26 Ağustos 2019 07:26
Son Güncellenme Tarihi: 26 Ağustos 2019 08:22

Yeşilçam’ın bol afyonlu kadrajı

Anıl Yurdakul, Yeşilçam’ın "erotik dönemini" dinlemek için ‘Yeşilçam’ın Muhtarı’ lakaplı Sinema Araştırmacısı Yazar Agâh Özgüç ile konuştu.

Fotoğraf: Anıl Yurdakul/Evrensel

Paylaş

Anıl YURDAKUL
İstanbul

Bir gece yarısı İsmail Cem İpekçi’nin telefonu çalar. Yıl 1974-75. Arayan Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’tir. TRT’nin başına getirildiğini haber verir.  Böylece İpekçi ailesinin sinema ve yazılı medyanın ardından televizyona hakimiyeti sağlanır. 

Kadrajımızı devam eden yıllara, Milliyetçi Cephe hükümetine kaydırdığımızda ise Karaköy’den ‘müstehcen’ olduğunu gerekçesiyle heykel kaldırılırken sinema salonlarının panolarında ‘Tokmakçı Nuri’, ‘İsmet Bu Ne Kısmet’, ‘Azgın Bakireler’ gibi fikir yoksunu isimlere sahip ‘Seks’ içerikli komedi (mizah değil) filmleri yansır. Yetmişli yılların sonlarına doğru, ‘seks komedisi’ sineması kendisini ‘pornografik’ filmlere teslim eder. Başta Yılmaz Güney olmak üzere birçok filmi makaslayarak delik deşik eden sansür kurulu seks içerikli-pornografik filmlere dokunmayarak yayınlanmasına göz yumacaktı. Piyasalar durma noktasına gelmesine rağmen Yeşilçam dimdik ayakta, yapım sayısı olarak dünyanın dördüncü büyük ülkesi olarak gururlanıyordu.

1979’da Yeşilçam’da çekilen film sayısı 193 olurken bunların 131 tanesi ucuz maliyetli 16 mm olarak çekilen porno filmler olacaktı. Geri kalan 62 film ise komedi, Cüneyt Arkın’ın B-Type türündeki avantür filmler ve ilk fidanlarını veren arabesk filmler çoğunluktadır. Yeşilçam’ın erotik dönemini dinlemek için ‘Yeşilçam’ın Muhtarı’ lakaplı Sinema Araştırmacısı Yazar Agâh Özgüç’ü ofisinde ziyaret ettim.  

KAVRAMLAR BİLİNMİYOR

Hayatını sinemaya adamış, röportajlar yapmış, araştırmış , yüzlerce filmi eleştirmiş,  binlerce sayfa daktilo yazısı yazmış, yazılarını onlarca kitaba dönüştürmüş olan 87 yaşındaki Usta Gazeteci Yazar Agâh Özgüç’ün ofisinin duvarlarında yeni çekilen filmlerin afişleri, masasında kağıtlar, kalemler, kitaplar, notlar ve durmaksızın çalan telefonu göze ilk çarpanlardan… Çay eşliğinde sohbete koyuluyor ve konuyu yetmişli yıllara getiriyoruz. Özgüç, anlatmaya on yıl öncesinden başlayarak Yeşilçam’ın durumu özetliyor:

“1960’lı yıllarda Metin Erksan, Yılmaz Güney, Lütfi Akad gibi yönetmenler Yeşilçam’a ağırlıklarını koymuş, yapılan filmlerin tamamı iş yapar haldeydi. 1970’li yıllarda ise sinema sektöründe ekonomik krizin başlaması üzerine ‘Seks avantürleri’ olan ‘Behçet’ türü filmler ortaya çıktı. Onun hemen ardından ‘Seks Komedileri’ diye bir tür çıktı. Seks filmlerinin sansürden geçmesi zordu, filmleri hem gırgıra alarak hafiflettiler hem de seks sahnelerini keserek sansüre gönderdiler. Onay aldıktan sonraysa sinemaya filmin kesilmemiş halini sundular. Fakat bu filmler Hababam Sınıfı gibi kalıcılık sağlayan kalitede başarılı olamadı. Çünkü bu tür seks komedisi filmleri çeken yönetmenler, ‘erotizm’, ‘pornografi’ gibi kavramları iyi irdelemeden film çekmişlerdi.”

Cinselliğin televizyonda gösterilemeyeceğinden ve sömürüye çok yatkın bir tür olduğundan ötürü izleyiciye afyonlarak sunuldu. O dönemde Beyoğlu’ndaki Lüks Sineması’nda bir filmdeki seks sahnesini izlemek için tekrar aynı filme giden bir kitle oluşmuştu. İtalyan seks komedi filmlerinden etkilenerek yapılan seks içerikli bu filmler, kapanmaya başlayan sinemaları birahane olmaktan kurtarmış fakat aileleri ve kaliteli izleyiciyi kaçırmıştı. Erotizm kavramını iyi bir şekilde sunan 3-4 yönetmen vardı; Özgüç, Metin Erksan, Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz. 

