06 Eylül 2019 21:44

Hayat ile şiirin arası açılınca susmamak

Gazeteci Burcu Karakaş Evrensel'e yazdı: Halbuki hayat ile şiirin arasını hiç açmamak, açıldığında ise susmamak lazım. Ayna tutmak sanatçıların işi, haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmamak lazım.

Susamam klibi görseli

Paylaş

Burcu Karakaş

“Hapishanelerdeki, mahkemelerdeki dostlarımızı hatırlarız, bir devlet büyüğü halkını tehdit eder, bir çocuk polis kurşunuyla, bir işçi kazanacağı üç kuruşuyla ölür, hayat ile şiirin arası yine açılır, yine bir geçide ihtiyaç duyarız.”*

Bir şey yokmuş gibi davrandığımızda ya da o bir şeyi görmezden gelmeye çalıştığımızda o şey, yok olmuyor. 

Fil misali odanın, taş misali yüreğin ortasında duracak olan yine orada duruyor. 

Unutmaya çalışmak insanı çoğunlukla hatırlamaktan daha çok yoruyor. 

Kaldı ki insanın en büyük çaresizliği bu:

Unutma çabası, unutma eylemini kolaylaştırmıyor.

İnsan, diğer yandan, nihayetinde yalnızlığa mahkûm bir mahluk olsa da en çok sessizliğe dayanamıyor. Anlaşılmak, dinlemek, paylaşmak istiyor.

“Ben de” demek istiyor, “Gördün mü” demek istiyor.

“Sen de böyle hissettin mi” diye sormak istiyor.

Sanat işte tam da burada devreye giriyor.

Son birkaç senedir kendimi, kendime sıklıkla şu soruyu sorarken buluyorum:

“İçinden geçtiğimiz cendereyi hangi eserler ile hatırlayacak ve hatırlatacağız?”

Yakın döneme baktığımızda, “12 Eylül 1980” denildiğinde akla düşen edebiyat, müzik ya da sinema eseri hiç de azımsanacak gibi değil. Şüphesiz ki bu dönemi ise muktedirin kuyruğundan ayrılmadığı gibi bir şey üretmekten de imtina eden “sanatçılar” ile anmayacağız. Onları elbette unutmayacağız ama onlarla da hatırlamayacağız.

Belki “Türkiye gündemine oturan rap şarkılar”ı beğenmediniz.

Muhtemelen bugüne kadar dinlediklerinizin en iyisi değildi, belki de kliplerden haz etmediniz. Ama “gündeme oturması” da zaten bu sebeplerden değildi. 

Aslında çok basitti:

Biri ses çıkardı, diğeri de ona eşlik etti. Bozuk saatin günde iki kere bile doğruyu göstermediği bir yerde, boşlukta yankılanan bir sesti. Birileri, "Biz de görüyoruz, biz de dayanamıyoruz" dedi.** “Türkçe rap hep böyleydi” belki ama bir süredir dipten gelen dalga büyüdükçe bir boşluğu doldurur ve her geçen gün kitlelere daha fazla hitap eder oldu. Tabiri caizse, topluma ayna tuttukça ana akımlaşır oldu.

Artık aldığımız nefes bile politikken sanatın politika ile mesafelenme çabası, beyhude bir çaba. Odadaki fili görmezden gelmek, hatırlatmamaya ya da unutmaya çalışmak, nafile aslında. Halbuki hayat ile şiirin arasını hiç açmamak, açıldığında ise susmamak lazım. Ayna tutmak sanatçıların işi, haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmamak lazım.

Mücadeleyi yükseltmek her şeye rağmen öfkeyi ve artık içi boşaltılmış bir kavram olarak tınlasa da umudu yeşertmekle mümkün. İçimizde yanan öfkenin dile gelmesiyle, çatlak bulup yol almasıyla mümkün. Çünkü, içimize atmak hiç de iyi bir şey değil!

Müzik, edebiyat, resim ya da sanatın diğer alanları ile iştigal eden herkes eseriyle düşündürmek ya da ses vermek zorunda değil ama bu kadar yoksunluk da biraz fazla değil mi?

Öyle bir noktadayız ki; hal-i pür melalimizi anlatan şarkıda bir cümleye, şiirde bir dizeye, beyaz perdede bir sahneye muhtacız.

Bir çocuk polis kurşunuyla, bir işçi kazanacağı üç kuruşuyla, bir kadın erkek şiddetiyle, bir hayvan işkenceyle ölünce sessizliği kırma cesaretini gösterenlere açız. Ama işte, su akıp yolunu buluyor.

Bu toprağın çocuğu olup “mış gibi yapmak” da bir yere kadar, değil mi?

* Barış Bıçakçı, “Tarihî Kırıntılar”, İletişim Yayınları.

** Bir dahaki sefere kadın rapçileri de dahil ederek deseler, daha güzel olur tabii!

ÖNCEKİ HABER

Didim'de 3 öğretmen, yargı kararı beklenmeden ihraç edildi

SONRAKİ HABER

Hatay'da 25 farklı noktada orman yangını çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa