Yeterince pisliksen iş senin!
Leyla ile Mecnun dizisini bilen bilir. İş aramayı iş edinmiş İsmail Abi, işi kapmak üzereyken “şartlarda anlaşırsak neden olmasın işveren bey” repliğiyle başlayan tiradı ardından kapı dışarı edilir her seferinde. İşveren ona iş için başvurmuş gibi davranmaya başlar bir anda. Şartlarından taviz vermez İsmail Abi, ekmek aslanın ağzındaysa, a
Çok büyük bir firmanın satış müdürü pozisyonu için nice aday arasından son dörde kalanlar, odanın ortasındaki kutuya düşen zarfın talimatları doğrultusunda bir yarışa girerler. En iyisi işi kapacaktır. Sıradan bir yarış da değildir karşı karşıya oldukları, dört tecrübeli satışçıya “Biz orospu çocuğuna benzeyen iyi bir adam aramıyoruz, bizim iyi bir adama benzeyen orospu çocuğuna ihtiyacımız var” diyen bir metot uygulanmaktadır.
Metot, Semaver Kumpanya’nın geçen sezon sonunda oynamaya başladığı güncel bir oyun. Oyunun hem yönetmeni, hem de oyuncularından biri, insafsız televizyon izleyicisinin İsmail Abi karakterinden tanıyabildiği, geride kalan yılın İsmail Dümbüllü Ödülü’ne layık görülen usta oyuncu Serkan Keskin. Keskin’le sohbetimiz Metot’un sistemi, sistemin metodu üstüne.
Bu metot gerçek bir metotmuş, öyle mi?
Evet, Gronholm metodu. İspanyolarda El Metot diye geçiyor. Ama Gronholm Metodu diye oynandı başka ülkelerde. Belli etmemeye çalışıyoruz oyunda adı Dekia olan montaj devi hepimizin yakından bildiği İsveçli bir firma. Pek çok büyük firmanın iş görüşmeleri bunun gibi psikolojik testlerle dolu.
Neyi hedefliyor metot?
Metot senin iş tecrübenle, dürüstlüğünle, başarınla falan ilgilenmiyor. Çünkü sistem senin kendi başına çok iyi olmanı yeterli bulmuyor; senden, başkalarını yok ederek var olmanı istiyor. Bu metot insan ezme konusunda başarını ölçen bir metot. Oyundaki dört karakter de başka büyük firmaların satış müdürü, hepsinin bu metot içinde birbirlerini kırarak var olma çabası var. Her oynadığımızda başka başka yanlarını keşfettiğimiz, içinde bulunduğumuz döneme denk gelen, çok sevdiğimiz bir oyun oldu Metot.
Metot iş başvurusunda bulunanların insani melekelerini kaybedip kaybetmediklerinin bir testi adeta. Her birinin insan yanlarının kalıp kalmadığı ölçülüyor sanki. İnsani davranış gösteren kaybediyor…
“İnsani olan hiçbir duygunu işine yansıtma” diyecek kadar acımasız bir metot evet. Biz tiyatroculara da çok sıkça sorulan bir soru; “O gün bir yakınına bir şey olsa çıkıp oynar mısın?” Tiyatro acımasız değil ya oynamayabilirsin, dünyanın sonu değil. Ama o öyle bir sistem ki annen ölse bile toplantıdan çıkman yanlış olabilir… İşin fenası çıkmaman da yanlış olabilir (gülüyor)… O kadar şüpheli ki!
Ne yapacaklarını şaşırıyorlar...
Misal oyunda adam ortaya kül tablası çıkarıyor “isteyen sigara içebilir” diyor. O an paranoya yapıyorsun. Sigara da mı içmemek gerek acaba? Biz sigara muhabbeti üzerinden kullanmadık ama aslında var oyunda. Annem ölmüş diyor kadın, ama ben inanmıyorum, yine mi oyun oynuyorlar diye bakıyorum. Herif hormon tedavisine başladım diyor, ama ben inanmıyorum. Ta ki beni ikna edene kadar. Böyle bir hayat yaşadığını düşünsene; üzülmeden ya da sevinmeden önce gerçek mi değil mi diye sorguluyorsun. Sonra insanlıktan bahsediyorsun...
Bizim oyunda en çok sorulan soru; adam işi aldı mı oluyor. Ne önemi var ki? Aslında çok normal bir soru ama tut ki böyle bir sınava girdin üç insanla, üçü de senin ağzına sıçtı. Yarın da seni işe aldılar. O insanlarla işe başlayacaksın. Ne kadar mutlu olabilirsin ki onların yanında? Tabii sen de yeni gelene aynısını yapacaksın, sen de bir test olduğunda onun ağzına sıçacaksın. Düşünsene herifler bir pislik aradıklarını açık açık söylüyor: Biz orospu çocuğuna benzeyen iyi bir adam aramıyoruz, bizim iyi bir adama benzeyen orospu çocuğuna ihtiyacımız var.
METOT’TAKİLERDEN DAHA İYİ DEĞİLİZ ASLINDA…
En vurucu şeylerden birisi de metodun hedefteki adamın zayıflıkları üzerine kurulu olması. Duygusal olarak en zayıf oldukları yerden soruyorlar ki, önce kendilerine karşı acımasızlıklarını test edebilsinler. Kendine acımayan kimseye acımıyor haliyle…
Hiçbirinin birbirinden farkı yok aslında, hepsi pislik bunların, dördü de. O adamlar da daha önce bu şekilde sınava alınmışlar. Onlar daha üstün, daha kaliteli ve daha iyi insanlar değiller ki. Aslında hiç kimse o kadar iyi değil. Hepimiz kadar kötüler. Açıp bakalım televizyonların izlenme oranlarına. Seyircinin en zevk aldığı şey garibim yarışmacının kendini maymun etmesi. Bence hepimiz zaman zaman, belki bize bir şeyler dayatılmadan da benzer bir rekabete girdik. Metot’takilerden daha iyi değiliz aslında…
Metot beni çok irkiltti de telefon şirketi bir kampanyasını anlattığında da irkiliyorum ben. Ama memleket beyaz yakalı dolu. Hele ki İstanbul’dayız, on binlerce beyaz yakalı var. Bu oyunu nasıl karşılıyorlar?
Belli firmalarda bilmem ne olan arkadaşlarım da izledi. Çok acayipti tepkileri, beyinlerinden vurulmuş gibi oldular. Mesela uluslararası bir firmadalar, Fransa’da bir toplantıları oluyor, bayii temsilcileri bir araya geliyor falan, bir hafta süren eğitim yapılıyor. Bir tane harita veriyorlar size, şehri en hızlı gezip bilmem nerelerde şunu bunu yiyip geleceksin. Böyle çocuk oyunu gibi oyunlar oynatıyorlar. Yani artık işe alınma durumunda değilsin, işi almışsın, sen zaten iyisin de ben sana daha orospu çocuğu olmayı öğretiyorum gibi. İzleyen arkadaşlarımın hepsi, “biz bunu yaşıyoruz, gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim” diyor. “Ben bunu kimseye anlatamıyorum” diyor, ama o acıyı yaşıyor herif. “Bu manyaklığı biz de yapıyoruz, koca koca adamlar o oyunları oynuyoruz” diyorlar.
Metot yirmi yıl sonra oynandığında o günün gelişmiş yöntemleri için naif bulunursa çok fena bir durum olmaz mı bu?
Bana şöyle geliyor; insana yapılan bu sistem baskısı, teknoloji gibi. Yirmi yıl önce cep telefonu yoktu veya internet böyle değildi. Her boku yapabildiğin telefonlar var şimdi de telefon yine telefon sonuçta. Tarihte devletler kurulurkenki metot çok mu farklı?
Özünde aynı diyorsun?
Evet, özünde aynı. Sonuçta yine insana olması gerekenin dışında bir duygu yaşatmaya çalışılıyor. Bu işi alman için bunu yapman gerekiyor. Tabii şimdi daha psikolojik ve bilimsel hale getirilmiş. İleride o dönem için ne gerekiyorsa o çerçevede yapılacak ama özü farklı olmayacak. Daha naiflerdi ama eskiden de yarışma programları vardı, tatlıydı. Aynı şeyler yemiyor artık sadece, şimdi kim evet ya da hayır derse o aşağı düşüyor. Öz aynı…
Truman Show vardı geçenlerde tekrar televizyonda. Orada biliyorsun plastik bir dünya var ve adamın oradan hiç çıkmayacağı varsayılıyor. Ama adam âşık oluyor, hesapta olmayan bir şey oluyor yani. İnsanın doğasıyla, güzel bir yaşam isteğiyle, inancıyla, bu metotları alaşağı etmesi mümkün olabilir mi sence?
Umudum yok desem tiyatro yapmamın anlamı kalmaz. Ama günümüzde olanları düşündüğümde gelecek için iyi şeyler düşünmek zor. Bizim elimizden oyunlarla insanların algısını değiştirmek geliyor, başka türlü de bakılabileceğini düşünmelerini sağlayabiliyoruz en çok. Bütün dünya için umut etmek çok zor, ama biz ortak dili konuşan insanlar bir araya gelebiliriz, birbirimizi destekleyebiliriz. Kimse diğerinin bakış açısına inanmak zorunda değil. Ama aynı yerde doğru bakabiliriz.
METOTLARIN İŞLEMEDİĞİ ADAM: İSMAİL ABİ
Bu metotların işlemediği adam da var; İsmail Abi. İsmail Abi mi olmak lazım?
İşe giden, iş arayan ama çalışmak istemeyen bir adam İsmail abi. Bence onun hayattaki eğlencesi o. Bir yere gidiyor “ben bu işi çok iyi yaparım” diyor. Anlaşamıyor ve çıkıp gidiyor. Sanıyorum benim yavaş yavaş oraya getirdiğim bir karakter oldu. Metot’un başında seyircilerin girmesini bekliyorum sahnede tek başıma; seyirciler geliyor, biri “İsmail Abi nasılsın” diyor, oyun başlıyor cevap veremiyorsun, sinir bozucu bir durum oluyor.
Hoop diye bağıramıyorsun tabii...
Evet, diyemiyorum, bu defa karşıdaki de kızıyor, utanıyor. Belki ilk defa geldi hayatında tiyatroya, kırmak istemiyorum ama oyun oynamaya çalışıyorum ben de. Onunla konuşmaman lazım.
Biz izlediğimizde de bayağı İsmail Abi seyircisi vardı. Bu çok güzel bir şey değil mi?
Aslında çok üzülüyordum başlarda, “on bir senedir buradayız ve televizyonda tanındığım için mi?” diyordum. Olsun da böyle olsun noktasına geldim. Oyundan sonra mümkün olabildiğince burada kalıyorum seyirciyle konuşuyorum. Çünkü o umutla gelen insanlar var. Bizim mahallede çok yurt var biliyorsunuz. Herif makine mühendisliği falan okuyor, ilk defa tiyatroya geliyor, “Abi senin için geldik” diyor, marifetmiş gibi. Üç yıldır burada okuyormuş burada tiyatro olduğunu bilmiyor mesela. Ama aynı adam iki hafta sonra da geliyor ya da üç ay sonra “Devlet Tiyatrosu’nda şunu izledim” diyor. Bir tiyatro seyircisi kazanmış oluyoruz. Tiyatro o kadar da korkunç bir şey değil diyoruz. 20 yaşında bir adamı oturtup izletebileceğin bir oyun Metot. Televizyon dizilerinden daha karmaşık değil yani.
Leyla ile Mecnun’un ardından “iyi, izlenecek dizi de olabiliyormuş” gibi bir durum oldu sanki…
Benim mesleğim tiyatro ve ben bir oyuncuyum. Televizyonda da iş yapıyorum ki gurur duyduğum bir işin arkasındayım. Ama “dizi Abi işte para kazanmak için” diyen arkadaşlarıma çok kızıyorum. İnsan yaptığı işi nasıl bu kadar aşağılar ya! Yapma o zaman. Ben işimin arkasındayım çünkü risk aldım. Leyla ile Mecnun’da, bakmayın sevildik ama perişan da olabilirdik. Biz bu ülkede birçok kişinin, bu ülkede söyleyemediğini o dizide söyledik. Demek ki yapılabiliyormuşu gösterdiğimiz için çok mutluyum.
Yönettiğin iki oyun var, diğeri de Resmi Geçit’ti. Her iki oyun da az kadrolu ve klostrofobik. Biz Semaver Kumpanya’yı daha çok kalabalık, şölensi oyunlarla tanıyoruz… Tesadüf mü yoksa bir tercih mi yönettiğin oyunlardaki bu ortak yan?
Aslında benim yönetmen olmak gibi bir amacım yoktu. Belli bir yere gelene kadar bir şeyler okuyorsunuz ve artık kafanızdakileri anlatmak istiyorsunuz. İster istemez bir süre sonra bazı şeyleri yapabildiğinizi düşünüyorsunuz. Tabii ki yapmak istediğim çok oyun var, ama ekip arkadaşlarımızla iki-üç kişilik kadrosu olan bir yerden başlamak istedim. Resmi Geçit gişe yapacak bir oyun değil, öyle bir kaygısı da yok zaten. Tiyatroda oyun düşünülürken, gişe yapıp yapmaması göz önünde bulundurulur. Ama Semaver’in en büyük özelliği, başından beri, gerekli olanın oynanmasıdır. Bunlar, aramızdan birilerinin oyun yapması için fırsattı ve sağ olsun Semaver bana bu olanağı sundu.
BİR HAYAT BURASI, BİR MUTFAK
11 yıl önce Taksim dışında mahallede bir tiyatro kurmak hedefiyle yola çıkmıştı Semaver. 11 yıl sonra hedeflerinin neresinde?
Aslında tiyatronun burada olması başta, seyirciye ulaşması anlamında sorunlu görünüyordu, ama bizim inadımız ve azmimiz bunu farklı kıldı. Hikâye bizim için hadi gidelim Taksim’e bir tiyatro kuralım değildi -ki çok moda artık apartman dairesine tiyatro kurmak- bizim yaptığımız apartman dairesinin bir odasını kiralayıp yapılacak bir şey de değil. Burada kurslarımız var, kütüphanemiz var. Buradan birçok oyuncu, yazar, yönetmen çıktı. Kurslarımıza inanılmaz bir talep var mesela. Çünkü Haliç’in bu kıyısındakiler için, karşıdaki ya da Taksim’deki kurslara 15-16 yaşındaki çocuklarını göndermek istemeyen aileler için de önemli bir fırsat. İşimizi de iyi yapıyoruz. Buradan her sene konservatuar sınavlarını kazanan gençler çıkıyor. Konservatuara yolladığımız ikinci tur mezunlar gelmeye başladı. Bu halktan bir sürü oyuncu ve seyirci yetişiyor. 11 yıl önce işte burada benim oynadığım bir kukla oyunu vardı -ki hala oynuyorum- on sene önce bu oyunu izleyen on yaşındaki çocuk şimdi 21 yaşında. On sene önce o oyunu izleyerek başladı tiyatroyu izlemeye, gelip burada kursa girdi, buradan çıkıp üniversiteye gitti. Biz de yarın burayı kapatıp bir ofis tutsak, Cihangir’de veya Gümüşsuyu’nda, bütün işlerimizi oradan yürütüp salon kiralayarak oynasak şu an kazandığımızın otuz mislisini kazanırız. Ama bizim iddiamız burada var olmaktı, dolayısıyla burada devam etmek istiyoruz, burası bir kale olsun istiyoruz. Amacı sadece iyi oyun çıkarmak olan adama da saygı duyuyorum ama burası öyle bir şey değil, burası bir hayat, bir mutfak.
Evrensel'i Takip Et