29 Eylül 2018 03:05

'Ahmed Arif bu ülkede üvey evlat muamelesi görmüş bir şairdir’

'Hasretinden Prangalar Eskittim'in 50. yılı için 'Ahmed Arif: Abisi Olmak Halkının' kitabını yazan Şeyhmus Diken'le kitabını ve Ahmed Arif'i konuştuk.

Ahmed Arif - Abisi Olmak Halkının kitap kapağı

Paylaş

İnanç YILDIZ
Diyarbakır

Şeyhmus Diken, “Hasretinden Prangalar Eskittim”in yayımlanışının 50. yılı anısına, “Ahmed Arif; Abisi Olmak Halkının” kitabını kaleme aldı. Diken; kitapta sadece Diyarbakır’ın değil halkının abisi olan Ahmed Arif’i yazdı. Ahmed Arif’in bilinenlerinin yanı sıra dostlarının dağarcığında kalmış hatıralarını aktaran Diken çalışmasında usta şairin izini sürdü.

Şeyhmus Diken’le yeni kitabı üzerinden; hasretinden prangalar eskiten, ay karanlık gecede sevdası terk etmeyen, otuz üç kurşunu yazan ve halkının abisi olan Ahmed Arif’i konuştuk. Ahmed Arif’in yeteri kadar sahiplenilmediğini söyleyen Diken; Diyarbakır’da ‘Ahmed Arif’in şehridir’ diyebilecek yapısal manzumenin oluşturulamadığına dikkat çekti.

İlk olarak; Ahmed Arif’le olan tanışıklığınız nereden geliyor?
1974-78 yıllarında Ankara’da Siyasal Bilimler Fakültesinde okudum. Eski adıyla Mülkiye. Ankara hem politik hem de entelektüel yaşam olarak çok hareketli bir şehirdi.  Buranın önemli merkezi Zafer Çarsı’ydı. Bütün yazarlar, şairler, edebiyatçılar, siyasetçiler buraya mutlaka uğrardı. Biz öğrenciler de mutlaka giderdik. Ahmed ağabeyle o ortamda tanıştım.

Böyle bir kitabı yazmaya neden ihtiyaç duydunuz?
Ahmed Arif, Türkiye’nin bir bölgesine hapis olmuş bir şair değildir. Zaten öyle olsaydı Ahmed Arif olmazdı. Başka bir şey olurdu. Tek kitabı olan, ünü dünyaya yayılmış bir şairden söz ediyoruz. Bu kadar kıymetli şiirlerin şairi olan bir şahsiyetin hemşehrimiz olması ve bu coğrafyadan çıkıp metropole Ankara’ya giden gençliği de heyecanlandırıyordu. Bu açıdan da kendimize yakın hissediyorduk. Onun şiirleriyle büyüdük.

Kitabınızın ismi “Ahmed Arif, Abisi Olmak Halkının”. İsmini nasıl belirlediniz?
Bu benim ortaya çıkardığım bir isim değildir. Bu Ahmed Arif’in kendi sözü: “Benim yaptığım hiç bir şey yok. Sadece abisi olmak halkının.” Bu söz çok kıymetli bir söz. Bu Diyarbakır’da olan bir özelliktir. Değer verdiğiniz bir insana yaştan azade kılarak, -aynı yaşta olabilirsiniz, sizden büyük olabilir ya da küçük olabilir- ona abi dediğinizde akan sular durur. Ve ortaya bir sahipleme çıkıyor. Bu bir kenti, değerleri ve insanı sahiplenmedir. Ahmed Arif’in de yaptığı budur. O farkındalık onu öyle bir yere taşıyor ki, şiiriyle mühür basıyor adeta. Diyarbakır’ın koyu gri bazal taşları kente bir ruh, kimlik, renk katmışsa Ahmed Arif de şiirleriyle hayata aynı şeyi katmıştır.

Ahmed Arif yaşamı boyunca sadece bir kitap yayımladı. Bunun dışında çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleri de mevcut. Neden başka bir kitap yayımlamadı?
İkinci bir kitap çıkarma kaygısı yoktu. 1968 yılında “Hasretinde Prangalar Eskittim” yayımlandıktan birkaç yıl sonra bu sorulur. O da hep yakında yakında derdi. En son kitap fuarına gittikten sonra yeniden gündeme gelir bu. Ahmed Arif yakın dostlarına “Zaten şiirlerin hepsi hazır kafamda yakın zamanda tekrar İstanbul’a geleceğim. Bunların hepsini tekrar okuyacağım, kağıda dökülecek ve basılacak.” der. Döner Ankara’ya bir hafta sonra da vefat eder zaten.

Ahmed Arif’in sevdası üzerine neler söylemek istersiniz? Bu konuda epey şiirleri mevcut. Ayrıca yazdığı mektupları da düşününce neler söylemek istersiniz?
Kitapta çok ayrıntılı bir şekilde bunu anlattım. İki damarı var. Birini memleket sevdası, bir de o dönem yazıştığı sevdalısıdır. Yani Leyla Erbil’dir. Mektuplar yayımlamadan önce kimse farkında değildi. Bunlar bir kadına, karşı cinse yazılmış şiirler değildi, bir davaya, kavgaya yazılmış gibi okundu. Evet böyle bir tarafı da var. Ama diğer taraftan sevgiliye yazılmış.

Ahmed Arif’in şiirleri neden halen bu kadar çok okunuyor?
Yerelin daraltıcı dünyasına hapsolmamış bir tarafı var. Yerel derken Diyarbakır ağzını kast ediyorum. Kimi ifade ve deyimleri kullanıyor ama bunu evrensel bir yapı içinde veriyor. Ve bu sırıtmıyor. Dünyanın bir başka coğrafyasındaki bir başka kişi onun şiirini okuduğunda o da benimseyebiliyor.

Bugün Ahmed Arif’e yeteri kadar sahip çıkıldığını düşünüyor musunuz?
Hayır düşünmüyorum. Kitabın son sayfalarında bunu anlattım. Maalesef Ahmed Arif bu ülkede üvey evlat muamelesi görmüş bir şairdir. Nazım Hikmet zulümleri yaşamasına, vatansızlaşmasına, ülkesinin dışında vefat edip mezarının orada olmasına rağmen yine de Türkiye’de iyi bir şekilde sahiplenilmiştir. Adına vakıflar kurulmuştur. Her yıl çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Ama Ahmed Arif maalesef bu denli sahiplenilmemiştir. Dünyanın birçok şehrini dolaştığımızda orada siyasetçilerden çok o şehirden çıkmış edebiyatçılarla şehirler anılır. Mesela Diyarbakır’a geldiğimizde halen Ahmed Arif’in, Cahit Sıtkı Tarancı’nın şehridir diyebilecek bir yapısal manzume oluşturulamadı.

'TARTIŞMALARI BİTİRMEK LAZIM'

Ahmed Arif şiiriyle Enver Gökçe şiiri arasında da benzerlikler kuruluyor. Yaşarken de çok tartışılıyordu. Siz ne düşünüyorsunuz?
Birçok edebiyatçının kendi kuşakları ile böyle tartışmaları olur. Mesela Ahmed Arif’in Nazım’dan sonra şiir yazmak üzerine tartışmaları da var. Enver Gökçe ile dize yakınlıkları üzerinden tartışmaları var. Bunlar olabilecek şeyler. Asıl üzerinde durulması gereken Ahmed Arif’in üslup adamı olmasıdır. Yani şiirden kendisinden önce ve kendisinin kuşaktaşı olan edebiyatçıların, şairlerin şiirlerine rağmen kendi şiirini, tarzını, üslubunu yaratmış olmak üzerinden bir tartışma yapılmalıdır. Bunu Ahmed Arif başarmıştır. Oraya noktayı koyup bitirmek lazım bunu.

'DÖNÜP DÖNÜP YENİDEN YAŞATILIYOR'

Ahmed Arif’in  “Otuz üç kurşun” şiirine ayrı bir parantez açmak istiyorum. Şiirde anlatılan gerçek hikaye bugün Roboskî ile tekerrür etti. Coğrafya insanın kaderi gibi. Ne düşünüyorsunuz bununla ilgili?
Dönüp dönüp yeniden yaşatılıyor maalesef. Düşünün 1940’lı yıllarda Van’ın Özalp ilçesinde gerçekleştirilen otuz üç kurşun 50-60 yıl sonra yeniden aynı coğrafyanın başka bir şehrinde Roboskî’de insanların karşına çıkabiliyor. İşte Ahmed Arif edebiyatının, şiirinin gücü orada kendini ele veriyor. Edebiyatçının tanıklığı yaşadığı dönemde dillendirilirken, aynı zamanda geleceğe dair edebiyatının gücünü de kullanarak bir şey bırakmadır. Ahmed Arif bunu bırakıyor. Bundan sonra kendisinden sonraki entelektüellere, siyasete, bürokrasiye iş kalıyor. Buradan ne çıkarırlar bunun sorusu orta yerde duruyor maalesef.

'AYNI ZAMANDA EMEĞİN ŞAİRİDİR'

Cemal Süreya, Ahmed Arif'in kırlardan seslenen bir şair olduğunu düşünüyor. Sizin bu konuda düşüncenizi alabilir miyiz?
Cemal Süreya her ne kadar da “Nazım Hikmet şehirlerden, Ahmed Arif dağlardan kırlardan seslenen bir şairdir” dese de... Eleştiri olarak ifade etmek istemiyorum o da ayrı önemli bir şairdir ama eksiktir bu ifade. Ahmed Arif aynı zamanda şehirlerin de şairidir. Yani mesela Diyarbakır’ı, Siverek’i, Ankara’yı, Van’ı, İstanbul’u.. Bugünlerde işçilerin başına geleni basında izlediğimiz vakit Cibali’deki tütün işçisinin durumunu, başka şehirdeki işçilerin hikayelerini Ahmed Arif çok net ortaya koyuyor. Aynı zamanda emeğin şairidir. Şehirlerde, kent merkezlerinde, yoksul varoşlarda dile gelen bir şeydir. Kendi ile buluştuğumuzda kitabını bana imzaladığında bir cümle var. Kitabı imzalarken arka kapağını çevirip baktı. Sonra “Benim kitabını işçiler, emekçiler, ırgatlar, öğrenciler, yoksullar okur onlar için 1 lira çok paradır. Bu parayla insanlar gider öğlen karnını doyurur. Ben yayıncıya dedim bu kitaba zam yapma ama beni dinlemedi.” dedi. Böyle bir emek şairidir de aynı zamanda. Böyle okumak lazım.

ÖNCEKİ HABER

Adalet Komisyonu'ndan Trump'ın Yüksek Mahkeme adayı Kavanaugh'a onay

SONRAKİ HABER

Emek ve Demokrasi Güçlerinden iki çocuğun öldüğü patlama ile ilgili açıklama

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa