27 Haziran 2019 04:23

‘Her şeyi çok güzel yapabiliriz’: ‘Mağduriyet’ten kolektif eyleme

Prof. Dr. Melek Göregenli, 23 Haziran’ın sonuçlarını ve 31 Mart’tan bugüne değişenleri değerlendirdi.

Fotoğraf: AA

Paylaş

Prof. Dr. Melek GÖREGENLİ

31 Mart’tan sonra yine Evrensel için, seçim sonuçlarını yorumladığım kısa notu şöyle bitirmişim: “Sonuç olarak yeni bir dönemin eşiğindeyiz; daha demokratik bir ülke için istek duyan insanların sayısının ne kadar olduğuyla ilgilenenler için önemli bir geceydi; sanırım artık matematiksel olarak öndeyiz. Bundan sonrası, ortak bir gelecek tahayyülünün ortak sözünü inşa edebilmek için kafa yormak ama sevinçle, umutla ve hevesle.” İstanbul seçimlerinin kazanıldığı gerçeği üzerine yazılmış bir son cümle bu, geçmişe değil geleceğe bakan bir cümle ama bu memlekette gerçeğin nasıl hem de hukuk yoluyla yeniden yeniden kurulduğu hakikatini öngörememiş bir iyimserlik içeriyor. Böyle olmadı, seçimler iptal edildi ve iktidar, matematiksel farkın kapanabilir olduğu varsayımıyla süreci istediği yönde dönüştürdü ve seçimler yenilendi. 23 Haziran’da ortaya çıkan muhalefet lehine, ilkinin çok ötesindeki sayısal fark, son iki günde yapılan yorumlarda genellikle bu hukuksuzluğun yarattığı mağduriyete seçmenin verdiği “vicdani bir tepki” olarak yorumlanıyor. Bu yorumun dayandığı, “Türkiye -hadi İstanbul diyelim- seçmeninin çoğunlukla vicdan sahibi olduğu”, “Gerektiği zaman partilere böyle dersler verdiği” varsayımı, vicdanın ne olduğunun uzun uzun tartışılmasını ve eğer bu varsayım, seçmenin çoğunluğu için doğruysa, aynı grubun neden bunca vicdansız uygulamaya sessiz kaldığı sorularının cevaplanmasını gerektirir; ayrıca “seçmen” denen grubun homojen bir kitle olmadığı, seçimlerden önce mesela bir stadyumda toplanıp, “Bu sefer nasıl bir ders verelim” konusunda ortak kararlar alamayacağı ve dolayısıyla benzer bir motivasyonla davranamayacağı bilgisini de akılda tutmak gerek. Kuşkusuz, E. İmamoğlu’na oy verenler içinde, haksızlığa karşı çıkmanın, oy verme davranışlarında asıl etken olduğu pek çok insan vardır, tıpkı, bu sefer de değişik birine oy verelim diyenler; İmamoğlu’nu, B. Yıldırım’dan - ya da tersi- daha sevimli bulanlar; bu sefer seçime girmeyen partilerin seçmenleri, Saadet Partisinin seçmeninin AKP oylarını bölme katkısı vb. pek çok faktör yüz binlerce oy farkının nedenleri arasında sayılabilir. AKP-MHP seçmenlerinin bir bölümünün, ekonomik kriz, bir bölümünün de “güç” ve “iktidar”ın el değiştirebileceği ihtimalini görmesi ve olası yeni gücün yanında yer alma eğiliminin de sonuçları etkilemesi muhtemel, Öcalan’ın mesajının iktidar tarafından kullanılması da.

NE YAPSALAR OLMAYACAKTI

Her seçimden sonra, seçimle belirsizleşen politik durumu sabitlemek için, bütün taraflar için, olanı, gerçekleşeni “tarif etmek”, anı ve geleceği kontrol edebilmek açısından gerekli; belki de bunca laf, genelleme bundan. Bu yorumlarda bence, -bundan sonrasıyla daha ilgili olduğu için- üzerinde daha çok durulması gereken, nedenlerden başlıcası olarak sayılan “vicdani tepki”nin konusu olan “mağduriyet”, haksızlığa uğramışlık halinin nasıl bir eylemlilikle buluştuğu. Mağduriyet, mazlum olmak, güçsüzleştirilmek, haksızlığa uğramak bir tür meşru güç sağlar. Gruplar arası ilişkileri düzenleyen güç tiplerinden biri olarak “meşru güç”, haksızlığın failleri karşısında, mağdur olanlara kendiliğinden bir haklılık kaynağı sağlar. Seçimden sonra iktidar yanlısı yorumcuların, seçim öncesindeki gibi canhıraş bir biçimde YSK’nin iptal kararını savunmamaları, nasıl da eğreti duran olgunlukları bundan. Bir tür paylaşılan ve aktarılan, suçüstü yapıldığında görünür olan suçluluk duygusu, üstelik “mağdurun” sembolik olan meşru gücü, hukuken gerçek bir güce, bir iktidar gücüne dönüştüğünde, çemkiren muktedir yancısından, boynu bükük mağluba giden yol hızla katedilmek zorunda. Seçimden önce, iktidar kampanyası konusunda tek eleştirel laf etmeyenler şimdi, AKP’nin nasıl hatalar yaptığı konusunda hemfikir, üzerinde durmak bile gerekmeyen AKP’nin kampanya süreçleri, bence bu seçimin sonucunu belirleyen ana faktörler değil, ne yapsalar olmayacaktı. Bu cümleler içimi serinletmek içindi, asıl ciddiyetle ilgilendiğim ve üzerinde düşünmemiz gerektiğini sandığım kısım, bu seçimin sonuçlarını belirlediğini düşündüğüm, geleceği de belirleyecek olan toplumsal dönüşüm. Her seçim sonucu, sonsuz sayıda özellik bakımından farklılaşan seçmen gruplarının farklı nedenlerle biçimlenen oy verme davranışlarına göre biçimlenir. Aynı partiye oy veren seçmen gruplarının oy verme nedenleri farklı olabilir, benzer biçimde farklı partilere oy veren seçmenler içinde  benzer motivasyonlara sahip insanlar olduğu gibi. Örneğin, ekonomik kriz CHP ve AKP seçmenlerinin bir bölümünü benzer biçimde etkileyebilir; büyük ihtimalle bu seçimde İmamoğlu’na oy veren gençler içinde AKP, CHP veya HDP hatta İyi Parti vb. farklı partili ailelerden gelen gençler birbirine, aile büyüklerinin birbirine benzediğinden daha çok benzemekteler. İktidarın Öcalan hamlesi, belki de İstanbul’daki HDP seçmeniyle örneğin Diyarbakır’daki HDP seçmeninin aynı politik motivasyonla davranabileceği ezberinden kaynaklanıyordu. “Kürt seçmen” kategorisi, hiç olmayan bir grubu tanımlıyor, çünkü hiç kimse sadece “Kürt” değil, hiç kimsenin sadece “Türk” sadece “kadın” sadece “Alevi” olmaması gibi, ama mesela “şehirli” olmak -ki nüfusun giderek daha çok bölümü şehirli, daha ortak kesen bir faktör, “şehirli genç” olmak daha çok belki. Yeni hayat, bir yandan hepimizi yalnızlaştırıp grup aidiyetlerine ihtiyacımızı yükseltiyor ve kimlik siyasetlerini güçlendirip, farklı “gruplar” da birleşmemize yol açıyor, öte yandan giderek daha çok bütün farklılıklarımız siliniyor ve birbirimize benziyoruz. Aynı küçük ekranlardan gözümüzü ayıramıyor, aynı dizileri seyrediyor, memleketin dört tarafındaki şehirler, evler nasıl giderek birbirine daha çok benziyorsa, öyle birbirimize benziyoruz, en çok da gençler. Bu farklılık-benzerlik diyalektiği, politik geçişliliklerin öngörülebilirliğini ve kontrol edilebilirliğini giderek zorlaştırıyor. Bir sürü sitenin yasaklı olduğu bir ülkede, üstelik bir kafeye oturulurken ilk sorulan şeyin wi-fi şifresi olduğu bir dünyada, gençlere seçim vaadi olarak bilmem kaç bayt internet vadetmek nasıl bir zamanda yolculuktur. GOT’tan çıkıp gelmiş gibi görünen televizyonlardaki yorumcularla, İmamoğlu’nun ve ekibinin bu seçimdeki yaklaşımlarının temel farkı da burada.

KOLEKTİF EYLEME İNANÇ

İmamoğlu’nun başarısı bence ne söylenildiği gibi, “tipik CHP’li olmayıp muhafazakar seçmene daha yakın olması” ne de 31 Mart seçimlerinde haksızlığa uğramış olması. Anahtar kavram, ilk kez 31 Mart seçimlerinde ortaya çıkan bugüne göre küçük oy farkını da yaratan, iktidara karşı, İstanbul’dan başlayan itirazın, gerçek bir dönüşüme yol açabileceğine olan inançla örülmüş çok biçimli ve çok taraflı bir kolektif eyleme inanç. Tabii ki bu kolektif itiraz çağrısı, demokratik bir iktidar talebini içerdiğinde, sadece solcuları hatta sadece Kürtleri ya da yoksulları hedefleyemez. Hedeflediği insanları ya da varılacak yeri tarif bile etmemelidir; hukuksuz, adaletsiz ve eşit olmayan bir hayata, bir otoriter-toplumsal sisteme karşı, yurttaşlığı, yurttaşlık fikrinin dayandığı asgari koşulları geri isteyen insanlara yapılan alçak gönüllü bir çağrı, şimdilik yeterliydi ve yapılan buydu. Çağrı, sadece politik bir hedefe değil, itiraz edenlerin hafızasına, yapabilme becerisine ve inandırıcılığını, kanıtlanmış olmasından alan, eylemin dönüştürücü gücüneydi. Mağdurların mazlumların haksızlığa uğradıklarında kendiliğinden sahip oldukları meşru güç, eğer o güçle örülmüş olan bir örgütlü itiraza bir eylemliliğe dönüşmezse, hiç de politik olmayan bir sızlanma haline ve hikmeti kendinden menkul, yaralı bir ego büyümesine dönüşebileceğini gösterir. İmamoğlu, bugün yayımlanan ve seçim gecesinin hikayesini anlatan videoda “İyi bir fark olması lazım ki toplumun öz güveni kendine gelsin” diyor, sonra da “zafer” sözcüğünü sevmediğini, toplumun bir bölümünün bir diğer bölümüne karşı kazandığı bir zaferden değil, hep beraber bir başarıdan söz etmek gerektiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, kuşkusuz emekle ve kolektif olarak üretilen bir politik çerçeveyi özetliyor ve bence bu çerçeve 31 Mart gecesi oluştu; yetkinlik, kontrol, ısrar ve inatla kendini gerçekleştiren bir kehanet olarak da 23 Haziran sonucunu ortaya çıkardı. Beylikdüzü mitinginde hepimize Gezi’yi çağrıştıran tını da, ruhani bir özlemden değil, benzer bir kolektif itiraz sonucunda oluşan eylemliliğin yarattığı, “Yapabiliriz ve işte yaptık” duygusundan kaynaklanıyor galiba. “Güzel günler göreceğiz güneşli günler..” şarkısının da bu ana çok yakışması bundan. Bugün olan, geleceğe dair gerçekçi bir umuda işaret ediyor; eğer becerebilirsek, hep beraber hiç değilse daha demokratik olabileceği için daha yaşanabilir bir memleket ve dünya için yürünebilecek bir yol ve tasarlanabilecek bir gelecek ideolojisi inşa edebileceğimize olan inancın tazelenmesi, eylemle... hep beraber, başka bir yolu yok.

ÖNCEKİ HABER

İşçi mektubu: Her şeyin güzel olması için birlik ve mücadeleye

SONRAKİ HABER

Altanlar davasında yeniden yargılama 8 Ekim’de

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa