30 Aralık 2018 05:20

2018'den 2019'a işçi hareketi: Tahtakuruları temizlenecek mi?

Ümit Yılmaz yazdı: İşçi sınıfı, kendiliğinden bilincin etkisi altında hareket ettiği sürece bu tablo köklü değişikliklere uğramaz.

Fotoğraf: Havalimanı işçileri

Paylaş

Ümit YILMAZ

İşçi sınıfı ve emekçiler, 2019’u ekonomik krizin yıkıcı sonuçlarının her gün daha fazla hissedildiği baskıcı bir ortamda karşılıyor. Bu öyle bir ortam ki, 24 Haziran seçimlerinin ardından tam gaz icraata başlayan “tek adam rejimi” kendi meşruiyetini(!) dayandırdığı yasaları hiçe sayarak işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde kelimenin tam anlamıyla terör estiriyor. Grevler yasaklanıyor. Direniş yerlerinde kurdukları derme çatma çadırları devletin kolluk güçlerince işçilerin başına geçiriliyor. En rafine örneği 3. Havalimanı eyleminde olduğu gibi her türlü hak talebi bastırılıyor. O havaalanı işçileri ki, ücretlerinin ödenmesi, kaldıkları koğuşların tahtakurularından temizlenmesi, yemeklerin doyacakları kadar verilmesi gibi son derece haklı ve meşru taleplerle direnişe geçmişlerdi. Tek adam rejimi ve trolleri tarafından siyasi iktidarı devirmek amacıyla Gezi türü ayaklanma başlatmakla, darbecilikle suçlandılar. İşçi koğuşları TOMA’lar, gaz bombaları eşliğinde polis ve jandarma tarafından basıldı, 500’den fazla işçi gözaltına alındı, aralarında sendikacıların da olduğu 37’si tutuklandı.

ÇUKURUN DİBİ YOK

Sermaye cephesi ve politik iktidarın (Erdoğan ve hükümetinin) işçi ve emekçilere yönelik bu tutumu karşısında işçi sendikalarının ve konfederasyonların başına çöreklenmiş bürokratların tutumu ise tek kelimeyle rezil rüsva... İçinde debelendikleri çukurun adeta dibi yok. İşçiler sorgusuz sualsiz kıdem tazminatı dahi gasbedilerek işten atılırken, grevleri yasaklanır direniş çadırları yıkılırken, gözaltına alınıp tutuklanırken, sırf Reis’in hışmına uğramamak için demogoji baabından bile olsa işçi hakları için tek kelam etmediler. İşçi sınıfının sırtındaki sendikacı kılığındaki bu kene sürüsü, sermaye (kapitalist patronlar) ve politik iktidarla birlikte kapitalist baskı ve sömürünün engelsiz gerçekleşmesinin sacayağını oluşturuyor. İşçi sınıfı “tek adam rejimi” altında işte bu “Bermuda şeytan üçgeni” tarafından kuşatılmış bulunuyor.

2018; MÜCADELELERLE DOLU BİR YIL

Fakat bu boğucu ortam, işçi sınıfı ve sendikal hareketin içinde bulunduğu gerçeklik bağlamında, madalyonun yalnızca bir yüzünü oluşturuyor. Madalyonun diğer yüzünde ise var olan haklarını korumak ve yeni haklar elde edebilmek için mücadele veren, bu uğurda bedeller ödeyen ve yeni bedeller ödemekten korkmayan bir işçi sınıfı bulunuyor. Bu yüzden, geride bıraktığımız 2018 yılını  işçi sınıfı ve emekçiler için mücadelelerle dolu bir yıl olarak yaşanmıştır demek bir gerçeğin ifadesi olur. Gebze’de çoğunluğunu kadınların oluşturduğu Flormar işçilerinin 230 günü geride bırakan direnişi tüm olumsuzluklara karşın sürdürmeleri; DİSK/Gıda-İş Sendikasında örgütlendikleri için işten atılan TARİŞ işçilerinin iki ayı geçen direnişleri, gözaltı ve tutuklamalardan sonra da hakları için eyleme çıkan havaalanı işçilerinin kararlılığı ve çeşitli sektörlerde sendikalı, sendikasız onlarca işyerinde gerçekleşen grevler, direnişler, eylemler bunun somut göstergesi.

Bununla birlikte, bu mücadelelerin pek azı kazanımla sonuçlandı. Ama bu durum işçilerin geri çekilmesine neden olmadı. Sisysphos söylencesi misali, “dayak yedikleri yer”e her seferinde daha kararlı biçimde, yeniden döndüler. Tüm bunlar, bir yanıyla işçi sınıfı hareketinin bünyesinde barındırdığı zaafları, diğer yanıyla taşıdığı potansiyeli göstermektedir.

SINIF BİLİNCİ İHTİYACI

Son yıllarda sınıf hareketi üzerine yapılan değerlendirmelerin başında, “işçi sınıfı hareketinin istikrarsız bir hareket olmakla karakterize olduğu, bir türlü birleşik bir hareket olma düzeyine ilerleyemediği” tespiti geliyor. Bu doğrudur. Buna, Erdoğan/AKP hükümetlerinin işçi sınıfı ve emekçilere karşı en saldırgan burjuva hükümet(ler) olduğunu, dahası Erdoğan/AKP’nin kitle temelinin önemli bir bölümünü işçi sınıfının oluşturduğunu eklersek günümüz işçi hareketinin aktüel tablosu tamamlanmış olur.

Bir yandan oy ver iktidar yap, diğer yandan aynı iktidarın uygulamalarına karşı can, kan pahasına mücadele et... Hem “Bu hükümet ve Reis işçiler için bir şey yapmadı, yapmaz da” de, hem de “Canım Reis’ten başka desteklenecek kim var ki, seçenek mi var” de... Görünürde ne yaman çelişki değil mi! Gerçekte ise olan bitende ne çelişki, ne de bir tutarsızlık söz konusu. İşçi sınıfı, kendiliğinden bilincin etkisi altında hareket ettiği sürece bu tablo köklü değişikliklere uğramaz. En ileriden söylemek gerekirse bir burjuva hükümeti yıkıp bir başka burjuva fraksiyonun (partinin) peşine takılır. Geçmişte “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” dediği Turut Özal/ANAP hükümetini devirip, yerine Süleyman Demirel hükümetini getirdiği gibi... Bu yüzden günümüzde işçi sınıfı hareketinin sermaye ve burjuva hükümetler karşısındaki verdiği mücadelelerde en büyük handikap, örgütlenmesinin ve eyleminin merkezine bağımsız bir sınıf olma bilincini koyamamasıdır. Kendiliğinden bilinç sendikal bürokrasiyi de besleyip büyüten mümbit topraktır aynı zamanda. Bu nedenledir ki, işçi sınıfı (hareketi) en büyük zararı “tek adam rejimi” ve sermayenin ekonomik ve sosyal  alandaki saldırılarından daha fazla, ideolojik ve siyasi planda yaşadığı burjuva kuşatılmışlıktan görmektedir. Nihayetinde o (işçi sınıfı) sermaye ve burjuva hükümet cephesinden gelen ekonomik, sosyal saldırılara karşı hiçbir tereddüt göstermeden mücadeleye atılmaktadır, sıra ideolojik, siyasal konulara dayandığında ise bocalamakta ve dönüp mücadele ettiği burjuvazinin (partilerinin, hükümet ve devletinin) peşine takılmaktadır. Hal böyle olduğu sürece, yani işçi sınıfı burjuva düşünceler ve ilişkilerle arasına kalın bir çizgi çekip bağımsız bir sınıf olarak hareket etme yoluna girmediği sürecesendikal bürokrasiye karşı verdiği mücadeleyi de, sosyal ve ekonomik alanda verdiği mücadeleyi de bir sonuca bağlayamaz.

Sınıf sendikacılığı çizgisi bir anlamda politik bilincin sendikal alandaki iz düşümüdür. 2018 yılının  çetin sınıf mücadelelerinin bir kere daha gösterdiği olguların başında işçi sınıfının (hareketinin) yaşadığı bu kendiliğinden sınıf-kendisi için sınıf olma sorunu gelmektedir. Öyleyse, işçi sınıfı hareketinin bağımsız bir sınıf hareketi olarak örgütlenmesine hizmet etmek üzere sınıf içinde boydan boya bir propaganda ve aydınlatma çalışması örgütlemek, işçi sınıfına karşı 2019 yılının temel görevlerinden biri olarak duruyor.

ZEHİRLEYEN BAĞIMLILIK

Türkiye’nin bu bağımlılığına piyasa ağzıyla ‘kırılganlık’ deniyor. Dış borcu milli gelirinin yarısından fazla (yüzde 52 civarında). Cari açığı çok (bankalar dışarıdan gelen ucuz parayı kredi olarak dağıtmış, mega projeler dışarıdan bulunan ucuz kredi ile yapılmış. Tüketim de yatırım da her yıl verilen ortalama 50 milyar dolar açık ile yani yabancının parası ile sürmüş).

Şirketleri borçlu, vatandaşı borçlu bir ülke fakat buna karşılık kasası boş. Çünkü Merkez Bankası’nın kullanabileceği sadece 27 milyar doları (elindeki altınlar da dahil) var.

Merkez Bankası’nda bulunan para da devede kulak. Çünkü bir yılda ödenecek 170 milyar doların üzerindeki borç ve karşılanması gereken 40 milyar dolarlık cari açık var. Bir yılda 200 milyar doların üzerinde paraya ihtiyaç varken kasadaki 30 milyar doları bulmayan rezerv hiç de koruyucu olamıyor.

Türkiye söz konusu bağımlılığı iki sebeple tercih etti. Birincisi, bol ve ucuz para ile ucuz emeği harmanlayıp büyüme temposu yakaladığı için... İkincisi ise ucuz döviz sayesinde enflasyonu kontrol altında tutmayı başarabildiği için.

Bol ve ucuz döviz tercihinin yan etkileri ise çok. Söz konusu tercih öncelikle yerli üretimi aşındırır. Bugün Türkiye’de imalat sanayii yüzde 75 bağımlı durumda. Türkiye ihraç ettiği her 100 liralık sanayi ürününde 70-75 liralık ithal girdi kullanıyor. Sanayi bağımlı!

Söz konusu tercih ikinci olarak yabancı para cinsinden borçluluğu artırır. Nitekim AKP iktidarı öncesi 129 milyar dolar dış borç şimdi 470 milyar dolara ulaşmış durumda.

Diğer bir yan etki ise dış ticaret ve cari açığın büyümesi oluyor. Nitekim Türkiye’de son dönem ithalat ve ihracat arasındaki makas açıldıkça açılmıştı.

GİDEREK AĞIRLAŞAN SÜREÇ

Ağustos ayında dolar kuru 7 TL’yi görünce Türkiye için sefahat döneminin artık sona erdiği açığa çıktı. Dünyada bol ve ucuz para döviz döneminin sona ereceği bilinmesine rağmen hiçbir önlem almayan Türkiye artık beşik gibi sallanıyordu.

Kur şoklarını faiz şoku izledi. Ardından enflasyon rekorlar kırdı. İktidar bu duruma ‘kriz’ demedi.

Cebindeki para dolar karşısında değer kaybettiği, yüksek enflasyon nedeniyle parasının alım gücü düştüğü için çifte vurgun yiyen emekçiler, ‘kriz yok’ söylemine tepki gösterse de aslında ekonomi yaz aylarında, tempo kaybetse de, henüz büyümeye devam ediyordu.

Sonbaharla birlikte işin rengi değişti. Ve tablo şöyle:

Sanayi üretimi daralıyor

Eylülde     yüzde 2.7

Ekimde       yüzde 5.6

Sektörlere verilen teşvikler de çare olamıyor.

Beyaz eşya ürünlerinde ÖTV üç aylığına sıfırlanmasına karşın, satışlar kasım ayında daralmaya devam etti. Bir önceki yılın aynı ayına göre beyaz eşya pazarı yüzde 21 oranında daraldı. Otomotive yönelik teşvik de daralmayı önleyemedi. Daralmayı eylül ayındaki yüzde 72 seviyesinden anca yüzde 38’e geriletebildi.

Kapasite kullanım oranları sanayinin çarklarının dönmediğini söylüyor. Kasım ayı kapasite kullanım oranına göre mevsim etkilerinden arındırılmış kapasite kullanım oranı yüzde 73.7.

Bu oran 2008-2009 küresel kriz etkisinden sonraki en kötü oran.

İnşaat ve tarımda durum içler acısı!

Söz konusu daralmanın yanı sıra Türkiye ekonomisinin yakıtı sayılabilecek kredi hacmi de daralıyor.

Geçen yıl yaklaşık 2 triyon 600 milyar TL

Bu yıl 2 trilyon 350 milyar TL

Aradaki 250 milyar TL’lik daha az kredi kullanılması, kredi ile dönen ekonominin yakıtının azaldığını gösterir.

Sağlık, gıda ve giyim hariç perakendede tüm sektörler küçülüyor. Zorunlu harcamalar dışında tüketim yok.

Üretimin yanı sıra tüketim de çakılmış.

SONUÇLARI DA AĞIR OLACAK

Sadece üretim ve tüketimde frene basılmadı. Ödemelerde de net bir fren yapıldığı görülüyor.

11 aylık dönemde karşılıksız çıkan çek tutarı 25 milyarı aştı. Geçen yılın aynı döneminde tutar 15 milyar liraydı. Tutar bazında artış yüzde 60 düzeyinde.

Bankalardaki tahsili gecikmiş alacak tutarı da ekim sonunda 94 milyar 103 milyon liraya yükseldi. Bir yılda yüzde 40 oranında artışa işaret ediyor.

Protesto edilen senet tutarı geçen yıl 10 milyar lira iken bu yılın 10 aylık döneminde 14 milyara yükseldi. Protesto edilen senet tutarı yüzde 40 oranında artış kaydetti.

Tüketim, üretim ve ödemelerdeki bu daralmanın sonuçları ağır olacak: İşsizlik artacak. İşsizler ordusuna 1 milyonun üzerinde insan katılacak. İflaslar artacak. Şu anda konkordato ilanı için mahkemeye başvuran 5 bin şirket var. Bunların yarısı iflas edecek. İleri geri bağlantılarıyla bu iflaslar 10 binlerce sektörü sarsacak.

Ödemeler zinciri kopacağı için esnaflar da zor günler geçirecek. Enflasyon yüksek seviyelerde gezeceği için işsizlikte birlikte yoksulluk da derinleşecek.

Hükümet ise buralara bakmak yerine dolardaki 5.30 seviyesine, ithalattaki düşüşe, cari açıktaki küçülmeye bakarak ‘en kötüsü geride kaldı’ diyor.

Evet bu normal şartlarda, üretim yapısının bağımlılıktan kurtarıldığı koşullarda doğru olabilecek bir tez. Oysa hükümetin ‘şişmandık şimdi zayıflayıp fit hale geliyoruz’ diye pazarladığı şey hastalıktan dolayı erimekten başka bir şey değil!

Yatırım malları (makine teçhizat) ithalatı yüzde 36, ara malı ithalatı yüzde 17 daralmış durumda. Üretimin bağımlı yapısının zerrece değişmediği durumda bu veriler içeride üretim yapılmaktan vazgeçildiğini gösterir sadece.

Sonuç niyetine: Bol ve ucuz para dönemi sona erdi. Türkiye için oldukça sancılı bir süreç başladı. Hükümet şu an çözemediği sorunun etkilerini seçime kadar, kampanyalarla, baskınlarla, teşviklerle azaltmaya çalışıyor. Fakat 2019 martında yapılacak yerel seçimler sonrasında ertelediği bazı faturaları emekçi halkın önüne koyacak.

Her şey hükümetin üç yıllık programına uygun ilerlese dahi 2021’de büyüme anca yüzde 2 olacak. Yüzde 4’ün altındaki her büyüme, her yıl yüz binlerce gencin iş piyasasına dahil olması nedeniyle, Türkiye’de işsizliği artırıyor.

Hükümet yıllarca ödenecek bir bedelden, sancılı süreçten bahsediyor. Ödenmemesi bedel ödeyeceklerin itirazına bağlı.

2019’un itirazları yükseltmesi dileğiyle...

 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

AKP'li Sofuoğlu'nun ayaklarını uzattığı fotoğraftaki çanta 3350 TL

SONRAKİ HABER

ABD Senatosu Ermeni Soykırımı tasarısını kabul etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa