11 Mayıs 2019 05:28

Tıbbiyeliler de TTB’liler de "Padişahım çok yaşa" demedi

Abdülhamit'in baskılarına boyun eğmeyen tıbbiyeliler Fizan'a sürülmüştü. Günümüz tıbbiyelileri Türk Tabipleri Birliği'ne de ceza verildi.

Fotoğraf: Cengiz Kahraman Arşivi/  Şeref Vapuru Sürgünleri’nden bir grup.

Paylaş

Hakan GÜNGÖR
İstanbul

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyinin 11 üyesi hakkında, Zeytin Dalı harekatı sırasında yaptıkları “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlıklı açıklamaları nedeniyle hapis cezası verilmesi, barış istemenin ve iktidarın dayatmalarına karşı olmanın sonucuydu.

Doktorların barışa ve insan sağlığına duyduğu sorumlulukla harekete geçmeleri nasıl şaşırtıcı değilse, savaş kararı alanların doktorları derhal tutuklamanın yollarını araması da şaşırtıcı değil. Çünkü barışa ve sağlığa karşı sorumluluklarını yitirmeyen doktorlar, dün demedikleri gibi bugün de “Padişahım çok yaşa” demiyor.

Tıpkı II. Abdülhamid döneminde olduğu gibi, “Şeref sürgünü” olmayı, sessiz kalmaya tercih ediyorlar…

ABDÜLHAMİD’İN İHBAR DEVLETİ

Anayasaya dayalı bir düzen kurmak için çalışan Mithat Paşa ve arkadaşları V. Murad’ı tahttan indirirken V. Murad’ın yerine II. Abdülhamid geçiyordu. Abdülhamid tahta geçerken birtakım sözler vermişti; meclis açılacak, anayasa yürürlüğe girecek, padişahın yetkileri kısıtlanacaktı. Bu vaatler hürriyet talep edenlerin bazılarını heyecanlandırıyordu. II. Abdülhamid ise istibdat, yani baskı düzenini kurmak için “doğru anı” kolluyordu.

II. Abdülhamid padişah olduktan sonra kendisini tahta taşıyan isimleri tasfiye etmeye girişti. İlk iş özgürlük yanlısı Mithat Paşa’yı sürgüne gönderdi, sonra öldürttü. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’nı bahane ederek meclisi kapattı. Yani “milli iradeye” ve “seçilmişlere” saygısı yoktu. Böylece Abdülhamid’in istibdat rejimi başlamış oldu. Meclis tam 30 yıl 5 ay 9 gün boyunca kapalı kaldı. Bu süreçte Abdülhamid korkunç bir jurnal düzeni kurdu. Saraya her gün sayısız ihbar geliyordu, kişisel husumetlerde dahi iftira mektupları gönderildiği oluyordu. Bu dönemde sayısız gazete kapatıldı; bırakın haberleri, kelimeler dahi yasaklandı.

TIBBİYELİLERİN İSYANI

Artan baskılar özellikle gençler arasında tepkiye neden oldu. Doktorlar ve doktor adayları o yıllarda da baskıya karşı itiraz edenler arasındaydı. Abdülhamid’in istibdadına karşı olanlar arasında tıbbiyeliler ön plandaydı. Sonradan İttihat ve Terakki’nin çekirdeğini teşkil edecek olan “İttihad-ı Osmani Cemiyeti” o dönemde Gülhane’de bulunan Mektebi Tıbbiye’de doğdu. İttihat ve Terakki ilerleyen yıllarda başka şiddet ve baskıların müsebbibi olacaktı ancak cemiyet o dönemde Abdülhamid’e yönelik tepkilerin merkezi olmayı başarmıştı, fikirsel ve etnik olarak kapsayıcı bir örgüt olduğu izlenimi veriyordu.

Tıbbiyeli gençlerin tepkisi askeri törenlere ve okul açılışlarına da yansıdı. Tıbbiyede subay tarafından adları okunduktan sonra öğrenciler hep birlikte “Padişahım çok yaşa” derdi. Tıbbiyeli öğrenciler zaman içinde bu duruma itiraz etti, kimileri bu esnada bu sözü söylemez oldu, hatta “Padişahım baş aşağı” diye haykıranlar vardı.

Abdülhamid tıbbiyeliler arasındaki hoşnutsuzluğun farkındaydı. Kurduğu düzende saraya sayısız ihbar geliyordu ve tıbbiyedeki hareketlilik saraydan anbean takip edilmeye çalışılıyordu.

Padişah her an isyan dalgası başlatabileceğinden şüphelendiği tıbbiyelileri merkezden çevreye yollayarak tedbir almak istedi. Askeri tıbbiye, yapımına 1894’te başlanıp 1903’te tamamlanan ve başkentin merkezinde sayılamayacak Haydarpaşa’daki binaya taşınacaktı.

Tabii baskı ve tutuklamalar da söz konusuydu, Alpay Kabacalı’nın Türkiye’de Gençlik Hareketleri kitabında aktardığına göre bir kadir gecesi Ayasofya’da bildiri dağıtırken yakalanan iki tıbbiyeli öğrenci zararlı evrak dağıtma suçlamasıyla tutuklanıp Ergani’ye sürüldü.

O yıllarda sürgün Abdülhamid’in sıklıkla kullandığı bir baskı yöntemiydi ve hapiste tutmak kadar sürgüne yollamak da padişahın intikam yoluydu. Sürgünün en bilinen uygulamalarından biri aralarında birçok tıbbiyelinin bulunduğu Şeref Vapuru sürgünüydü.

ŞEREF VAPURU SÜRGÜNLERİ

1897 yazı, büyük bir tutuklama ve sürgün hamlesini beraberinde getirdi. Padişahı devirecekleri iddiasıyla 630 kişi tutuklandı, bunlardan 324’ü öğrenciydi. Tutuklamalara delil olarak gösterilenler arasında iki bildiri de vardı. Bu bildiriler tıbbiye, harbiye ve mühendishane öğrencileri tarafından zabit ve askerlere hitaben yazılmıştı.Yine Kabacalı’ya göre, bildirilerde şöyle ifadeler kullanılmıştı:

“Bu tahammül ve itaat, vatanın yağma ve harabisine, hainlerin, müstebitlerin, hırsızların fermanlarına ve iradelerinedir.”

“Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyden haberi olmayan siz asker kardeşlerimizi de aç çıplak süründürüyorlar. (…) Kendileri hiç hak etmeden tekrar çalıyorlar. O paralarla köşkler, yalılar, arabalar, konaklar, iratlar yapıyorlar. Nihayet Yemenlerde, Bağdatlarda, memleketinizden pek uzaklarda sürüne sürüne ölüp gidiyorsunuz. Köylerinizde, evlerinizde çoluğunuz çocuğunuz öksüz kalıyor.”

Öğrenciler, hırsızlara, vatanı yağmalayıp köşkler, konaklar yaptıranlara karşı mücadele çağrısı yapıyordu. Dahası, bu talan düzeninde yok yere ölen askerlere vurgu yapıyorlardı. TTB üyeleri gibi onlar da yok yere savaşa ve ölümlere karşıydı. Daha büyük bir “suç” olamazdı. Tutuklular 102 gün Taşkışla’da sorgulandılar, dövüldüler, aç kaldılar. Yargılama sonucunda büyük bölümü tıbbiyeli olan 78 kişi hakkında sürgün kararı alındı. Sürgün yeri olarak Fizan seçildi. 15 Eylül 1897’de Kabataş’taki Şeref Vapuru’yla sürgün edileceklerdi.Fizan’a Trablusgarp üzerinden gideceklerdi.

Sürgünlerin Şeref Vapuru’na bindirilme anı da şiddete sahne oldu. Dr. Eren Akçiçek ve Dr. Fevzi Çakmak’ın editörlüğünü üstlendiği “Vatan Yahut Sıhhat” kitabına göre, sürgünler gece karanlığında cılız fener ışıklarıyla Şeref Vapuru’na bindirildiler, ambarlara yerleştirildiler. Bu esnada sert muameleye maruz kaldılar. Hırpalanmalarına rağmen hep bir ağızdan haykırdılar:

“Yaşasın hürriyet!”

Sürgün cezasına rağmen Şeref Vapuru yolcuları geri adım atmamıştı. Ve bugün biz biliyoruz ki, hapse atılsalar dahi Türk Tabipleri Birliği üyeleri de hürriyet ve barış demeyi, hapishane koşullarında dahi bilim üretmeyi sürdürecekler. Ve boşuna beklemesinler, bir kez bile “Padişahım çok yaşa” demeyecekler…

ŞAİR PADİŞAHIN MAHLASI OKULUN ADI OLDU

Askeri tıbbiye 14 Mart 1827’de kuruldu. Bunu 1932’de Cerrahhane-i Mamure’nin kuruluşu takip etti. 1839’da kurumlar birleştirildi ve Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla eğitime devam edildi. İsimdeki “Adli”, II. Mahmud’un şiir yazarken kullandığı mahlasıydı; “Şahane” ise devlete bir atıftı. Yani modern bir sağlık hizmeti için açılan okuldan aynı zamanda padişaha tam itaat bekleniyordu. Fakat yüzünü bilime dönmüş bu gençlerin itaat etmeyeceği çok geçmeden anlaşılacaktı.

FİZAN SÜRGÜNLERİNİN AKIBETİ

Fizan, bölgede yaşayanların su bulamadıkları, coğrafi olarak büyük zorluklar barındıran bir sürgün yeriydi. Dr. Abdullah Acehan’ın “Osmanlı Devleti’nin Sürgün Politikası…” başlıklı makalesinde belirttiği üzere, Şeref Vapuru Fizan’a gitmek üzere harekete geçti. Barış istedikleri ve hırsızlığa dur dedikleri için suçlanan sürgünler Trablusgarp’a vardıklarında, Namık Paşa’nın yardımıyla burada kaldılar. Orada da ilk işleri okul ve kütüphane kurmak, bilimsel çalışmalara devam etmek olacaktı.

ÖNCEKİ HABER

YSK'ye tepki gösteren sendika ve meslek odalarına saldırı

SONRAKİ HABER

Erdoğan "oy çalındı" iddiasında ısrarcı: Oy hırsızlığı tam bir felakettir

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa