19 Ocak 2019 08:54

'Trump, ABD sermayesi için çok fonksiyonel bir isim'

Siyaset Bilimci Barış Alp Özden: Türkiye’nin hakim sınıflarının çıkarları bağımlılıktan kurtulmayı engelliyor.

Barış Alp Özden

Paylaş

Serpil İLGÜN

“Kürtlere saldırırlarsa Türkiye’yi ekonomik olarak mahvedeceğiz!” 

Geçtiğimiz haftanın siyaset gündemini ABD Başkanı Donold Trump’ın sosyal medya üzerinden yaptığı bu paylaşım belirledi. 

Trump’ın benzer çıkışlarına gösterilen sert tepkilerin aksine, AKP yönetiminin bu kez takındığı yumuşak tavır ve onu izleyen “Konuştuk, uzlaştık” açıklamaları, CHP’den İYİ Parti’ye ulusalcı cephenin milliyetçi duygularını kabarttı. 

AKP’yi Trump’a haddini bildirmeye çağıran söylemlerde meselenin esası kaybolduğu gibi, güvenli bölge konusunda nasıl bir anlaşmaya varıldığı, ekonomik ilişkilerin neyin karşılığında geliştirileceği gibi sorular etkisizleşti. Barış seçeneği daha da silikleşti... 

ABD’nin havuç-sopa siyasetinin bu son sürümü çerçevesinde ABD-Türkiye ilişkilerinde sıklaşan gerilimlerin kaynağını, ABD’nin dünya emperyalist kapitalist sistemi yeniden yapılandırma girişimlerini ve AKP yönetiminin de dayanak yaptığı Trump-ABD müesses nizam çatışmasının boyutlarını Barış Alp Özden’le konuştuk. 

Yıldız Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki öğretim üyeliği görevinden barış bildirisini imzaladığı için ihraç edilen akademisyenlerden Barış Alp Özden’in “Neoliberalizmin Gerçek 100’ü” ve “Yeni Türkiye’ye Varan Yol” kitaplarında imzası bulunuyor

ABD Başkanı Trump’ın ‘Türkiye Kürtlere saldırırsa ekonomik olarak mahvederiz’ tweetinin AKP yönetimince, bu kez alttan alınarak, ‘Trump’la konuştuk, uzlaştık’ şeklinde karşılanmasıyla başlayalım. ABD ile gerilimi hızlıca ortadan kaldıran uzlaşı ne olabilir?

Bunu bilmiyoruz. ABD-Türkiye ilişkisini bir hafta önce konuşsaydık başka bir soru sorardınız, bir hafta sonra ise başka. Çünkü Trump bir hafta sonra başka bir tweet atıp 180 derece dönebilir. Güncelden çıkarak “Trump ne yapmaya çalışıyor, Trump Amerikasının dış siyaseti ne” üzerinden baktığımızda ise şunları söyleyebiliriz: Trump’ın seçilmesine neden olan şey, ABD hegemonyasının küresel kapitalizmi yönetme kapasitesinin göreli olarak gerileyişi. Trump bu durumun, yani hem Amerikan egemen sınıfları ve devleti içinde yarattığı çelişkilerin, hem de Amerikan yönetici sınıfıyla, Amerikan burjuvazisiyle işçi sınıfı arasında yarattığı çelişkilerin ürünü. ABD küresel hegemonyasındaki zayıflama Trump öncesinde de tespit edilen bir şeydi. ABD dış politikasının merkezine Bush döneminden itibaren gelen uluslararası terörizme savaş değil, esas olarak kendi hegemonyasına karşı koyabilecek büyük güçleri yeniden dizayn etme ihtiyacı, Trump öncesi dönemden itibaren ABD içerisinde dillendiriliyordu. Bu ABD güvenlik stratejilerine de girmişti. Nitekim 2018 başında duyurulan yeni güvenlik stratejisinde bunun altı çizilmişti. 

‘Göreli gerileme’yi açar mısınız? Askeri ve iktisadi olarak halen dünyanın ‘süper gücü’ olarak tanımlanan ABD’nin, küresel kapitalizmi yönetme kapasitesini zorlayan etmenler neler? 

ABD gerek iktisadi, gerek askeri, gerekse kurduğu jeostratejik ilişkiler açısından dünyanın hala birinci süper gücü, evet. ABD askeri bütçesi geçen yıl 720 milyar dolara yakındı. Bu kendisinden sonra gelen 7 ülkenin askeri harcamalarının toplamından fazla. Dünyada 800’den fazla askeri üssü var, NATO gibi çok büyük bir askeri ittifakın merkezinde yer alıyor, o ittifak ki Avrupa’da Rusya sınırına yanaşmış durumda. Güneydoğu Asya’daki askeri siyasi ittifakları da Çin’i kuşatmasını sağlıyor. Diğer taraftan ne kadar sarsılıyor, sorgulanıyor olsa da ideolojik ve kültürel açıdan da hala bütün dünyada trendleri belirleyen bir güç. Dolayısıyla bu manada hala hegemonik bir süper güç. 

Bununla birlikte dünyanın son 30 yıllık küreselleşme süreçleri ve küreselleşme süreçlerinin yarattığı çelişkiler, dünyada ABD dışında yeni birikim alanları, yeni güç alanları yarattı. Bir tarafta Çin, bir tarafta Rusya, bir taraftan Brezilya, Afrika, Hindistan, Endonezya, Türkiye gibi yeni bir takım rakip güçler ortaya çıktı. Bunların başında Çin geliyor. ABD açısından Çin’in tehdit olması esasen bundan kaynaklı. ABD’nin şimdiye kadar bütün hegemonyasını dünya üzerinde kuran şey, kapitalizmin dünya sathında yeniden üretim koşullarını sağlayan, bunu garanti eden güç olmasıydı. Bütün diğer devletlerden, onların egemen sınıflarından hegemonyasına rıza devşirmesi de bu gücünden kaynaklanıyordu. Bu gücüyle ABD, tüm dünyanın sermaye birikiminin yayılacağı alanlar olarak dizayn edilmesini sağlıyordu. ABD’yi böyle bir role soyunduran şey, ABD’nin kendi sermayesinin rekabet etme gücüne olan güveniydi. 

Ama artık bu güven ortadan kayboluyor... 

Evet. Yaşadığımız son 20 yılın en önemli hadisesi Çin’in bir ekonomik güç olarak ortaya çıkması. Başlangıçta ucuz işgücüyle dünyanın atölyesi olarak kabul ediliyordu ama bugün Çin şirketleri ABD ile yarışır hale geldiler. Huawei bugün Apple’ın üstünde dünyanın ikinci büyük akıllı telefon üreticisi örneğin. Ve muhtemelen yapay zeka, makinadan makinaya iletişim gibi konularda Çin’e büyük avantaj sağlayacak 5G teknolojisini Amerikalı firmalardan daha erken geliştirecek. Bu rekabetin her alanda geliştiğini, örneğin Çin’in Afrika, Latin Amerika ve Asya kıtalarında da ABD ile sermaye ihracı konusunda da yarıştığını görüyoruz. 

Trump’ın ‘Suriye’den çekileceğiz’ kararından hareketle soralım, bu durum, ABD’nin yayılmacılık siyasetini geri plana atacağı, dolayısıyla askeri bütçesini kısacağı anlamına mı geliyor?

Hayır, ABD’nin Suriye’den ya da Afganistan’dan tamamen çekileceği anlamına gelmiyor, bilakis askeri bütçesini sürekli arttırdığını görüyoruz ama dış politikadaki esas dikkatini büyük güçler arasındaki bu rekabete doğru çeviriyor Trump. Trump bir tüccar gibi bakıyor meselelere ve dünyaya şunu söylüyor; ‘Bugüne kadar dünyanın jandarmalığını ben yaptım, sizi kötü adamlardan korudum. Bundan sonra bunun maliyetini sizin de ödemeniz lazım.’ Hatırlarsanız bunu NATO toplantısında yaptı, oradan tüm üye ülkelerde askeri harcamaların artırılması için bir söz de aldı. Aslına bakarsanız bu başarıdır Trump için, NATO’yu yani kendisinin merkezinde olduğu ittifakları daha da militarize ederek dünyadaki bu mücadeleye ortak ediyor. Muhtemelen asker sayısını minimuma indirerek, Suriye’de kontrol sağlamak istiyor ama bunu kiminle yapacak? Türkiye ‘Benimle yap’ diyor. Ancak Trump yönetimi içinde ve ABD dışişleri ile Pentagon içindeki bürokrasi “Hayır, Kürtleri Türklere bırakırsak hata ederiz” diyor. Böyle bir çatışma var. 

ABD müesses nizamı içindeki çatışmanın merkezinde ne var? Ve bu çatışma iddia edildiği gibi Trump’ı koltuğundan eder mi?

Çok genel çizgileriyle şunları söyleyebiliriz; ABD müesses nizamındaki bir grup, ABD’nin küreselleşme sürecinin merkezi ve motor gücü olmasını sürdürmesi gerektiğini düşünüyor. Trump’ın temsil ettiği kesim ise küreselleşme sürecine son vermek istiyor. ABD sermaye sınıfı içinde de bu konuda ciddi bir yarılma var. Çünkü bir taraftan Trump’ın politikaları Amerikalı sıradan insanların hem korku, hem de gündelik ihtiyaçlarına seslenen bir söyleme sahip ve bunun da bir karşılığı var. Bu açıdan sermaye sınıfı için Trump, küreselleşmenin yok saydığı, işsiz bıraktığı, beyaz işçi sınıfının sisteme olan öfkesini kontrol etmek ve belirli sınırlar içinde tutmak açısından da çok fonksiyonel bir isim. Böylesi yeni bir krize gebe küresel iktisadi ortamda egemen sınıflar onları çok zorlamadığı sürece Trump’tan vazgeçmeyebilirler. 

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun, Trump’ın ‘ekonominizi mahvederiz’ tehdidini ABD yönetimi içindeki çatışmaya bağlayarak, ‘Bu açıklama bir iç politika mesajıdır’ sözlerini nasıl değerlendirirsiniz? 

Bu çaresizlikle sığındıkları bir şey. 

EMPERYALİZME BU KADAR BAĞLIYKEN KOPUŞÇU OLAMIYORSUNUZ

Bir yanda ABD’ye meydan okuyan söylemler, meydanlarda dolar yakıp, Ipad kırmalar, milli-yerli retoriğinin kuvvetlendirilmesi ve bütün bunların antiemperyal tutum olarak sunulması; sonrasında ‘dost, stratejik ortak’ söylemine hızlı geri dönüş... Bu hızlı dönüşler bir yana Erdoğan’ın, ‘ABD’ye bile meydan okuyan lider’ algısını oluşturan çıkışlar yapabilmesini ne sağlıyor? 

Zaman zaman “Eyy ABD” gibi meydan okuyucu çıkışlar yapmanızı sağlayan şey, en başta konuştuğumuz gibi ABD hegemonyasındaki göreli zayıflamanın sizin için yarattığı alan. Bunu bütün ülkeler için yaratıyor. Dönem dönem yükselen jeopolitik rekabet alanı içinde kendilerine bir oyun alanı açıldığını görüyorlar. AKP/Erdoğan da bundan yararlanıyor. 

Şunu unutmayalım, Türkiye ekonomisi, AKP çevrelerindeki bütün o “yerli-milli” retoriğe rağmen dışa bağımlı bir ülke. Emperyalizm dediğiniz de bu ilişkiler. Dolayısıyla emperyalizme bu kadar bağlıyken bir defa o kadar kopuşçu olamıyorsunuz. Ayrıca daha çok iç kamuoyuna, seçmen kitlesine yönelik olsa da “Eyy ABD” gibi ABD karşıtı çıkışlar yapabilmeniz, kopabileceğiniz anlamına gelmiyor. 

Dolayısıyla kimi yorumculara göre bir savaş sebebi sayılabilecek ‘ekonominizi mahvederiz’ tehdidinin bu kez oldukça sakin karşılanmasında, ekonominin bağımlı yapısı kadar giderek ağırlaşan kriz şartlarında yerel seçimleri karşılama gibi bir realitenin de payı büyük...

Bir de, ABD’nin Suriye’den çekildikten sonra ne olacağına dair kararın verilmemiş olması. Ayrıntılarını bilmiyor olsak da, Türkiye’nin ABD ile pazarlık içinde olduğu görülüyor. Trump’ın yüksek perdeden tweetine aynı perdeden cevap verdiğinizde bu pazarlığı yapma şansınızı azaltırsınız. 

AKP, TÜRKİYE’Yİ EMPERYALİST ÜLKELERE DAHA BAĞIMLI HALE GETİRDİ 

Türkiye’nin ABD emperyalizmine bağımlılık halinin geçmişi uzun ve köklü. Peki, AKP’nin 16 yıllık iktidarı bunu nereye taşıdı? 

Türkiye kendisi gibi gelişmekte olan pek çok ülke gibi 2000’li yıllarda son derece elverişli bir iktisadi ortam buldu kendisine. Dışarıdan para bulmanın çok kolay olduğu bu ortamda küresel krizin etkisini Türkiye’ye göstermeye başladığı 2013 yılına kadar hızlı bir biçimde büyüdü. Bununla beraber Türkiye kapitalist sınıfı da hızlı şekilde büyüdü ve AKP döneminde Türkiye sermaye sınıfının uluslararasılaşması yeni bir safhaya geçti. Kanaatim odur ki AKP’nin ikinci iktidar döneminde başlayan bütün bu Ortadoğu, Afrika açılımlarının gerisinde, uluslararasılaşan Türkiye sermaye sınıfının bu alanlara nüfus etme, bu alanlarda sermaye birikim alanları elde etme amacı yatmaktaydı. Dolayısıyla Türkiye bu dönemde kendisine, en azından kendi bölgesinde emperyal bir vizyon oluşturmaya çalıştı. Ama bütün bu alt emperyal güçler bir taraftan özellikle  kendi coğrafyalarında, (örneğin Güney Afrika için Afrika kıtası, Brezilya için Latin Amerika önemli nüfuz alanlarıdır) emperyal bir nüfuz politikası güderken, diğer taraftan da klasik tabirle emperyalist zincirin üst basamaklarında olan emperyalist ülkelerle de bağımlılık ilişkileri kuvvetlenmiştir. Özellikle AKP dönemindeki hızlı finansallaşma, Türkiye’nin uluslararası para dolaşımına bağımlılığının daha da artması, onu emperyalist ülkelere daha da bağımlı hale getirmiştir. Dolayısıyla bu tür ülkeler için çok zor bir dönem olacak önümüzdeki dönem. 

Nasıl bir zorluk sözünü ettiğiniz ve bunun Türkiye gibi ülkelere yansıması nasıl olur? 

2019 yılı, 2008’de başlayan küresel krizin yeni bir atak yılı olabilir ve bu çok tartışılıyor tüm dünyada. Hatta pek çok iktisatçı krize kesin gözüyle bakıyor, krizin nereden çıkacağını tartışıyorlar. Merkez kapitalist ülkelerden mi, yoksa Türkiye gibi gelişmekte olan kapitalist ülkelerden mi kaynaklı olarak gelişecek diye. Bugün bir küresel borç balonundan bahsediyoruz, bu her ülke için böyle. Şirket ve hanehalkı borçları dünyanın pek çok ülkesinde 2008 seviyesini yakalamış ve hatta aşmış durumda. Sadece ABD’de düşük kaliteli yani geri ödenemeyebilir şirket borçlarının 4.3 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Çin’de aşırı yatırım iştahının yol açtığı yerel yönetim borçları ciddi kaygı yaratıyor. Türkiye gibi birçok gelişmekte olan ülke ekonomisi daralma yaşıyor. Dolayısıyla ekonomik sorunların jeopolitik rekabeti, çatışmaları daha da güçlendirebileceği, Çin’le ABD arasında başlayan ticaret savaşlarının büyüyebileceği, aynı zamanda ülkelerin hızla militarize olacağı, (tüm dünyada öyle bir eğilim var zaten, silahlanma harcamaları artıyor) bir döneme giriyor olma ihtimalimiz çok yüksek. 

Kuşkusuz bu tür kriz dönemleri nesnel olarak bağımlılık ilişkilerinden kopmak için bir fırsat yaratır. Ancak Türkiye’yi yönetenlerin ve hakim sınıfın genelinin çıkarları Türkiye’nin bu ilişkilerden kopmasını engellemektedir.  

SON TEHDİDİN ALTTAN ALINMASI EMEKÇİLER NEZDİNDE RAHATLAMAYLA KARŞILANMIŞ OLABİLİR

Trump’ın tehdidi, AKP yönetimince sakin karşılanmakla birlikte, ‘bu millet tehditlere papuç bırakmaz, aç susuz kalırım ama boyun eğmem der’ propagandası da ihmal edilmedi. Bazı yorumculara göre bu alttan alma halkın tepkisini çekti ve bu tepkiyi sandığa yansıtacak. Bazılarına göreyse Trump’ın tehdidinin sakin karşılanması Erdoğan’ın elini zayıflatmaz. Sizin gözleminiz ne? 

İç politika açısından bakarsak Trump’ın tweeti bir tarafıyla Erdoğan’ın elini kuvvetlendiren bir tweet. Çünkü Trump, Türkiye ekonomisindeki ciddi dalgalanmayı, döviz kurundaki artışı ABD’nin saldırısına bağlayan Erdoğan’ın tezini kuvvetlendirmiş oluyor. Biz bunun böyle olmadığını, bunun Türkiye ekonomisinin yapısal bağımlı sorunlarından kaynaklandığını, Bronson meselesinin bunun sadece fitilleyicisi olduğunu biliyoruz ama söylediğiniz gibi Erdoğan’ın özellikle tabanı üzerinde inandırıcılık gücü var. Diğer yandan, ekonomik krizin, hayat pahalılığının, alım gücündeki düşüşün emekçilerin omuzlarındaki ağırlığı her geçen gün arttırdığı bir dönemde, Erdoğan’ın bunu yumuşak şekilde karşılamasının tam tersine olumlu karşılanacağını da düşünebiliriz. Dolayısıyla bu AKP tabanı dahil olmak üzere halkın gözünde bir zayıflık göstergesi midir, onu bilmek çok mümkün değil, ama Erdoğan böyle bir algının oluştuğunu görürse üç gün sonra “Eyy Trump” çıkışını yenileyecektir. Ama AKP tabanında ve ezilen bütün emekçiler nezdinde bu yumuşak tutum, bir oh da çektirmiş olabilir. “Ohh bu kez reis gürlemedi de işler daha kötüye gitmeyecek” gibi bir rahatlamayla da karşılanmış olabilir! 

ÖNCEKİ HABER

Avrupa’da binlerce öğrenci çevre için sokağa çıktı

SONRAKİ HABER

EYT’liler 26 Mayıs’ta Yenikapı’da buluşuyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa