12 Ocak 2019 04:40

Yoksulluk, cezasızlık ve sınırsızlık şiddeti sıradanlaştırıyor

Doç. Dr. Banu Yılmaz: İktidarın kutuplaştırıcı, nefret dilinin herkesin yaşam koşullarını kötüleştirme potansiyeli var.

Doç. Dr. Banu Yılmaz | Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Serpil İLGÜN

Ukrayna’da iki genç kadının vahşice öldürülmesi, Erzurum’da genç kadınlara uygulanan işkence ve cinsel istismar, okul arkadaşını bıçaklayarak öldüren lise öğrencisi, kadın cinayetleri, öğrencilerine cinsel istismarda bulunan ilkokul öğretmeni, işkence edilerek öldürülen hayvanlar...

Alt alta sıralarken bile zorlandığımız son bir haftanın basına yansıyan şiddet olayları listesi, ne yazık ki daha uzun. Bu ağır şiddet tablosunu kamuoyunun gündemine taşıyansa, genç akademisyen Ceren Damar’ın öğrencisi tarafından öldürülmesi ve içinde cinayet, tecavüz, çocuk istismarı, dolandırıcılık gibi envai çeşit şiddet/suç türlerinin yer aldığı Palu ailesi olayı oldu.

Emniyet ve yargıda değil, bir televizyon programında 20 gün boyunca işlenen Palu ailesi fertlerinin televizyon macerası, ortalığa saçılacak malzeme tüketildiğinde yine bir canlı yayında yapılan gözaltı işlemiyle sonlandırılırken, aynı gün ironik bir şekilde konuyla ilgili haberlere yayın yasağı getirildi.

Toplumun, uzmanların ve yorumcuların tepkisini çeken bu iki olay, giderek kabaran ve yaygınlaşan şiddet olgusunun siyasetin de gündemine taşıdı.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, grup toplantısında partisinin Meclise sunduğu toplumsal ruh sağlığı yasasının çıkması gerektiğini şu gerekçeyle ifade etti: “Günümüzün karmaşıklaşan hayat şartlarında vatandaşlarımızın maddiyatın yanında ruhsal olarak da zorluk çektiğini görüyoruz.” Bahçeli’ye göre, karmaşıklaşan hayat şartlarının sorumlusu, “Sosyal dokumuzu bozmak, siyasi dengemizi baltalamak için tezgah ve tertipler imal eden gizli eller!”

Şiddetin kabarması ve yaygınlaşması başlığını Doç. Dr. Banu Yılmaz’la konuştuk. Barış bildirisini imzaladığı için Ankara DTCF Psikoloji Bölümü öğretim üyeliğinden ihraç edilen klinik psikolog Yılmaz, şiddetin yol açtığı toplumsal ve bireysel etkilerin yanı sıra, endişe, korku, güvensizlik, mutsuzluk duygularıyla başa çıkmayı kolaylaştıracak yöntemleri de anlattı.

Bir uzman olarak, son günlerin birbirinden ağır şiddet olaylarını nasıl izliyorsunuz? Ne oluyor, şiddet neden bu kadar hızla ve ölçüsüzce yaygınlaşıyor?
Elbette çok üzülerek ve kaygıyla izliyorum. Şiddet insanlık tarihi boyunca yaşamın bir parçası olmuş bir eylem; ama son zamanlarda olan bitenlerdeki fark sanırım, şiddetin sıradanlaşmaya, olağanlaşmaya, gündelik yaşamın bir parçası haline gelmeye başlaması. Şiddetin ortaya çıkışında elbette bireysel, ilişkisel, sosyal, kültürel pek çok parametre var ancak, söz ettiğimiz sıradanlaşmayı, aslında şiddet içermeyen pek çok eyleme suç atfı yapılırken gerçek şiddetin cezasızlığı açısından ele almak mümkün.

Açar mısınız?
Son tanıklıklarımızdan biri, yılbaşı gecesi Taksim’de eğlenen Suriyelilere gösterilen tepki. “Bizim askerlerimiz Suriye’de savaşırken onlar Taksim’de eğleniyor!” ile ifade bulan eğilim, bir yapısal şiddet türü olarak yaygın bir görüşü temsil ederken, savaşa karşı olmanın suç sayılabildiği bir coğrafyada ve dönemde yaşıyoruz. Bu örnekteki çelişki, başka örneklerde iktidarın herhangi bir uygulamasını eleştirmenin, bir ideolojiyi desteklemenin, Suriyeli, Kürt, Ermeni, LGBTİ olmanın cezalandırılması şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Geçtiğimiz günlerde Sakarya’da yaşanan acı olay da bir başka örnek.

Akademisyen Ceren Damar cinayeti, Erzurum’da bir grup gencin iki genç kadına uyguladıkları işkence ve tecavüz; Palu ailesi... Bu altını çizdiğiniz parametrelerin hangileri öne çıkıyor?
Her bir olayı tek bir yerden açıklamak mümkün olmayabiliyor. Erzurum’daki olayla Sakarya’daki olay çok farklı yerlerden geliyor. Birinde faile ilişkin bireysel etmenler ağırlıklı rol oynarken, diğerinde ideolojik temeller olabiliyor. Bu açıklamalarda dikkat edilmesi gereken, her tür şiddet eyleminde faillere bir ruhsal bozukluk atfederek, şiddeti psikopatolojiye indirgemenin diğer etmenleri göz ardı etme riski. Şiddeti ortaya çıkaran etmenler yalnızca bireye ilişkin özelliklerle sınırlanamayacak kadar çeşitli ve karmaşık. Çok kısaca söz etmek gerekirse, çocukluk dönemi ihmal ve istismar yaşantıları, bazı psikolojik sorunlar/ kişilik bozuklukları, alkol-madde kullanımı, saldırgan davranış öyküsü gibi bireysel; yetersiz ebeveynlik, aile içi çatışmalar, şiddete bulaşan arkadaşlar gibi ilişkisel etmenlerin önemli rolü var. Ayrıca yoksulluk, suç oranlarının yüksek olduğu bölgelerde yaşamak, işsizlik, uyuşturucu ticareti gibi toplumsal ve ekonomik sorunlar; hızlı sosyal değişim, cinsiyet temelli, sosyal ve ekonomik eşitsizlik, sosyal güvencesizlik, hukuksuzluk ve şiddeti destekleyen kültürel normlar gibi sosyal faktörler de şiddetin yaygınlığı ile ilişkili bulunan değişkenler.

Sözünü ettiğiniz son örnekler üzerinden genel bir değerlendirme yapacak olursak, ciddi bir sınır sorunuyla karşılaşıyoruz. Yani hiçbir şekilde sınır tanımadan her şeyi kendinde hak gören bireyler görüyoruz toplumda. Gündelik yaşamda, sokakta her şeyi kendine hak gören ve kadına, hayvana, öteki olan her şeye karşı kendinin üstün olduğunu düşünüp, ona zarar vermeyi hak gören bireylerle karşı karşıyayız.

Akademisyen Ceren Damar cinayeti, sınırsızlık, kutuplaştırıcı, hedef gösterici dil, şiddeti hak görme, hızlı sosyal, kültürel değişim gibi faktörler açısından epeyce bir done sunuyor, ne dersiniz?
Evet, şu günlerde izlediğimiz kültürel hegemonya tartışmasında olduğu gibi yeni değerleri yerleştireceğim derken toplumu ciddi bir kutuplaşmaya sürüklemek söz konusu. Etik anlayışta, sosyal normlarda, ahlakta bozulma, hemen her kesime kullanılan nefret dili... İktidarın bu dilinin ülkede yaşayan herkesin yaşam koşullarını kötüleştirme potansiyeli var. Yani “yeni Türkiye’yi inşa edeceğiz” derken, eğitimin niteliğinin bu kadar azaltılması, cahilliğin prim yapması, şiddetin nedenlerinden bir tanesi.

Otoriter rejimlerin baskıcı yöntemleri sosyal kontrol için kullandıklarını biliyoruz. Sosyal kontrol söz konusu olduğunda da bütün toplum bundan etkileniyor. Yani iktidarın söylemini onaylayan bundan azade kalmıyor.

Yeni Türkiye’nin kurulmasında onunla birlikte akmayan her türlü figür tehdit olarak görülüyor ve yok edilmeye çalışıyor. Son örnek Deniz Çakır, sonrasında Rutkay Aziz hedef gösterilenler arasına dahil edildi. Burada sadece kişinin kimliği değil, onun ait olduğu, o figürle özdeşimi olan herkes hedef alınıyor.

PALU AİLESİ OLAYINDA ŞİDDETİN KÖKENLERİNİN PEK ÇOĞU MEVCUT

Tek tek olaylar üzerinden değerlendirme yapmanın güçlüğünü vurguladınız ancak bir televizyon programı üzerinden günlerce kontrolsüzce izlettirilen, içinde her türlü şiddetin yer aldığı Palu ailesi olayı için nasıl bir okuma yaparsınız? Bu olay, hukuksuzluk, cezasızlık dışında toplumsal yapımız, iktidarın kutsal ailesi, şiddetin boyutları açısından ne söylüyor?
Palu ailesinden geç haberdar oldum, ancak bu olay da konuştuğumuz faktörlerle birebir örtüşüyor. Eğitimsizlik, dinin yanlış öğretilmesi ve yanlış uygulanması, sınırsızlık, yoksulluk, yoksunluk... Gördüğümüz kadarıyla ailenin bütün fertleri bir arada, aynı yerde, aynı koşullarda yaşıyor ve hiçbir sınır yok. Çocuklar sakınılmıyor örneğin. Dolayısıyla Palu ailesinde şiddetin olası kökenlerinin pek çoğunu görebiliyoruz. Yetersiz ebeveynlik, öne çıkan bir diğer faktör. Palu ailesi, düşük sosyo ekonomik düzeyin, gelir adaletsizliğinin nelere yol açtığını göstermesi açısından da önemli bir gösterge diye düşünüyorum.

Palu ailesi örneğinin gösterdikleri üzerinden şunu tekrar vurgulamak isterim; şiddetin yaygınlaşmasının zemininde yoksulluk, hukuksuzluk, cezasızlık ve sınırsızlık temel faktörler olarak görünüyor. Hukuk olmadığı zaman insanlar adaleti kendileri sağlamaya çalışıyor ve şiddet yoluyla insanları manipüle etmek, davranışlarını şekillendirmek kolaylaşabiliyor.

Tüm bunlar politik şiddetle, uygulanan politikalarla çok iç içe faktörler. Örneğin şiddeti yaygınlaştıran etmenlerden birisi olan hızlı sosyal değişimin arka planında yine bir politik şiddet görürüz. Yine hep karşı olmamız gereken savaşın yol açtığı göç, başlı başına travmatik bir politik mesele. Veya göç eden insanlara yönelik linç gibi fiziki saldırı olaylarının artmasıyla, bu grubu hedefleyen ötekileştirici ve ayırımcı söylemlerin yaygınlık kazanması bir arada yürüyen süreçler.

ŞİDDETİN YAYGINLAŞMASI İNSANA İLİŞKİN İYİLİK VARSAYIMINI BOZUYOR

Şiddetin yaygınlaşması toplumda ‘kötü insan artıyor, iyiler azalıyor’ algısını güçlendiriyor. İyilik ve kötülük arasında mutlak bir sınır var mı?
Şiddet, insanın başka bir canlıya kasıtlı olarak zarar vermesi. İnsan bir başka canlıya kasıtlı olarak zarar verdiğinde, yani bir güç uyguladığında ve biz buna maruz kaldığımızda ya da tanık olduğumuzda bizim temel varsayımlarımız bozuluyor.

Temel varsayımlarımız ne?
“İnsan durduk yerde bir başka insana kötülük yapmaz”, “Benim başıma kötü şeyler gelmez”... Böyle varsayımlarla hayatımızı sürdürüyoruz, şanslıysak bu varsayımımızı yıkan olaylarla karşılaşmıyoruz ama dünyanın belli coğrafyalarında, tarihin belli dönemlerinde insanlar bunlarla daha erken karşılaşıyor. Bizde de böyle. İnsanın bir başka insana kasıtlı olarak kötülük yapması, insanın doğasına ilişkin temel inancı bozarak psikolojik etkiler yaratıyor. Böyle bir şeyle karşı karşıya kaldığımızda ne oluyor? Doğal olarak dikkatimiz kişiler arası davranışlara odaklanıyor. Yani kendimizi daha az güvende hissetmek, aslında insanın bir başka insana yaptıkları nedeniyle insanın doğasına ilişkin inancımızın bozulmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla şiddetin yaygınlaşmasının sonuçlarından biri de insana ilişkin güvenin, insana ilişkin iyilik varsayımının bozulması.

Bu varsayımın bozulması başka ne tür sonuçlara yol açıyor?
Kontrol algımızın yıkılmasına yol açıyor. Çünkü sürekli olarak bu tür olaylara maruz kalmak, tanık olmak ya da olayın bilgisine sahip olmak kontrol algımızı bozuyor. Kontrol algımız bozulduğunda daha fazla içe çekiliyoruz, sosyal olarak izole oluyoruz, giderek daha küçük gruplar içinde yaşamaya, daha az insana güvenmeye başlıyoruz. Yeterlilik inancımız bozuluyor. Kendimizi yetersiz, bir şeylerle başedemeyecek durumda hissediyoruz. Böyle olunca şiddet gibi olumsuz bir davranışa maruz kaldığımızda çözüm çabasına girişmiyoruz, çünkü kendimize güvenimizi yitiriyoruz. Şiddet süreğen olduğu, hayatımızın önemli bir bölümünü kapladığı için bir süre sonra stres, depresyon gibi bireysel tepkiler ortaya çıkıyor. Bu toplumsal olarak yaşandığı için de bütün toplumu etkileyecek bir sorun haline gelebiliyor.

KÜÇÜK ADIMLARLA BÜYÜK DEĞİŞİMLERE ULAŞMAK MÜMKÜN

Bu sonuçlarla nasıl başa çıkabiliriz? Şiddetin panzehiri ne?
Şiddetin panzehiri şiddetin her boyutta sona ermesi. En başta bu kutuplaştırıcı, ötekileştirici nefret söyleminin susturulması, korku duygusunun yerini umut duygusuna bırakması; çatışma ikliminden barış iklimine geçilmesi. Tabii bunlar toplumsal olarak baktığımızda uzun zaman alan süreçler, yaşananları kabul etmek, ruhsal yaralarla uğraşırken bir yandan politik bağlamı onarmaya çalışmak, yani bütün yaşananların kabulünde, özründe ve telafi süreçlerinde otoritenin, devletin devreye girmesi gerek. Çok ütopik bir şeyden söz ediyormuşum gibi gelebilir ama bunlar mutlaka olacak, mutlaka yapacağız bunu. Elimizden geldiğince bu iklimi yerleşik hale getirmemek için bildiğimiz yerden, ben psikolojiden, siz iletişimden, bir başkası hukuktan çaba harcayacağız ve olabildiğince çok insana iklimdeki değişim zorunluluğunu hatırlatmaya çalışacağız. Dünya deneyimlerinden de biliyoruz ki, çok küçük adımlarla büyük yerlere ulaşmak mümkün.

GEÇMİŞLE VE GELECEK BAĞLANTISINI YENİDEN KURMALIYIZ

Peki, nasıl bir yol izleyelim ki korku, kaygı, güvensizlik, içe kapanma gibi duyguların bizi ele geçirmesine mani olabilelim?
Şunu biliyoruz, travmalar hayatımızda bir tür yarık oluşturuyor. Geçmişimizle geleceğimiz arasındaki bugünde bir yarıkta yaşıyoruz gibi oluyoruz. Yaşamın sürekliliği ortadan ikiye bölünüyor ve geçmişte bize neyin iyi geldiğini, kimlerle bir arada olmayı sevdiğimizi, ne yapmaktan hoşlandığımızı unutabiliyoruz. O yüzden kendimizi hatırlatmak gerekiyor, “Neye sahibim, nasıl kaynaklarım var, sosyal ağımda kimler var, neler bana iyi gelirdi, ne yapmayı severdim?..” Bunları hatırlamak, bunlara odaklanmak o yarığı kapatarak, geçmiş ve gelecek bağlantısını yeniden kurmayı kolaylaştırma yolunda bir adım. Başımıza ne gelirse gelsin iyi anılarımız, yeteneklerimiz, sosyal çevremiz bizimle. Yaşadıklarımızı söze dökebileceğimiz, paylaşabileceğimiz iyi ötekilere (eş-dost, aile, toplum ve gerekirse de bir uzman) önemli. Ve tabi ki yaratıcılık, üretim ve sanat travmanın olumlu dönüşümünün en iyi yolları.

RUH SAĞLIĞI SİYASETLER ÜSTÜ BİR KONU

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin gündeme getirdiği ruh sağlığı yasasının içeriğinden önce, tasarıyı temellendirmesiyle ilgili değerlendirmenizi soralım. Bahçeli’nin “Günümüzün karmaşıklaşan hayat şartlarında vatandaşlarımızın maddiyatın yanında ruhsal olarak da zorluk çektiğini görüyoruz” dedikten sonra, bunun sorumluluğunu “sosyal dokumuzu bozmaya çalışan gizli eller”e  atmasını nasıl okudunuz?
Sayın Bahçeli konuyu sosyal dokunun bozulmasına atıfta bulunarak değerlendirdiğinde, sosyal dokunun ruh sağlığı açısından koruyucu bir etkisi olduğundan söz etmeye çalıştıysa, bu ruh sağlığı profesyonelleri tarafından dikkate alınabilir tabii ki. Ancak, böylesi bir konunun sorumluluğunu farklı siyasi partilere atıyor olmak, konuyu siyasi görüşler arası tartışma/çatışma platformuna çekmek anlamına gelir ki, toplumun tüm bireylerini ilgilendiren bir konu olarak “ruh sağlığı” meselesi siyasetler üstü bir konu. Herhangi bir şekilde siyasi bir araca dönüşmemeli.

Bununla birlikte siyasi bir liderin ruh sağlığı konusuna değinmesi anlamlı ve kıymetli. Ancak araştırmalar şiddet ve ruh sağlığı arasında (Bahçeli’nin diğer konuşmalarına atfen) istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkiyi desteklemiyor.

Ruh sağlığı yasası gerekli mi?
Ruh sağlığı yasası gerekli ve bunun birçok nedeni var. Önde gelen nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz; birincisi, kapsamlı bir ruh sağlığı yasası şu anda çok da iyi çalışmayan koruyucu ve önleyici ruh sağlığı hizmetlerinin hayata geçirilmesine aracılık edecektir. İkincisi, multidisipliner bir alan olan ruh sağlığı alanı bünyesinde pek çok meslek grubunu barındırmakta ve bu meslek gruplarının işbirliği içerisinde çalışmasını gerektirmekte. Ancak ülkemizde farklı birçok alanda olduğu gibi ruh sağlığı alanında da mesleki sınırlar net değil. Bu sınırların net olmaması; mesleki sınır ihlallerine, ehliyeti olmayan kişilerin ruh sağlığı hizmeti verebilmesine ve hizmet alanların da aslında zarar verici ve niteliksiz hizmet almasına neden olmakta. Böyle olunca, ruh sağlığı yasası halihazırda kullanılan ancak yasal bir güvencesi olmayan ve ruh sağlığı hizmeti açısından çok önemli olan bazı kavramların da (terapi, psikoterapi, danışmanlık, koruyucu ve önleyici hizmetler vb.) netleşmesini; belli bir yasa ile çerçevelenmiş -meslek ne olursa olsun- daha nitelikli meslek elemanlarının yetişmesine imkan sağlayacaktır. Şunu da eklemek gerekir ki, gelişmiş birçok ülkede ruh sağlığı yasası mevcut.

MESLEK ÖRGÜTLERİNİN ONAYININ ALINMASINA İHTİYAÇ VAR

Meclise sunulan yasa tasarısı bu çerçeveyi kapsayan bir tasarı mı?
Eksiklikler olmakla birlikte ilk etaptaki ihtiyaçları gidermesi açısından uygun bir tasarı olduğu söylenebilir. Tasarının en önemli yanlarından biri ruh sağlığı alanının tarafı olan meslek örgütlerinin uzlaşısı ile ortaya çıkmış olması. Ancak bu platformda yer alan tüm meslek örgütlerinin uzlaştığı tasarı üzerinde Meclise sunulmadan önce “klinik psikolog” tanımı ile ilgili, psikologların hak kaybına neden olacak değişiklikler yapılmış ve söz konusu değişiklikler PDR (Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği) dışında diğer meslek örgütlerinin onayı alınmadan yapılmış. Tasarının bu hali ile onaylanması, uzlaşının dışına çıkılması anlamına gelecek. Bu nedenle tasarı onaylanmadan önce taraf olan tüm meslek örgütlerinin yeniden onayının alınmasına ihtiyaç var.

ŞİDDET HABERLERİNİN YER ALIŞ ŞEKLİNE KISITLAMA GETİRİLEBİLİR

Palu ailesi olayının televizyon programı üzerinden sunulmasının Erdoğan’ı kızdırdığı, bu tür şiddet olaylarının medyada yer bulmaması için bir çalışma başlatılması talimatı verdiği iddia edildi. Palu ailesine ilişkin haberlere yayın yasağı getirilmesinden hareketle soralım; şiddet olaylarının duyulması engellendiğinde veya sansürlendiğinde şiddet azalacak mı?
Medyada şiddet haberlerinin yer alışına ilişkin kısıtlamalar, şiddetin yeniden üretimini ve travmatizasyonu engellemeye yönelik olduğu sürece, bir ruh sağlığı uzmanı olarak bunu desteklememek mümkün değil. Halkın haber alma özgürlüğünü engelleme ya da manipülasyon amaçlı yayın yasakları ise zaten politik şiddetin bir başka uygulaması olarak ele alınabilir.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

HDP Urfa Milletvekili Ayşe Sürücü hakkında 'zorla getirme' kararı

SONRAKİ HABER

EMEP'li kadınlardan 25 Kasım çağrıları

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa