27.04.2020 02:02

Yazar Sibel Öz: Adile Naşit portresi tam bir Türkiye hikayesi aslında

Yazar Sibel Öz ile İletişim Yayınları’ndan çıkan “Oyuncu-Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit” isimli kitabı üzerine sohbet ettik.

Yazar Sibel Öz: Adile Naşit portresi tam bir Türkiye hikayesi aslında

Fotoğraf: Sibel Öz'ün arşivinden

İsmail AFACAN
İstanbul  

Öykülerinden tanıdığımız Yazar Sibel Öz bu sefer araştırma-inceleme kitabıyla çıktı karşımıza. Çalışmanın merkezinde ise hepimizin yakından tanıdığı, Yeşilçam’ın unutulmaz isimlerinden Adile Naşit var…  Hababam Sınıfı’ndan, Münir Özkul’lu aile filmlerinden ve çocuklara anlattığı masallardan tanıyoruz onu. Peki Adile Naşit’in hikayesi sadece bunlardan mı ibaretti… Sibel Öz’ün çalışması başka bir Adile Naşit’le tanıştırıyor okurları. Naşit’in doğduğu büyüdüğü atmosferi, saklamak zorunda kaldığı kimliğini ve bir antiyıldız olarak oyunculuğunu mercek altına alıyor kitabında… 

Sibel Öz’le İletişim Yayınları’ndan çıkan “Oyuncu-Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit” isimli kitabı üzerine sohbet ettik… Adile Naşit portresinin bir Türkiye hikayesi olduğunu söyleyen Öz “O, gerçek anlamda bir oyuncu. Bu nedenle kitapta okurlar ‘Hafize Anne’nin değil de, bir oyuncunun hikayesini bulacaklar.” dedi. 

"HEM KLİŞELER HEM DE BİR GİZEM SÖZ KONUSUYDU"

Adile Naşit üzerine bir kitap yazma fikri nasıl ortaya çıktı, kısaca dinleyebilir miyiz?

Üniversitede radyo, televizyon ve sinema bölümünü bitirdikten sonra, yüksek lisansımı da sinema bilim dalında yaptım. Bu kitap, aynı zamanda benim yüksek lisans tezim. Kitaplaştırılma sürecinde tabii ki üzerinde çalıştım ancak tez sürecinde üniversitede hocalarımın müdahalelerinin, olabilecek en toleranslı şekilde gerçekleştiğini belirtebilirim. Adile Naşit’i biz hiç unutmadık, onu hep çok derinden sevdik, hatırladığımızda hem gülümsedik hem de burnumuz sızladı. O, sıradan biri değildi, bunu biliyorduk. Diğer taraftan farklı özellikleri vardı: İnsanlığı, sevgi dolu kişiliği, çoklu etnik kimliği, seyirciyle kurduğu bağ, yan rollerde oynaması… Naşit ailesinin geleneksel ve modern tiyatro tarihimizdeki yeri… Adile Naşit etrafında hem klişeler hem de bir gizem söz konusuydu. Ona karşı hissettiğimiz şeyin tanımlanması, belki de Adile Naşit’in gerçekte kim olduğu sorusunun sinema tarihi içinden yanıtlanmasıyla mümkün olacaktı. Beni harekete geçiren düşünce buydu.

Hemen herkes Adile Naşit’i Hababam Sınıfı’ndan, Münir Özkul’lu aile filmlerinden ve çocuklara anlattığı masallardan tanıyor. Peki, kitap çalışması sırasında nasıl bir Adile Naşit’le karşılaştınız?

Kitap, yaklaşık beş yıllık bir araştırma sürecinin sonunda ortaya çıktı. Bu süreçte araştırma derinleştikçe Adile Naşit’i, aslında daha çok popüler kültürün bize sunduğu kalıplar içinde değerlendirdiğimizi gördüm. Yani bize sunulan imaj neyse, onun içine oturtmuşuz Naşit’i, öyle de sevmişiz. Hayat da böyledir ya, çok iyi bildiğimizi ya da tanıdığımızı sandığımız şeyler üzerine pek düşünmeyiz. Bizler, çocukluğumuzda tanıdık Adile Naşit’i. Çok sevdik, ama üzerine de pek düşünmedik. 

Adile Naşit’i, Naşit ailesinin tarihini bilmeden anlamak mümkün değil. Kitabın ilk bölümü, Naşit’lerin yaşadığı yer olan Şehzadebaşı ve Direklerarası ile yani eski İstanbul’la açılıyor. Yani “Bu hikaye, Direklerarası’da başlıyor.” Eski İstanbul’un mütevazı ama canlı sosyal hayatı, çok renkliliği, yoksulluğa rağmen insanların salonları doldurması, sahneyle kurdukları sahici bağlar, tuluatçılar, düettocular, kantocular... Adile Naşit, işte bu dünyanın içine doğuyor. Yaşadıkları daire, Naşit Bey’in oynadığı tiyatronun hemen üst katında ve Naşit ailesinin tümü sahnede. Babaları Naşit Bey, anneleri Amelya Hanım, anneanneleri Küçük Verjin, dede Yorgi Efendi, dayıları Niko... Soydan sanatçı olmak diye tanımlayabileceğimiz bir durum. Adile Naşit,  babası gibi komik, ama bu “komik”lik kelimenin dar anlamından ziyade toplumun tümünün duygularını ifade edebilen, onları sarıp sarmalayabilen, toplumu güldürmeyi vazife edinmiş bir sanatçı duruşunu ifade ediyor. O, gerçek anlamda bir oyuncu. Bu nedenle kitapta okurlar “Hafize Anne”nin değil de, bir oyuncunun hikayesini bulacaklar.

Sibel Öz

"SEYİRCİNİN GÖNLÜNDE BAŞKA TÜRLÜ YILDIZLAŞMIŞ"

Buradan devam edersek Adile Naşit’i oyuncu ya da “antiyıldız” yapan özellikler neydi?  Naşit özelinde “antiyıldız” kavramını nasıl açıklıyorsunuz?

Yıldız, sinema endüstrisinin vazgeçilmez bir ögesi. Endüstri, bir yandan seyirci beğenisini oluştururken, diğer yandan da ona mahkum olma şeklinde bir bağımlılık ilişkisi sürdürüyor yıldız üzerinden. Kolektif arzunun sosyolojik, psikolojik, kültürel ve cinsel temsili, yıldız imgesinde karşılığını buluyor. Yıldız, kitle beğenisini ve tüketimini besleyebildiği oranda zirvede kalabiliyor. Dolayısıyla popülerliği besleyen temel etken, seyirci beğenisini ve beklentisini gözeten yapımcıların manipülasyonla oluşturdukları “imaj” üretimi. Antiyıldız kavramı ise yıldız sisteminin ve popüler kültürün hakim olduğu mevcut koşullarda, endüstriyel işleyişin dışında ya da karşısında konumlanmış olmayı ifade eder. Antiyıldız, sistem içi karşıt bir duruştur. Bu anlamda yaşamı ve sanatıyla alternatif olabilmiş sanatçıyı ifade ettiğini söyleyebiliriz. Antiyıldız da sistemin içinde ve bir parçası olarak yer almak durumundadır ve sistemin içinde olduğu için yıldız kadar ünlüdür ancak sinemada yer alışı bir sanat idealine bağlanmıştır. Görünür olmak ve şöhret antiyıldız açısından sistem içi olmanın getirdiği kaçınılmaz sonuçlardır. Buradan Adile Naşit’e geldiğimizde, ticari bağlamdan çok köklü bir sanatçı idealiyle davrandığını, tutarsızlığa düşmeden tüm yaşamını sanata bağladığını ve bu şekilde seyirciyle bağ kurarak “ünlü” olduğunu görüyoruz. Adile Naşit, endüstriyel sinemanın mekanizmaları ve ölçütleriyle ortaya çıkmamış, seyirciyle aracısız bağ kurmuş, alternatif ya da norm dışı bir pratik sergileyerek toplumun tümünü kucaklayabilmiş. Yaşamında şöhret amaç değil, adeta emek süreciyle seyircinin verdiği bir paye olmuş, seyircinin gönlünde başka türlü yıldızlaşmış. “Oyuncu” kitabı, bu “başka türlü”lüğü, Adile Naşit’e karşı hissettiğimiz şeyi anlamaya ve tanımlamaya çalışan bir kitap. 

Adile Naşit’in tanınması ve kitleler tarafından sevilmesinde Ertem Eğilmez’in yönettiği aile filmlerinin etkisi büyüktü. 70’li yıllarda Adile Naşit’in canlandırdığı ve bugün bile hafızalarımıza kazınmış olan karakterler neyin simgesiydi?

Kitapta Adile Naşit’in yaşamı, 1940’ların, 50’lerin, 60’lar ve 70’lerin politik-kültürel gelişmeleri eşliğinde anlatılıyor. Bildiğimiz gibi 1970’li yıllar, çelişkilerin derinleştiği yıllar ve siyasi olarak oldukça sert geçiyor. Sokaklar karışık; devlet, muhalefeti ve öğrenci hareketini “sağ-sol çatışması” adı altında maniple etmiş durumda. Öte yandan Yeşilçam’ın parlak yılları da geride kalmış gibi. Sinemaya tutkuyla bağlı olan seyircinin evlere çekildiği ve televizyonun etki alanının genişlediği yıllar. Yeşilçam’ın kriz dönemi. Tam bu dönemde Ertem Eğilmez, seyircinin nabzını tutmayı başararak ve yaşanan atmosferi çok iyi çözümleyerek, beyaz perdede halk kahramanları yaratıyor, “aile filmleri” çekiyor. Eski, güzel günleri hatırlatan, yaşanan kaostan, sokağa taşmış şiddetten, yoksulluktan kaçmak isteyen seyirciye tatlı bir masal anlatıyor. ’70’li yıllarda Adile Naşit’in oynadığı o kült filmleri bugün dahi severek izleriz; Gülen Gözler, Bizim Aile, Neşeli Günler gibi. Adile Naşit, bu filmlerde aileyi bir arada tutan, her şeye karşın umudunu koruyan, fedakar, cefakar anne rolünde. İktidar, yangın yerine dönmüş mücadele alanlarından, sokaktan gözü korkmuş insana, evine, ailene sığın, der gibi. Dışarıda çatışma var, evde sımsıcak kozanda otur. Bu nedenle dönemin filmleri, adeta “sınıflar üstü”. Sınıf çatışması yok, sonunda hep insanlık kazanıyor. İnsanlar yoksul da olsa mutlu, mesajı veriliyor; zengin sınıflar insanlıktan yoksun, mutsuz. Filmlerin sonunda “biz”e daha bir inanıyor, daha çok seviyoruz. 1970’li yıllar aynı zamanda Adile Naşit’in popüler olduğu ve en çok tanındığı yıllar. Aileyi birleştiren, ayakta tutan anne rolleriyle bir yandan tanınıp popüler olurken diğer yandan da sözü edilen rol kalıplarının içine hapsoluyor. Ertem Eğilmez ve Arzu Film, Adile Naşit’i önce kanatlandırıp, ardından da adeta kafese hapsediyor. Bu roller ve dahası bu filmler, aslında tamamen Yeşilçam’ın sınıfsal bakış açısının resmi. Bugün ise tabi nostalji unsuru giriyor devreye. 

"BİZLER DE ONA DÜŞKÜNDÜK"

“Adile Teyze ile Uykudan Önce” dönemine yetiştiniz… O dönem Adile Naşit, sizin için ne anlam ifade ediyordu?  
Adile

Teyze’nin kuzucuklarıydık biz. Sevgilimizdi adeta. Her akşam sabırsızlıkla o siyah beyaz ekranda güzel yüzünün görünmesini, sesini duymayı, isimlerimizi saymasını beklerdik. Saatlerce anlatsa, saatlerce dinleyebilirdik anlatacağı masalı. Çocuklar anlamasa da sezer ya, bizlere düşkün olduğunu biliyorduk. Bizler de ona düşkündük, hâlâ biraz daha konuşsak belki gözlerimiz dolar. Çocukluğumuz demekti Adile Naşit, yüreğimizdeki hassas, masum yer…

%%81686%%

{{267238}}

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!