05 Ocak 2020 03:30

Futbolun teknik direktörleri ve Klopp

Futbolun içinden gelenler, futbola asıl kimliğini katanlar. Seyri hem güzelleştirenler hem de çirkinleştirenler. Hem övülenler hem de zamanı gelince yerilenler: Teknik direktörler. 

Fotoğraf: DHA

Paylaş

Önder GÖKSAL

Futbol üzerine yazılan en güzel kitaplardan biri 90’lı yılların ortalarında çıkan Eduardo Galeano’nun ‘Gölgede ve Güneşte Futbol’ kitabıdır. Kitap, ‘Yazarın İtirafı’ adlı girişinde efsane cümlelerle başlar: “Tüm Uruguaylılar gibi ben de futbolcu olmak istedim. Doğrusu çok da güzel oynuyordum, hatta harikaydım bile denebilir; ama yalnızca geceleri rüyamda.”  

Futbol hatırı sayılır bir çoğunluğun rüyalarını süslüyor. Çocukluktan ilk gençlik yıllarına kadar birçok kişi bu büyülü arenanın bir yerine tutunmaya çalışıyor. Galeano gibi kötü oyuncular daha çok olsa da tek tük çıkan yetenekler sahalarda boy gösterebiliyor. Bu mecrada tutunamayanlar da hayatlarının sonuna kadar bir hayal kırıklığıyla yaşıyor, (Onlar; ‘ben olacaktım ki oradan ne güzel vururdum’cular.) ama yine de futbolu tamamen hayatlarından çıkaramıyorlar. Kimisi Galeano gibi yazar olup kitaplarından birini futbol temasıyla çıkarıyor, kimisi kendi gibi arkadaşlarıyla mahallenin halı sahasına transfer olup haftanın bir günü hayallerini okşuyor, kimisi takımının kombinesini alarak hafta sonları stadyumun yolunu arşınlıyor… Herkes yaş aldıkça futbolun bir yerine ilişiyor. 

FUTBOLA KİŞİLİKLERİNİ KATANLAR

Bu yazıda değineceğimiz ve değineceklerimiz ise futbolun içinden gelenler, futbola asıl kimliğini katanlar. Seyri hem güzelleştirenler hem de çirkinleştirenler. Hem övülenler hem de zamanı gelince yerilenler: Teknik direktörler. 

Teknik direktörler takımlarının bizatihi kendisidir, ruhudur, kişiliğidir. Karakterlerini takımlarına yansıtırlar. Takımlarda teknik direktörlerini, teknik direktörlerde takımlarını görürsünüz. Kendi gibi oyuncularla çalışmak istediklerinden midir ya da oyuncularını kendilerine benzettiklerinden midir bilinmez ama -belki her ikisi birden olabilir-  teknik patronlar ve takımları olabildiğince aynı ruhu taşımaya çalışırlar. Bu bazen kısa sürede olur, bazen uzun bir süreci bulabilir.

Jürgen Klopp’un takımları güleryüzlüdür mesela; her sabah ‘günaydın’ı eksik etmez yedi yabancıdan. Guardiola’nın takımları ise dayanışmayı sever, taşır komşu teyzenin poşetini evine. Jose Mourinho’nun takımları burnundan kıl aldırmaz, egoisttir; sokakta görse selam vermez adama. Arsen Wenger’in takımları genceciktir, hava kararsa korkudan annesinin yanına koşar. Ferguson’un takımları mucizevidir, tam ‘Her şey bitti!’ derken tavşanı çıkarır şapkadan… Tabii bu benzetmeleri bizim teknik direktörler için de yapabiliriz; ama bizimkilerin çoğu teknik değil tehdit(!) direktör hüviyetine sahip oldukları için şimdilik o topa girmeye gerek yok.

BAŞARIYA DAYALI AŞK

Futbol afyon özelliğini giderek damarlarımıza zerk ettikçe onlar daha çok ön plana çıktı. Bir futbol yıldızı kadar çok konuşulur durumdalar. Onlar bir kurtarıcı, ama aynı zamanda fişi ilk çekilecekler de yine onlar. Taraftarın önüne atılacak ilk kişi de onlar, yani olası bir yangında ilk yanması gerekenler onlar.    

Her ne olursa olsun o doksan dakika boyunca da doksan dakika bittikten sonra da her futbol tutkunu teknik direktörlerin ağzından çıkacak cümlelere odaklanıyor. Ve hepimiz o dillerden dökülecek mantıklı ve güzel cümlelere muhtacız. Mağlubiyetin gerekçelerini de galibiyetin sevincini de güzel bir açıklamayla dinlemeyi hak ediyoruz. Çünkü teknik direktör varlığını kulüp yöneticisinden çok taraftara borçlu. İşte burada bizden önekler verebiliriz: Fatih Terim bu gidip gelmelerini taraftarın sonsuz kredisine borçlu, Ersun Yanal bugün kenardan Fenerbahçe’yi yönetiyorsa taraftarın onu oraya taşımasına borçlu. Ünal Karaman’ın sürpriz ayrılığında taraftarın sokaklara inip Karaman’ı ve yönetimi ikna çabaları taraftar-teknik direktör ilişkisinin yakınlığına vereceğimiz müspet örnekler; ama bu teknik direktör taraftar bağı çok da halat kıvamında sıkı bir bağ değil. Her an ters-yüz olabilecek çıkara dayalı sahte bir aşk. Başarı varsa aşk var, başarı yoksa aşk biter.

JÜRGEN KLOPP ZAMANI

Kendisi de hatırlamıyor hangi maç olduğunu ama sadece bir Bayern Münih maçı öncesi olduğundan oldukça emin Klopp. Soyunma odasının ortasında ve oyuncuları etrafındadır. Eski bir sinema çalışanı olmasından mütevellit bütün filmlere vakıftır Klopp ve maç önü motivasyon konuşmasını bir filmden örnekler: ‘İvan Drago bütün teknolojik antrenman makinelerine sahipti. Fizyoterapisti vardı, doktorları vardı, onlarca antrenörü vardı, ona bağlı taraftarları vardı; ama Rocky Balboa ücra bir kasabada tomruklarla antrenman yapıyordu. Maç başladığında Balboa, Drago’yu ringe serdi. Bugün sizden Rocky olup, İvan Drago’yu yenmenizi istiyorum.’ der. Sarı-siyah formalılar bu beyaz gülüşlü adama tuhaf tuhaf bakar. Klopp bir terslik olduğunu anlar ve sorar: “Aranızda kaç kişi Rocky Balboa’yı tanıyor?” Sadece 30 yaşın üstündeki iki futbolcu parmak kaldırır. Klopp o zaman şunu anlar: İyi bir şeyler yaparken bazen yanlış konuşmalar yapabiliyor ya da yanlış davranışlarda bulunabiliyorsunuz; ama genelde ne yaptığınız önemli. 

Liverpool her zaman efsanevi menajerlere sahip olmuştur: Shankly, Bob Paisley, Roy Evans, Kenny Dalglish ve şimdi yine büyük bir hoca hüviyeti kazanan Jürgen Kloop. Mainz’da başlayan teknik direktörlük kariyerinde Dortmund’da zirveye çıktı, bu başarı onu Liverpool’a taşıdı. Şu an Premier Lig’de en yakın rakibine 13 puan fark atmış durumda ve şampiyonluğa kesin gözüyle bakılıyor. Klopp, Liverpool’a geldiği zaman hiç de iyi bir tablo yoktu ve o sabretmekten bahsediyordu. Başarıya aç bir takıma ve taraftara sabırdan bahsediyordu. O bu sabrın ürünlerini iki sezondur topluyor.

Klopp büyük bir menajer olmanın yolunda ilerlerken bize de dersler veriyor. Sadece sahada değil, maç sonunda da yapacağı açıklamalara kulak kabartmış durumdayız. Çünkü o zekâ ile bulanmış bir futbolu sunuyor önümüze, kendisinden bir şeyler katarak. Tek ihtiyacımız futbolu aşkla oynayan ve oynatan zeki insanlar. Klopp şu an bu tarifi tamamiyle karşılıyor.

Ve başta bahsettiğimiz o efsanevi kitap şu cümleyle bitiyor, tam da burada söylemeden olmaz: “Bundan sonra bana düşen tek şey, yitirilen bir aşktan sonra ya da bir maçın sonunda hissedilen o kahredici yalnızlık ve hüzünle baş başa kalmak olacaktır.”

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Kasım Süleymani suikastının öncesi ve sonrası

SONRAKİ HABER

EMEP heyeti Elazığ'da incelemede bulundu: Hamaset söylemi can kaybının önüne geçemez

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa