Osmanlı tarih yazımında iktidar ve tarihçi ilişkisi

Fotoğraf: Pixabay

Osmanlı tarih yazımında iktidar ve tarihçi ilişkisi

Tarih yazıcılığının eşsiz geçmiş yaratma arzusu; iktidar için hem siyasal hem de toplumsal olarak sınıfları, halkları yönetme ihtiyacının gereğidir.

Hasan ATEŞ

Osmanlı İmparatorluğunun tarih yazımı 15. yy’da başlar, cumhuriyet dönemiyle birlikte detaylandırılır. Siyasala, savaşa, sultana odaklı tarihçilikten, Fransız Anneles Okulu etkisiyle sosyoekonomik tarihçiliğe doğru kısmi bir geçiş olur. Ancak sınır hattı da çizilir bu yeni tarihçilik, çok da ileri götürülmez. Marx’a ve Marksist yönteme karşı mesafeli durulur. Çünkü tarihsel maddeciliğin sınıf ve sınıf çözümlemeleri Osmanlı tarihi yazılırken kullanılmak istenmez.

Tarihçiler, Osmanlı tarih yazımının esas olarak Fatih ve II. Beyazıt döneminde yani genel olarak 15. yy’ın ikinci yarısında başladığında hemfikirdirler. Fatih döneminin sadrazamlarından Mahmut Paşa’nın özendirmesiyle, bu çabanın yoğunluk kazandığını söyleyebiliriz. Fatih dönemi, Osmanlı’nın beylikten imparatorluğa doğru evrilme sürecidir. Siyasi, askeri, iktisadi güç ve genişleme, imparatorluğun geçmiş kuşaklar, topluluklar, zamanlar, mekanlarla bağ kurma düşüncesini de değişikliğe uğratacaktır. Her imparatorluk gibi Osmanlı İmparatorluğu da kurucu bir ideolojiye, güçlü tarihsel bir geçmişe, ata ve efsanelere ihtiyaç duymuştur. Tıpkı, ‘şimdi’nin geçmiş ihtiyacı gibi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihten ihtiyaç duyduğu ve yarattığı bu ideolojinin açığa çıkardığı tarih yazımı, imparatorluğun gelişim süreciyle ilişkilidir. Osmanlı kuruluş döneminde esas gelişimini coğrafi olarak önce Trakya ve Balkanlarda gösterir. 15. yy’a gelindiğinde Anadolu beyliklerini kontrol altına almaya başlar. Ancak bu süreç iç gerilimleri ve çelişkileri daha da arttıracaktır. Beyliklerle Osmanlı’nın ilişkisinin gerilimli biçimi, ilk fırsatta ayrılıkla sonuçlanır. Örneğin, Ankara savaşında Yıldırım Beyazıt’a karşı Timur’u destekler Anadolu beylikleri ve Osmanlı’yı dağılma aşamasına getiren süreç yaşanır. Kontrollü ve denetimli ilişki ancak, Fatih döneminde bütünüyle tahakküm altına alınmasıyla son bulacaktır. Osmanlı, beyliklerin kontrolünü aynı coğrafi yapı içinde değerlendirmek ve topluluk/kavim/boy kökensel bağ kurmak ile sağlamak isteğindedir  ve bunu da tarih ve tarih yazıcısı sağlayacaktır.

AŞIKPAŞAZADE’DEN TARİH OKUMAK

Osmanlı’nın bu arayışının öncüsü ise hiç kuşkusuz Aşıkpaşazade’dir. Aşıkpaşazade, 1476’da başladığı ve 1482’de tamamladığı yapıtında Osmanoğullarını Orta Asya coğrafyası ve kayı boyu kökeni ile ilişkilendirir. Bu ilişkilendirmenin nedeni, Anadolu beylikleriyle aynı kökenden gelen Osmanoğullarının, devlet kurma kudretinin olduğunun ifade edilmesidir. Beyliklerin kontrol edilmesini kökensel bağ ile çözüme kavuşturma, meşrulaştırma aracı olarak tarihin işlevselleştirilmesidir. Osmanlı kurucu güç  ve kudretiyle, Anadolu beyliklerinin koruyucusu, birleştirici gücü olarak ifade edilecektir. Beyliklerin fethinde (Bugünkü anlamıyla olmasa da toplumsalı bu denli kuşatan birer ideoloji olarak) Türklük, ortak değer ve birleştirici ögeler olarak tarih yazıcılığında kullanılacaktır. Böylesi ögeleri taşıyan Osmanoğuları, Bizans’ı yıkarak  ve bir nevi “Yeni Roma” olarak devlet kurma güçlerini, kudretini, kendinde Orta Asya’dan beri taşıyan kurucu güç oluyorlardı. Anadolu Beylikleri ve halkları üzerindeki güç ve tahakküm süreci de bu vesileyle olağanlaştırılacaktır. Böylesi bir tarih yazımı yeni devletin güncel politik ihtiyaçlarının ürünüdür ve hızla sahiplenilir. Sürekli tekrar edilerek bugüne değin doğru bilgi düzeyine taşınır. Milliyetçi, muhafazakar tarihçiliğin de mutlak bilgisi halini alır.

DÖNEMİN PRATİK SÜREÇLERİNİ ANLAMAK

Aşıkpaşazade, Oruç Bey, Neşri, Dursun Bey, Şükrüllah bin Şahabeddin benzer bir siyasal, askeri tarih anlatımına sahiptirler. Bu tarihçilerin metinleri üzerine; dönemin sosyal, siyasal, iktisadi yapısını anlamak için dikkatli ve eleştirel okumalar yapılması gereklidir. Yazılanlar ve yazılmayanlarla dönemin zihniyet ve pratik süreçlerini anlamak ve analiz etmek de mümkün. Sundukları değerli bilgilere karşın, kitapların ortak özelliği egemenin siyasal, toplumsal sınıf ve grupların tarihinin yazılmasıdır. Kendi çağlarına değin Osmanoğullarının tarihi anlatılırken halka, üretici sınıf olan köylülüğe yer verilmesi pek tabii olası değildir. Bu tarihsizlikten, Anadolu’nun kadim halkları özellikle gayrimüslimler de nasibini almıştır. Sınıf ve halkların konu edilmesi istisnadır. İstisnayı bozan genellikle egemenin lütfunün, adaletinin vurgulandığı anlardır.

SARAYIN PARLAK TARİHÇİLERİ!

Osmanlı tarih yazımı, doruk noktası kabul edilen 16. yy ve sonrasında ise sarayın parlak tarihçilerince yazılır. İdris-i Bitlisi gibi bir tarihçi, (Hatta özel bir diplomat olduğu bile söylenebilir) özellikle Farsça zor üslubuyla egemen, resmi tarih yazımının hünerli örneğidir. Gelibolulu Ali, Hoca Sadeddin sonraki yüzyıllarda Naima, Peçevi, Katip Çelebi buna eklenebilir. Solakzade ise, Cevdet Paşa (Ayrı ve özel incelenmeyi hak eden birisidir), tarihçi Ahmet Refik’le birlikte bu geleneğin sürdürücüsü ve popüler tarihçiliğimizin öncülüdür. Osmanlı sarayının tarihçiliğimizin  performansından pek memnun olmadığı durumlarda ise çözüm Mustafa Reşit Paşa aracılığıyla Fransız Şair Lamartin’e tarih yazdırılması olur. Lamartin, vasat saray tarihçiliği örneği olduğu için ifade edilmeyi ve incelenmeyi hak ediyor. Lamartin’in  anlattığı ise  yerli ve milli tarihimizdir! Onun sunduığu tarihçiliğe karşılık olarak, kendisine Küçük Menderes Havzası’nda bir çiftlik verilir. Çiftliği işlemeyince, yüksek düzeyde aylık bağlanır. O da bu cömertliğin karşılığını tarihçilik hüneriyle göstermek istemiştir. Sonuçta öncüllerinin tarihçiliğinden içerik olarak ayrışmayan bir yazım gerçekleşir.

İDEOLOJİK BİR ARAÇ OLARAK TARİH

Tarih yazıcılığının eşsiz geçmiş yaratma arzusu; iktidar için hem siyasal hem de toplumsal olarak sınıfları, halkları yönetme ihtiyacının gereğidir. Bu gereklilik tarihi ideolojik bir araca dönüştürür. Toplumun ve toplumsal sınıfların bilgisini, toplumsal sınıfların güç ve mücadelelerine yönelik olarak yeniden ve yeniden kurgulamak ister. Yarattığı bilgi ve bilinç, egemen olanın bilincidir. Ezilen sınıfların belleği ise kendi geleneğini, toplumsal ihtiyaçlardan, eylemlerden süzerek bilincinde diri tutar. Ezilenlerin belleği ise tarihsel eylemlerinde dirilir, gün yüzüne çıkar. O tarih kitaplarında pek yer bulmaz. Kendine toplumsal eylemde yer açar.

www.evrensel.net