ALTIN AYI ÖDÜLLÜ KIRSAL KESİM EROTİZMİ

Yeşilçam’ın gerçek manasıyla ‘Auteur Yönetmeni’ Metin Erksan, Susuz Yaz filminde kırsal kesimde erotizmi işleyecek, ‘Suçlular Aramızda’ filminde ise kentli burjuvanın sapkınlığını eleştirecekti. Ailelerin izleyecebileceği kalitede olan bu filmler erotik filmler değildi. Erotik sahneler gerektiği yerde ve dozunu kaçırmadan sunulmaktaydı. Susuz Yaz gibi ‘Altın Ayı’ ödüllü filmlerden yetmişli yılların kadınları aşağılayan ucube filmlere nasıl gelinmişti? Agâh Özgüç’e yetmişli yıllarda Avrupa’da çekilen kaliteli filmleri, örneğin Scandalo filmini sorduğumda şöyle yanıtlıyor:

“Bizim yönetmenlerimiz o tür filmler çekemiyorlar. Çünkü bir filmde bir kadının bacağını gösterebilmek bile önemlidir. ‘Temel İçgüdü’ diye bir film çekiyor, erotizm nerede? Erotizm şudur; Sharon Stone’un bacak bacak üstüne atıp sorgulanması erotizmdir. Ama bizimkiler erotizimle pornografiyi birbirine karıştırıyor.”

EMMANUELLE FİLMİ İÇİN KADINLAR MATİNESİ

Agâh Özgüç, gerçek bir erotik film çok iyi yapıldığı taktirde kadın seyircinin izleyebildiğini söylüyor. Örneğin Serge Gainsbourg’un müziklerini yaptığı soft bir tür olan ‘Emmanuelle’ filmi haftalarca Atlas Pasajı’nda gösterimde kaldığı dönem kadınlar da bu filmi izlemek istemişti. Ama erkeklerin rahatsız edebileceğinden ötürü, kadın seyirciler Atlas Sineması müdüriyetine müracaat ederek ‘Kadınlar Matinesi’ istediler ve müdüriyet tarafından bu istek kabul edildi. Her cuma saat 4:30’da ‘Kadınlar Matinesi’ tabelası asılarak Emmanuelle filmi kadınlar için gösterilmiştir. Özgüç’e göre, Yeşilçam’da yapılan erotik- pornografik filmleri kadınların izlemesinin imkanı olmadığını çünkü yapılan filmlerde kadınlar aşağılanır. 

AİLE KURUMU, DELACROIX’İN TABLOSU VE TÜRKAN ŞORAY

1980’li yıllarda Türkiye 12 Eylül Darbesinin toplumsal tahribatını aşmaya çalışmaktaydı. Bu dönemde sinemadaki ‘seks komedileri’ ve ‘pornografi’ sekteye uğramış, yerini ‘Arabesk’ filmlere bırakarak gençleri sadomazoşiztik anlayışa sürüklemişti. Behçet Nacar, Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş gibi isimlerin yerini İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur alarak yerli işi müzikal(!) furyası başlamıştı. Film isimleri “Şeftalisi Bala Benziyor”dan “Dertli Dertli”ye dönüşmüştü.

Yeşilçam’da estetik, üslup gibi terimlerin derdinde olan sinemacılarsa kameralarını değişime uğrayan aile kurumuna çevirecek, cinselliği Metin Erksan gibi dozunda verecekti. ‘Mine’, ‘Ölü Bir Deniz’, ‘Dul Bir Kadın’, ‘Aaahh Belinda’ gibi filmlerde 12 Eylül Darbesi sonrası yaşanan travma etkisindeki aydınların bunalımları, artık eve kapanmayan ayakları üzerinde durabilen kadınlar gibi konuları işlemiştir. Türkan Şoray’ın  ‘Ölü Bir Deniz’ filminde üstü çıplak bir şekilde çamaşır asması Fransız ressam Delacroix’in Fransız İhtilali tablosundaki güçlü, özgür kadın imajını yansıtmaktadır. Türkiye bir değişime uğradı mesajını yansıtan filmlerin amacı iyi niyetle yola çıksada darbe sonrasında desarj olmak isteyen genç kuşak izleyiciyi arabesk filmlere kaptırmışlardı.

Bugün ise sinemadan televizyona, komedisinden aksiyonuna Mafya-Recep İvedik gibi okuyan kitleye düşman karakterler işleniyor. Bizim yapmamız gereken tek bir şey var; bağımsız medyayı ve bağımsız sinemayı desteklemek!

ÖNCEKİ HABER

Uzel Makina, Real Market ve Makro Market işçilerinden tazminat eylemi

SONRAKİ HABER

Dersim'de askeri aracın ezdiği 21 yaşındaki genç hayatını kaybetti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa