugüne İzmir’de İşçi Mücadeleleri' başlıklı panel düzenlendi

İzmir’de düzenlenen panelde işçi sınıfının tarihsel mücadelesi, grev hakkı ve örgütlenme sorunları konuşuldu. Sendikacılar ve direnişteki işçiler deneyimlerini paylaştı.

Özer Akdemir
[email protected]


İzmir — Birleşik Metal-İş Sendikası, Petrol-İş İzmir Şube, Genel Maden-İş Ege Bölge Temsilciliği, Sağlık-İş İzmir Şube, Basın-İş İzmir Şube, Devrimci Turizm İş, Gıda-İş, İletişim-İş, Kristal-İş, Tekgıda-İş, TEKSİF Ege Bölge Temsilciliği, Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Tez Koop-İş Sendikası’ndan oluşan Sendikal Haklar Komitesi, “Geçmişten Bugüne İzmir’de İşçi Sınıfı Mücadeleleri” başlıklı panel düzenledi. 

Panel, geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren 10 orman işçisi ve gönüllüsü nezdinde, tüm sınıf mücadelesinde yaşamını yitiren işçiler için gerçekleştirilen saygı duruşu ile başladı. Daha sonra Evrensel Gazetesi İzmir Temsilciliği’nin hazırladığı İzmir’de geçmişten bugüne işçi mücadelelerinin yer aldığı sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi. Panele konuşmacı olarak Doç. Dr. Hakan Koçak, Evrensel Gazetesi Yazarı Nuray Sancar ve Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar katılırken, son bölümde ise direnişteki iş yerlerinden işçiler, temsilciler ve sendikacılar söz aldı.

""

Kolaylaştırıcılığını Gıda-İş Genel Sekreteri Ufuktan Öden’in yaptığı panelde, ilk olarak konuşma yapan Doç. Dr. Hakan Koçak, İzmir’in Osmanlı’nın kapitalistleşme sürecinde en kritik merkezlerden biri olduğunu kaydederek, “Batı’ya ihraç edilen üzüm, incir, tütün gibi tarımsal ürünler ve halı dokumacılığı gibi sektörler burada yoğunlaşmıştır. İç Ege’den limana taşınan bu endüstriyel tarım ürünlerinin yurtdışına sevki, İzmir’de büyük ve çeşitli bir iş gücünün birikmesini sağlamıştır. Bu iş gücü, Ege adalarından, Girit’ten, daha sonra mübadeleyle gelen Yunanistan ve Makedonya’dan, Anadolu’nun farklı bölgelerinden gelen işçilerden oluşan son derece heterojen bir yapıya sahiptir. Bu nedenle İzmir’de işçi sınıfının oluşumu, Türkiye işçi sınıfı tarihindeki en özgün deneyimlerden birini temsil eder” diye konuştu. 

İzmir’in aynı zamanda şirketlerin, büyük ithalat-ihracat firmalarının ve büyük toprak sahiplerinin bulunduğu bir merkez olduğunu aktaran Koçak, “Bu bakımdan yalnızca işçi sınıfının değil, Türkiye burjuvazisinin ve sermayesinin oluşumunda da kritik bir rol oynamıştır. Bu durum, şehri işçi sınıfı ile sermaye sınıfının karşı karşıya geldiği bir mücadele laboratuvarına dönüştürmüş, İzmir her tarihsel dönemeçte bu çatışmanın örneklerini gözler önüne sermiştir” ifadelerini kullandı. 

“İzmir nasıl bir iktisat politikası izleneceğinin şekillendiği kritik bir merkezdir”

Öte yandan erken dönemde işçi sınıfının taleplerini dile getirdiği yerin de İzmir olduğuna değinen Koçak, “İşçi hareketlerinin temelinde, aynı zamanda kimliğe, kişiliğe ve haysiyete sahip çıkma iradesi de vardır. Nitekim bu durumun erken örneklerinden biri de 1923’te gündeme gelen talepler arasında görülebilir. 1 Mayıs’ın işçi bayramı olarak kutlanması talebi ilk burada dile getirildi. Yine İktisat Kongresi’nde talep edilen ilk maddelerden biri şuydu: ‘Amele’ olarak anılan kadın ve erkek çalışanlara, aşağılayıcı bir ifade olan bu kelime yerine ‘işçi’ denilmesi. Bu, sembolik olduğu kadar güçlü bir kimlik talebidir. Benzer şekilde sendikaların özgürleşmesi, haftalık tatil hakkı, izin kullanımı, kadın işçiler için doğum öncesi ve sonrası izinler gibi konular da o dönem işçi taleplerinin merkezindeydi. Bunların bir kısmı 1936 İş Kanunu’yla yasallaştı, bir kısmı çok sonraları hayata geçti, bazıları ise hâlen gerçekleşmiş değil. Ancak 1923’te bu taleplerin dile getirildiği yer olan İzmir, Türkiye’de ‘nasıl bir iktisat politikası izlenecek’ tartışmasının da sınıf mücadelesi bağlamında şekillendiği kritik bir merkezdir” diye konuştu. 

“Böyle dönemler geçmiş birikimini yeniden ortaya çıkarır”

Ardından söz alan Nuray Sancar ise, “Tariş grevinden günümüze mücadelenin öğrettikleri” başlıklı bir konuşma yaptı. Sadece tarihin değil, bir birikimin konuşulduğunu dile getiren Sancar, “DIGEL Tekstil, Temel Conta, TPI, DYO gibi işletmelerde süren direnişler; 23 bin emekçinin katıldığı İzBB Grevi ile hatırlanan deneyimler. Böyle günler, işçi sınıfının bir zamanlar yaşadığı ve belleğin ‘sandık odasına’ hapsettiği anılarını yeniden ortaya çıkarır, dersler çıkarma imkanı sunar” diye konuştu.

Tariş işçilerinin yalnızca ücret artışı için değil, aynı zamanda sosyal haklar ve insanca çalışma koşulları için mücadele ettiğini kaydeden Sancar, “Ancak Milliyetçi Cephe iktidarları döneminde bu mücadeleler yoğun baskı altına alındı. Tariş de bu baskıların merkezlerinden biri oldu. Ticaret Bakanlığı tarafından atanan yönetim, ülkücü gruplarla birlikte fabrikalarda baskı kurdu. İşçilere MİSK sendikasına üye olma zorunluluğu getirildi, bağışlar toplandı, sahte piyango biletleri satıldı, kadın işçilere yönelik tacizler arttı, bir işçi fabrika önünde öldürüldü. Fabrikalarda sorgu odaları kuruldu, işçiler zorla sorgulandı ve sindirilmeye çalışıldı. Ancak 3 vardiya çalışan işçiler hem üretimi hem direnişi sürdürdü. Kazandıkları sosyal haklar (kreş, sinema salonu, toplantı odaları vb.) ve yükselen reel ücretler bu direnişin arkasındaki motivasyonu güçlendirdi” diye konuştu.

“Her ücret mücadelesi nihayetinde siyasal bir mücadeledir”

Tariş direnişinin yalnızca “tarihsel bir olay” değil, bugüne ışık tutan bir deneyim olduğunu vurgulayan Sancar, “O günün işçileri davalarını esnaftan öğrencilere, gecekondu mahallelerinden ev kadınlarına kadar tüm kentin ortak davası haline getirmişlerdi. İnsanlar Tariş işçilerine yardım etmek için mahallede para toplarlardı. Bu dayanışma, kentin tüm dokularına sinmişti. Tariş direnişinin öğrettiği en büyük ders, işçi sınıfının kendi iç birliği ve dayanışmasıdır. İşçiler yalnızca sendikaları aracılığıyla değil, aynı zamanda kendi komiteleriyle örgütlenmiş, hareketi bizzat yönetmişlerdir. İkinci olarak, fabrika dışındaki kesimlerin desteğini kazanmak işçi mücadelesinin başarısı için belirleyici olmuştur. Aksi halde, işçilerin mücadelesini bölmek için daima hazır bir siyasal yapı vardır. Bu yüzden her ücret mücadelesi, nihayetinde siyasal bir mücadeledir. En basit ücret talebi bile iktidara ve sermayeye karşı bir irade mücadelesine dönüşür” ifadelerini kullandı.

“Grev hakkı keyfi biçimde baskılanıyor”

Ardından konuşan Birleşik Metal İş Genel Başkanı Özkan Atar, grev hakkının işçi sınıfının en temel mücadele araçlarından biri olduğunu kaydederek, “Ancak bu hak, tarih boyunca kapitalizmin gelişimine paralel biçimde, hem yasalarla hem de keyfi biçimde baskılanmıştır. Bugün dahi grev yasakları ya da erteleme adı altındaki yasaklar bu mücadele geleneğinin önünde bir engel olmaya devam ediyor” diye konuştu. Akabinde Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze değin grev yasaklarına ve işçi sınıfı mücadelelerinin önündeki engellemelere ilişkin tarihsel bir anlatı sunan Atar, “Grev hakkı halen bir hak olmaktan çok bir istisna gibi uygulanıyor. Sendikalaşma oranlarının düşüklüğü, işkolu ve işyeri barajları, yetki süreçlerinin yıllarca sürmesi, mahkeme ve Yüksek Hakem Kurulu bariyerleri grevi fiilen imkansız hale getiriyor. Grev kararı alınsa dahi, erteleme adı altında yasaklar devreye giriyor” dedi.

“Metal işçileri haklarımızı ve geleceğimizi teslim etmeyeceğiz dedi”

2010 yılında reddedilen MESS sözleşmesinin metal iş kolu açısından bir dönüm noktası olduğunu, kimi fabrikaların MESS’ten ayrıldığını ve önemli kazanımlar elde edildiğini kaydeden Atar, akabinde ise bu sene içindeki fiili grevlere değindi. Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri’ne rağmen tek bir işçinin dahi fabrikaya girmediğini kaydeden Atar, “Erteleme kararlarına rağmen bir tek işçi bile fabrikaya girmedi. Tehdit mesajları, mailler, baskılar işe yaramadı. Çünkü işçiler baştan kararlıydı. 2025 başında, totaliter baskıların arttığı bir dönemde, 2 bin metal işçisi ‘Grev hakkımızı, toplu sözleşme hakkımızı, geleceğimizi teslim etmeyeceğiz. Ne olursa olsun buradayız’ dedi ve kazanan metal işçileri oldu” diye konuştu.

“Yedi günlük grevimiz işçi sınıfı için öğretici bir deneyim oldu”

Ardından söz alan İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel-İş 2 No’lu Şube İş Yeri Temsilcisi Bayram Kesgin, yedi günlük grevlerinin işçi sınıfı için bir kez daha öğretici bir deneyim olduğunu gördüklerini kaydetti. Kesgin, “Belediye işçileri grev öncesinde birlikte seçim çalışması yürüttüğü, oy verdiği belediye başkanının, milletvekilinin, belediye meclis üyesinin grev sürecinde karşısına dikildiğini gördü. Ayrıca, yıllardır işçilerin aidatlarıyla varlığını sürdüren sendikaların greve hazırlıksız olduğu, kitle hareketini yönetemediği ve grev sürecinde hangi kararları alacakları konusunda yetersiz kaldığı açığa çıktı. Sendikalarda etkin bir propaganda ve kitle iletişim araçlarının eksikliği, grev karşı halkın manipüle edilmesine ve işçilere karşı karşıya gelmesine neden oldu. Tüm baskılara, tehditlere rağmen İzmir Büyükşehir Belediyesi işçilerinin 7 gün boyunca grevi sahiplenmesi, işçi sınıfı adına önemli bir kazanımdır. Ancak sonrasında belediye yönetiminin grevi cezalandırma yoluna gittiğini, temsilcilerin görev yerlerinin değiştirilmesi gibi baskıların sürdüğünü görüyoruz” diye konuştu.

“Biz işçilerin görevi talepler etrafında birleşik mücadeleyi örgütlemektir”

Bugün işçi sınıfının önünde duran sorunların, sermaye iktidarının topyekûn saldırısıyla doğrudan ilgili olduğunu kaydeden Kesgin, “Orta Vadeli Program ve On İkinci Kalkınma Planı gibi politikaların işçilere dönük bir saldırı olduğu açıkça ortada. Dolayısıyla sendika tabelasına bakmadan birleşik bir mücadeleyi örgütlemek zorundayız. Burada konuşmacıların da vurguladığı ‘barajsız sendika, yasaksız grev, güvenceli iş’ talebi hayati önem taşıyor. Kısa bir süre önce Emek Partisi milletvekilleri bu konuda meclise bir yasa teklifi hazırladı. Ancak bu talepler yalnızca mecliste gündeme gelmekle sınırlı kalamaz; biz işçilerin görevi, bu talepler etrafında birleşik bir mücadeleyi örgütlemektir. Bu tür toplantılar da tam olarak bu nedenle önemlidir” ifadelerini kullandı.

“İzBB grevinde güçlü bir sınıf dayanışması ortaya konamadı”

İzBB iştiraki İZSU’da mühendis olarak çalışan Tüm Bel-Sen İzmir 1 No’lu Şube Yöneticisi Salih Deniz Islakoğlu ise işçilerin grev sürecinde ideolojik saldırılarla da karşı karşıya kaldıklarını belirterek, “Belediye işçileri, grev kırıcılığıyla, grev düşmanlığıyla ve sendika düşmanlığıyla hedef alındı. CHP heyetleri, zengin semtlerde çöp toplama şovları ile grev kırıcıligi yaptı. Bu tablo, aslında sermayenin ideolojik saldırısının açık bir örneğiydi. Bu saldırılar karşısında işçi sınıfı cephesinden güçlü bir sınıf dayanışması maalesef ortaya konamadı. Oysa İzmir işçi hareketinin geçmişinde bu tür sınıf dayanışmalarının örnekleri var. Park bahçe işçilerinin direnişinden, KHK’lı işçilerin kadro mücadelesine kadar birçok deneyimde bu sınıf refleksi gösterilmişti. Bu grevde ise bu yönüyle bir eksiklik yaşandı” diye konuştu.

“Bu süreçte sosyal demokrasinin maskesi düştü”

Konuşmasının devamında 19 Mart Eylemleri’nde işçilerin, halk iradesine sahip çıkmak için büyük bir kararlılıkla sahaya çıktığını kaydeden Islakoğlu, “Bu süreç, işçilere geçici yol arkadaşlarını görme ve tanıma fırsatı da sundu. İşçi sınıfı bu süreçte, sermaye partileri ve sermaye güçleriyle kalıcı bir demokrasi ittifakı kurmanın mümkün olmadığını bir kez daha deneyimledi. Gerçek bir demokrasi mücadelesinin, işçi hak ve kazanımlarının, anayasal hakların savunulmasının ancak işçi sınıfının öncülüğünde mümkün olduğunu yaşayarak öğrendi. Belki de ilk kez bu kadar ekonomik ve siyasal taleplerin iç içe geçtiği bir dönem yaşanıyor. Grevlerin yasaklanması, seçimle gelen belediye başkanlarının görevden alınması ve önümüzdeki seçim süreçlerine dahi gidilemeyecek bir atmosferin varlığı, faşizmin inşa sürecini daha açık hale getiriyor. Bu tablo karşısında işçi sınıfının cesaretle sahneye çıkması ve demokrasi mücadelesinin öncü görevini üstlenmesi, bu grevlerin en önemli sonuçlarından biri oldu. Ayrıca, bu süreçte sosyal demokrasinin maskesi de düştü. Bir yandan asgari ücretin artırılması çağrısı yaparken, diğer yandan belediyelerde işçileri yoksulluk sınırının altındaki ücretlere mahkum etti ve grevi kırma yoluna gitti” ifadelerini kullandı.

“Mücadelenin ortak dilini kullanmalıyız”

Ardından konuşan TEKSİF Genel Başkan Danışmanı Makum Alagöz, sınıf sendikacılığının güç kazanması gerektiğine vurgu yaparak, “Sadece iyi sendikacılık yetmiyor; artık sınıf sendikacılığını tartışmamız gerekiyor. Sınıf sendikacılığı nedir? Kendi konfederasyonuna bağlı olmayan başka bir sendika için gözaltına alınabilmek, başka bir konfederasyonun örgütlenmesinin içinde yer almak, başka bir sendikanın basın açıklamasını kendi açıklamanız gibi sahiplenip mikrofonu alarak konuşabilmektir. Hangi konfederasyon ya da sendika, bizim için hiç önemli değil. Bizim tek amacımız mücadeleyi birleştirmek. O yüzden diyorum ki: Mücadelenin ortak dilini kullanmamız, hem yerelde hem de genelde çok önemli” diye konuştu.

“İşçi sınıfı kazanırsa tüm toplum kazanır”

190 gündür işe dönüş mücadelesi sürdüren DIGEL Tekstil direnişçisi Bahar Tuncer ise, “Fabrikada tuvalete gitmek bile yasak. Sabah iş başından yarım saat sonrasından itibaren ve paydostan yarım saat öncesine kadar tuvalet hakkınız yok. Hamile olmanız, özel gününüzde olmanız, hasta olmanız fark etmiyor. Tuvalete gittiğinizde çantanız aranıyor, bu sırada sizi herkesin içinde küçük düşürerek diğer işçileri sindirmeye çalışıyorlar. Yaklaşık 450 kişinin çalıştığı bir fabrikayız. Sadece iki su sebilimiz var. Sebiller tuvaletlerin yanına koyuluyor ki, suya giden tuvalete de uğramadan dönsün diye zamandan tasarruf sağlamaya çalışıyorlar. Üstelik bu sıcak havalarda soğuk su bulmak imkansız. 190 gündür direnişteyiz. 15 direnişçi ve 4 sendikacı arkadaşımızla kurduğumuz çadırın altında kışın zorlu soğuğuna da, yazın sıcağına da karşı mücadelemizi sürdürüyoruz. Hepinizi direniş çadırımıza bekliyoruz” şeklinde konuştu.  

DIGEL Tekstil’de direnen Oktay Yıldız ise, “Orada 15 kişi, başkanlarımızla birlikte 20 kişi duruyoruz. Ama biz orada 20 kişi değil, 200 kişi olduğumuzda sesimiz çok daha gür çıkar. Serbest Bölge deniyor ama işçiye hiç serbest değil orası. Biz yanımızda daha kalabalık bir sınıf dayanışması görmek istiyoruz. Biz bir adım atarsak, dünya yürür diyoruz. İşçi sınıfı kazanırsa, tüm toplum kazanır” ifadelerini kullandı.

“Ayrışmadan sınıfın birliğini büyütecek her eylem çok değerli”

Ardından konuşan Sağlık-İş Sendikası İzmir Şube Başkanı Özgür Arslan, KÇP’ye ilişkin yürüttükleri mücadeleye değinerek, “Türk-İş 27 Şubat’ta teklifini sundu. 13 Haziran’da hükümetten bir karşı teklif geldi. Ancak daha geçen hafta Maliye Bakanı, ‘sıkı maliye politikaları’ bahanesiyle teklifi geri çekeceğini açıkladı. Bu, süreci baltalamaya dönük bir tutumdur. Sağlık iş kolunda grev yasak, ama biz fiili mücadeleyi sürdürüyoruz. Her gün 2 saat iş bırakma eylemi yapıyoruz. Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Pamukkale Üniversitesi… Tüm bu alanlarda diğer iş kollarındaki işçilerin yaşadığı sorunların aynısını biz de yaşıyoruz. Sosyal medyada sürekli halkı işçiye karşı kışkırtan politikalar görüyoruz. Bunlar, sermayenin bilinçli politikalarıdır. Bugün belediyelerde başlayan bu saldırılar, kamuya geldi; yarın memurların kapısını çalacak. Sadece kamu çerçeve sözleşmesi değil; emeklilik, asgari ücret, taşeron, hepsi bizim ortak sorunumuz. Bu açıdan ayrışmadan, sınıfın birliğini büyütecek her toplantı, her eylem, her birliktelik bizim için değerlidir. Birleşe birleşe kazanacağız” ifadelerini kullandı.

“Grev yalnızca ücret mücadelesi değil, örgütlülüğü büyütmenin yoludur”

Petrol-İş İzmir Şube Başkanı Cem Turan ise Temel Conta, TPI, DYO ve İzBB direnişleriyle İzmir’in bir grev kenti haline geldiğini kaydederek, “Grev yalnızca bir ücret mücadelesi değil, aynı zamanda örgütlülüğü büyütmenin de yoludur. DYO’da 44 gün süren grev büyük kazanımlarla sonuçlandı; 54 yıldır greve çıkmamış bir işyerinde böylesi bir direniş kimse tarafından beklenmiyordu. Biz biliyoruz ki, evde tencere kaynamıyorsa başka yol yok, mücadele etmek zorundayız. Mücadeleden kaçarsak başka işyerlerinde de ‘Onlar ne kazandı ki biz kazanacağız?’ sorusuyla karşılaşırız. TPI grevinde sadece fabrika önünde beklemedik; mitingler, etkinlikler, konserler, dayanışma çağrıları organize ettik. Bildiriler dağıtarak İzmir halkına hem TPI işçisinin hem belediye işçisinin gerçek maaşlarını anlattık; halkın yanlış bilgilendirilmesine karşı mücadele verdik. TPI, Amerikan sermayesinin bir fabrikası. İlk görüşmede yüzde 30 zam dayatıldı. 37. günde alan mücadelesiyle bu oran yüzde 70’e, 70. günde ise yüzde 80’e çıktı. Ancak işçiler demokratik bir şekilde sandığa giderek ‘Hayır, greve devam’ dedi. Bugün 74. gündeyiz ve kararlılığımız sürüyor. TPI işçisi kazanacak, işçi sınıfı kazanacak” şeklinde konuştu.

“Sendikasız işçileri de kapsayan yeni bir örgütlenme ağı kurmalıyız”

Son olarak konuşan Basın-İş Sendikası Mali Sekreteri Yusuf Saadettin Yörükler, birleşik mücadele yolunda bir adım atma çağrısında bulunarak, “Geçmiş direnişlerden söz ediyoruz ama asıl ihtiyacımız, önerilerle ilerlemek ve büyümektir. Basın-İş Sendikası olarak önerim şudur: İzmir’deki sendikalar, şube başkanları, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri temsilcileriyle birlikte bir toplantı yapalım. Bunun ev sahipliğini biz yapabiliriz. Örgütlenme tabandan başlar. Temsilcileri bir araya getirip bu mücadelenin stratejisini birlikte belirlemeliyiz. Buradaki herkes aynı sorunları yaşıyor ama sendikasız işyerlerine ulaşmadan büyüyemeyiz. Sürekli yaşadıklarımızı anlatmak yerine, sendikasız işçileri de kapsayan yeni bir örgütlenme ağı kurmalıyız” ifadelerini kullandı.

Panelin sonunda son olarak yeniden söz alan Hakan Koçak sendikal örgütlenme ve grev hakkı konusunda Emek Partisinin “Barajsiz sendika, yasaksız grev, güvenceli iş” kampanyası ve meclise sunulan yasa teklifinin önemli olduğuna vurgu yaparak, “Buradaki tartışmalarda da gördüğümüz gibi ayrı konfederasyonlar var aynı işkolunda farklı sendikalar var bağımsız sendikalar var. Demek ki farklı sendikal anlayışlar var. Ancak işçi sınıfının çıkarı için birleşelim, şu barajları sendikalaşma önündeki engelleri yıkalım, barajlar kaldırılsın o zaman işçiler dün TPI’da olduğu gibi sandık kursun referandum ile istediği sendikayı yetkili sendika olarak seçsin. Bunun çok önemli olduğunu geçmişte Kavel dahil birçok direnişin özünde sendikal anlayış mücadelelerinde vardır. Buradan da kaçmamak gerekir” ifadelerini kullandı.

Evrensel seninle güçlü!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!