'Toplumsal hareketlerin salgın sonrası döneme güçlenerek gireceğini düşünüyorum'
Akademisyen Ceren Ergenç ile Asya’dan başlayarak çeşitli ülkelerin koronavirüs salgını deneyimlerini ve bu sürece hem hükümetlerin hem de halk kesimlerinin verdiği sosyal ve siyasi yanıtları konuştuk.
Doç. Dr. Ceren Ergenç
Fotoğraf: Evrensel
Elif GÖRGÜ
İstanbul
Yeni tip koronavirüsün tüm dünyayı etkisi altına alırken, ilk ortaya çıktığı Asya ülkelerinin deneyimleri önemini koruyor. Liverpool Üniversitesi Çin Kampüsünün Çin çalışmaları bölümünde Doçent olan Akademisyen Ceren Ergenç ile Asya’dan başlayarak çeşitli ülkelerin koronavirüs salgını deneyimlerini ve bu sürece hem hükümetlerin hem de halk kesimlerinin verdiği sosyal ve siyasi yanıtları konuştuk.
Ergenç, "ABD ve Çin, salgının sınıfsal boyutunu hasıraltı edip bunu bir milliyetçilikler savaşına döndürürken, Türkiye hükümeti de ‘Biz bize yeteriz’ adını verdiği bir kampanyayla benzer bir milliyetçi kenetlenme sağlamaya çalışıyor. Oysa, gerek karantina koşullarındaki gerekse sağlık hizmetlerine erişimdeki uçurum her geçen gün daha da görünür oluyor" vurgusu yaptı.
Salgının toplumsal hareketleri geçici olarak sokaktan çektiğine de dikkat çeken Ergenç, "Belki uzun vadede sokak protestolarından farklı yöntemler geliştirilecek olabilir ama toplumsal hareketlerin salgın sonrası döneme sınıf ve yerellik odağıyla güçlenerek gireceğini düşünüyorum" dedi.
ÇİN MODELİNİN MAĞDURLARI İŞÇİ VE YOKSULLAR OLDU
Salgının ilk ortaya çıktığı, dolayısıyla ilk kontrol alan ülkeler Asya ülkeleri olduğu için buradaki modeller ve sonuçları, salgından daha sonra karşı karşıya gelen ülkelerde ve bizde de sık sık gündem oluyor. Hangi modeller öne çıkıyor ve dikkat çekici sonuçları ne oldu diye bir hatırlatmayla başlayabiliriz belki.
Salgının ilk ortaya çıktığı ve yayıldığı Doğu Asya’da iki model görüyoruz. Biri, Çin’in yaptığı genel karantina uygulaması. Çin, sadece salgının merkezini karantinaya almadı, toplum içi bulaşmayı önlemek için tüm yerel birimleri kendi içine kapattı. Böylece salgın ilk başladığı yer ve çeperi dışında Çin’in geneline çok yayılmadı. Diğer eyaletlerin sağlık sistemleri çok ağır bir yükle karşılaşmadığı için Wuhan kentine ve çevre eyaletlere sağlık çalışanı ve ekipmanı gönderilebildi.
Bu modelin mağdurları göçmen işçiler, kentli yoksullar, yalnız yaşayanlar, engelliler gibi Wuhan içinde sağlık sistemine erişimi güç olanlar oldu. Gönüllü ya da kısmı karantinanın uygulandığı yerlerde ise mağdurlar özellikle hizmet sektöründe güvencesiz çalışan işçiler oldu. Esnek sözleşmelerle çalışanların işten atılma haberlerinin artmasıyla gönüllü hukukçular hukuki dayanışma hatları kurdular.
Salgın kontrol altına alınmaya başladıktan sonra yerel hükümetler, kent yoksulluğunun fazla olduğu yerlerde yoksulluk yardımıyla, ekonomisi küçük ve orta ölçekli işletmelere dayanan yerlerde ise esnaf yardımıyla bu mağduriyeti gidermeye yönelik politikalar geliştirdiler ama modelin ilk amacı eşitlikçi bir önlemler serisi değildi. Nitekim, karantina kurallarının gevşeyip üretimin başlamasıyla küçük çapta da olsa grevler ve işçi protestoları görmeye başladık Çin’de.
Karantina çerçevesinde sokağa çıkma yasağı ilk önce ÇKP’nin (Çin Komünist Partisi) mahalle örgütlenmelerinin sokak devriyeleriyle ve desteğe ihtiyacı olanların belirlenmesiyle sağlandı. Bu süreçte, yerel hükümetin yetersiz kaldığı noktalarda hak savunucusu gönüllülerin yerelde örgütlendiği örnekler de oldu. Daha sonraki aşamada bir telefon uygulamasına kişilerin düzenli girdiği bilgilerle kısmi hareket serbestisi aşamasına gelindi. Bu telefon uygulamasının kişilere sağladığı hareket serbestisi oranına nasıl karar verildiği şeffaf bir şekilde açıklanmadığı için mağduriyetler ve dolayısıyla devlete karşı bir öfke olduğu haberleri geldi. Buna rağmen, 2003 yılındaki SARS salgınının toplumsal hafızası genel olarak toplumu alınan tedbirleri beğenmese bile uymaya yöneltti.
ŞEFFAFLIK, GÖNÜLLÜ KARANTİNAYI KOLAYLAŞTIRDI
İkinci model neydi?
Kore ve Tayvan, Doğu Asya’daki bir diğer model. Bu ülkeler, yine SARS’ın tecrübesi ile Kovid-19’un da hızlıca kendilerine yayılacağını bildikleri için hemen yaygın test uygulamasına geçtiler. Yaygın test uygulaması semptom göstermese, hatta toplumsal bulaşma riski bulunmasa bile nüfusun mümkün olduğunca büyük bir kısmını test etme yöntemi. Böylece, coğrafi olarak nerelerde virüsün yayılma ihtimali olduğunu taşıyıcıların semptom göstermesini beklemeden belirleyip o bölgedeki halkı uyarabildiler. Bu sayede, bu ülkelerdeki karantina çoğunlukla gönüllü oldu ve işyerlerinin ansızın kapanmasıyla haksız işten çıkarmalara neden olmadı.
Gönüllü karantinayı desteklemek için Kore gibi kişi başı 300 dolardan, Hong Kong gibi 1500 dolara uzanan bir yelpazede maddi yardım da en başından belirlenip dağıtıldı. Halkın gönüllü karantinaya uymasındaki en büyük etken, devletin bilgileri şeffaflıkla açıkladığına duyulan güvendi. Benzer bir gönüllü karantina başarısını, aslında kapitalist otoriter bir yönetimi olan Singapur’da da gördük. Tüm salgın bilgilerini şeffaflıkla yayımlayan devletin gönüllü karantina çağrısına ada halkı da uydu.
Bu iki modelden bölge dışındaki ülkeler gerekli dersleri çıkardı mı?
Asya’nın geri kalanında, Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da ülkelerin, Almanya gibi istisnalar dışında, çoğunlukla bu iki modeli de tam uygulayamayarak ortada bir yerde kaldığını görüyoruz. Dünyanın en nüfuslu ülkelerinden Hindistan, yaygın test yapmak için gerekli olan teknolojiye kaynak ayırmayarak Kore/Tayvan modeli olma şansını yitirdi ama işyerlerinin kapanmasını takip edecek ekonomik daralma korkusuyla Çin modeli gibi zorunlu karantina ya da ulaşım kısıtlamasını da uzun süre getirmedi.
Ülkede kamuoyunun yoğun baskıları sonucu zorunlu karantina geçtiğimiz hafta içinde getirildi ama bu iş sözleşmelerinin korunması, bir muhalefet partisinin iktidarda olduğu Yeni Delhi hariç, yoksulluk ya da esnaf yardımı gibi düzenlemeler olmadan yapıldı. Şu anda gördüğümüz, özellikle göçmen işçilerin ve özerk bölgelerin mağduriyetinin büyük ölçekli olduğu. Hindistan’ın ekonomisinin büyük oranda kayıt dışı istihdam ve üretime dayandığını düşünecek olursak salgın sürecinin bu ülkenin süregiden toplumsal sorunlarına etkisinin büyük olacağını düşünüyorum.
KARANTİNA HAK İHLALİNE NEDEN OLMAK ZORUNDA DEĞİL
Ya Avrupa?
Güney Avrupa ülkeleri de Kore olma şansını yitirip Çin de olamayanlar arasında. Salgının Asya’da sınırlı kalacağı gibi Batı-merkezci bir algının rol oynamasıyla yaygın test yerine semptom gösterenlere test yapılarak salgın kontrol altına alınmaya çalışıldığı için bir noktada bu ülkelerde zorunlu karantina mecburiyeti baş gösterdi. Zorunlu karantina Çin’in otoriteryenliğiyle özdeşleştirildiği için Avrupa’nın değerlerine aykırı bulundu ve tam uygulan(a)madı. Oysa ki Kore (ve Tayvan, Hong Kong ve Singapur) örneği gösteriyor ki, karantina her durumda insan hakları ihlallerini beraberinde getirmek zorunda değil. Nedenleri ve koşulları şeffaflıkla açıklanmış, yaratacağı eşitsizlikler devlet desteği ve Tayvan örneğinde olduğu gibi yerel toplumsal dayanışma ağlarıyla desteklenmiş bir karantina ihtimali de var(dı).
Bu noktaya gelmişken, bu deneyimler bize salgınla mücadele ve demokrasi ilişkisi bakımından ne gösterdi? Birçok ülkede hakların askıya alındığı bir dönem yaşıyoruz…
Geldiğimiz noktada Çin’in telefon uygulamasını gözetlemeci devletin toplumu ve bireyi güvenlik algısını değiştirerek kısıtlaması olarak eleştiren Avrupa ülkelerinin kendileri de benzer uygulamalar geliştirmekten bahsediyorlar. Telefon uygulaması yaygın test ve gönüllü karantina trenini kaçırmış coğrafyalar için bir ihtiyaç haline geliyor gibi gözükmekteyse de, diğer karantina uygulamaları gibi bu da bireyin temel hak ve özgürlüklerini kalıcı olarak rafa kaldıracak bir araç olmak zorunda değil. Örneğin, Kore’nin kullandığı telefon uygulaması temel özelliklerinde Çin’inkine benzer ama sadece vakalara ve tıbbi gereklilik süresince uygulanıyor.
Salgına karşı mücadele, ne kadar sıkı tutulmak zorunda olursa olsun, toplumu nedeni, süresi ve ölçeği açıklanmayan kurallarla ‘Çocuklaştıracak’ önlemler bütünü olmak zorunda değil. Toplumun bütün kesimlerinin hak ve özgürlüklerini nasıl eşitlikçi bir şekilde koruyabileceklerine dair katılımının olduğu bir sistem, bireylerin de baskı altına alınmadan yapıcı bir şekilde katkıda bulunacağı bir süreci yaratabilir.
HONG KONG TARİHİNDE PEK GÖRÜLMEMİŞ BİR GENEL GREV YAŞANDI
Bugün Türkiye’de işçilerin durumuna dair tartışma öne çıkıyor. Asya’daki salgınla mücadele süreçlerinde işçi ve emekçiler neler yaşadı?
Salgın Hong Kong’daki sınıfsal boyutu hareketin liderleri tarafından özellikle kısıtlı tutulan sokak protestolarının gidişatını değiştirdi. Salgın yüzünden sokaklarda toplanamayan göstericiler eylemlerini evde grev yaparak devam ettirme kararı aldılar. Haliyle bu karar göstericilerin daha önce uzak durdukları sendikalarla iletişime geçmelerini gerektirdi. Pekin hükümetinden gelecek emirleri beklerken paralize olmuş Hong Kong hükümetini protesto eden ada halkı tarihinde İngiliz sömürgeciliği döneminden beri çok görülmemiş bir genel greve gitti.
Türkiye’de de grev ve protestolar oldu ve şu anda yasaklanmış da olsa, ki yasaklanması bile devlette yarattığı kaygıyı gösterir, kamuoyunda görünür kıldı. Sokağa çıkma yasağının çalışan kesimi ağırlıklı olarak oluşturan yaş grubuna gelmemesi, sokağa çıkma yasağı gelen kesimde sosyal güvencesi olmayan ve çalışmak zorunda olanlar için hiçbir çözüm önerilmemesi salgının sınıfsal boyutunu tüm çıplaklığıyla görünür kıldı.
Benzer şekilde, ABD’de salgının kontrolden çıkmasının elbette makro nedenleri var, şu anki yönetimin pandemi kriz fonunu gereksiz bularak kaldırmış olması gibi. Ama, salgın sağlık sisteminin nasıl kısmi ve eşitsiz olduğunu yalnızca bunun zaten farkında olan mavi yakalı işçilere değil beyaz yakalı çalışanlara, orta sınıflara da görünür kıldı.
SALGININ SINIFSAL BOYUTU MİLLİYETÇİLİKLE HASIRALTI EDİLİYOR
Salgınla birlikte kapitalizm sorgulaması gündeme gelse de, salgın korkusu ve önlemlerinin ilk sonuçlarından biri toplumsal hareketleri sokaktan çekmesi oldu. Olağanüstü hal ilanları da aslında iktidarı merkezi hükümetlerin elinde topladı. Çalışma alanınızdaki ülkelerde, salgın sonrası siyasi ve sosyal düzene yönelik bugünden ne gibi ipuçları görüyorsunuz?
Devletler, salgını bir milliyetçilik meselesi olarak tanımlama uğraşında. ABD hükümeti, gerek ülke içinde gerekse G-20, BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası platformlarda virüse “Çin virüsü” diyerek bir algı kampanyası başlattı. Buna karşılık olarak Çin, salgınla mücadele sürecini ne kadar başarılı yönettiğini kanıtlamak için, içinde yabancı karşıtı tonlar barındıran bir uluslararası diplomasi kampanyası başlattı. Kendi modelini uluslararası örgütlerce de kabul gören, ve dolayısıyla Küresel Güney’e resmi olarak tavsiye edilecek norm olarak kabul ettirmek için Çin içerisindeki normalleşme sürecini prematüre olarak hızlandırdı. Yaygın test yapılmadığı için kaçınılmaz olan asemptomatik taşıyıcılardan yayılacak ikinci kuşak salgını yalnızca Çin’e gelen yabancılardan, ya da yabancı ülkelerde yaşayan Çinlilerden geliyor gibi göstererek ülkede yabancı düşmanlığını tetikledi.
ABD ve Çin, salgının sınıfsal boyutunu hasıraltı edip bunu bir milliyetçilikler savaşına döndürürken, Türkiye hükümeti de ‘Biz bize yeteriz’ adını verdiği bir kampanyayla benzer bir milliyetçi kenetlenme sağlamaya çalışıyor.
Oysa, gerek karantina koşullarındaki gerekse sağlık hizmetlerine erişimdeki uçurum her geçen gün daha da görünür oluyor. Salgın toplumsal hareketleri geçici olarak sokaktan çekmiş olabilir; belki uzun vadede sokak protestolarından farklı yöntemler geliştirilecek olabilir ama toplumsal hareketlerin salgın sonrası döneme sınıf ve yerellik odağıyla güçlenerek gireceğini düşünüyorum.
Bu nasıl olacak?
Toplumda birçok kimlik kesişimsel. Örneğin, Türkiye’de ve birçok ülkede karantina sırasında ev içi şiddetin arttığını biliyoruz ve bu işçi sınıfından kadınları da orta sınıf kadınları da aynı şekilde etkiliyor. Öte yandan, evde kal çağrısına gönüllü olarak uyacak ekonomik güvenceye sahip olmamak güvencesiz çalışanları, özellikle içinde bulunduğumuz borçlandırmaya dayalı ekonomide, daha da birleştiriyor. Bu farkındalığın esnek istihdamın yakın geçmişte yarattığı atomize olma halinin, yalnızlık, kendi başınalık duygusunun yerine geçeceğini ve dolayısıyla yeni bir örgütlülüğe yol açabileceğini gözlemlemek mümkün.
Yerelin önemine gelince, hem seyahat engelleri hem de her yerelin demografisinin ve koşullarının farklı olması yerelden ve yerele özel bulunan çözümlerin en etkili olduğunu gördük. Örneğin, Türkiye’de kimi belediyeler merkezi hükümeti beklemeden maddi ve ayni yardım başlattılar. Çin’de eyaletlerin kendi kendilerine aldıkları önlemler salgının tüm ülkeye yayılma oranını azalttı. Federal bir sisteme sahip olan ABD’de federal hükümet ülke genelinde önlem almakta gecikince, eyalet yönetimleri kendi salgınla mücadele sistemlerini kurdular ve bugün vaka sayılarına ve artış hızına bakınca yereller arasındaki fark net bir şekilde görülebiliyor.
Tabii, sadece yerel hükümetlere dayanan bir yerelleşmenin dayanışmaya engel olma ihtimali de var. Örneğin, ABD’de federal hükümetin destek sözü olmayınca eyaletler birbirlerine yardım göndermekten imtina ediyorlar. Ya da Çin’de yerel korumacılık ayrımcılığı da beraberinde getirdi ve merkezi hükümet Hubei eyaletindekileri tekrar işe alacak işyerlerini sübvanse etme sözü vermek zorunda kaldı. Bu yüzden, yerellik dediğimiz zaman halkın yereldeki örgütlenmesinin önemini unutmamak gerekiyor. Hong Kong’da hükümet karşıtı göstericilerin örgütlü olduğu mahalleler devlet salgına karşı önlemler almakta gecikince kendi dayanışma ağlarını harekete geçirdiler.
Wuhan karantinayla kapatılınca, kent ölçeğinde çalışan sivil toplum kuruluşları ve yerel platformlar varolan ağlarını ve imkanlarını fazla mesai yapan sağlık çalışanlarına, sağlık hizmetlerine erişimi olmayan yaşlılara, göçmen işçilere, engellilere, karantinada yalnız kalmışlara temel gıda ve temizlik malzemeleri ulaştırmak ve ulaşımlarını sağlamak için harekete geçirdiler.
{{401584}}
{{401527}}
{{401489}}
{{401445}}
{{401392}}
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et