Melek Göregenli: Ortada ne gemi var, ne rota, deniz bile yok

Prof. Dr. Melek Göregenli

Melek Göregenli: Ortada ne gemi var, ne rota, deniz bile yok

Ne zaman aynı gemide olmaktan söz edilse paryalar kendini gemi sahibi sansın ve sabredip daha çok çalışsın diyedir…

“Bu bir ekonomik savaş”, “dış güçlerin oyunu”, “hedef Türkiye”... AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, TL’nin dolar karşısındaki büyük değer kaybını bu argümanlarla açıkladı; ancak bu yeni değil. Son yıllarda daha da süreklilik kazanan tüm iç ve dış krizler, benzer argümanlarla karşılanıyor. İçeriği, aktörü değişse de Türkiye’nin büyümesini ve kalkınmasını istemeyenlerle, içerdeki işbirlikçilerine karşı “bitmeyen bir savaş” verildiği 7/24 propaganda ediliyor.

Durum ‘savaş’ olarak nitelenince, “saldırı altındayız” söyleminin bağlandığı yer, 80 milyonun Erdoğan ve partisinin arkasında hizalanması oluyor. İtiraz edenler “milli ve yerli” olmamakla, işbirlikçilikle ve elbette “vatan hainliği” ile suçlanıyor. Ulusalcısından sosyal demokratına “muhalefet” vatan savunması için iktidar bloğunun yanında olduklarını ilan ederken; “Hepimiz aynı gemideyiz” iddiasının kapsamı, dolar yakma, iPhone kırma gösterileriyle genişletiliyor...

Pazartesi röportajında bu hafta, ülkeyi 16 yıldır yöneten iktidar bloğunun sorumluluğunu ortadan kaldıran, hatta mağdurlaştıran bu stratejinin kaynağına, gördüğü işleve odaklanmak istedik ve Prof. Dr. Melek Göregenli’ye başvurduk. Politik psikolojinin yanı sıra, militarizm, şiddet, göç ve ayırımcılık üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Göregenli, barış bildirisini imzaladığı için Ocak 2017’de yayınlanan KHK ile Ege Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilmişti.

Yaşanan tüm iç ve dış sorunlarda olduğu gibi, ekonomik krize de neden olarak ‘dış güçler ve onların içerdeki işbirlikçileri’ gösterildiği için önce, karşı karşıya kalınan bütün meselelerde aynı argümanın geri çağrılmasını değerlendirmenizi isteyelim. Sorumluluk üstlenmeyen bu argüman, rejimin ve toplumun dönüşümünde nasıl bir işleve sahip?

AKP’nin iktidara gelme sürecinde etkili hatta kısmen gerçek olgulara da dayanan algı oluşturma süreci, sosyal psikolojide “mazlumların meşru gücü” kavramıyla ilişkilendirilebilir. “Cumhuriyetin laiklik anlayışıyla dışlanmış, merkezden ve iktidardan uzak tutulmuş mazlum dindarlar...”  hükümet oldular. Malum, yıllar içinde mazlum, engellenen hatta dönem dönem gözaltında olan ve asıl potansiyelini hayata geçiremeyen bir AKP hikayesi var. Sonra 15 Temmuz, sonra sadece içerden değil Ortadoğu’dan beslenen “gerçek ve sembolik” tehditler altında olduğumuza ilişkin kamuoyu oluşturmaya yönelik politikalar hep izlendi. İçerde merkeze giderek yerleşip ciddi seçim başarılarıyla meşruiyet kazanma süreci, OHAL sürecinde muhalefeti bütünüyle kontrol edebilme imkanı, arzu ettiği sistem değişiklikleri de eklenince, “İçimizdeki İrlandalılar” gerçekçi bir tehdit algısı yaratmak için artık olsa olsa sadece “işbirlikçi hainler” olabilirlerdi. Kuşkusuz, Cumhuriyet’in ve küresel egemenliğin sermaye güçleriyle hiçbir esaslı çelişkisi olmayan AKP iktidarının, kapitalizmin küresel krizi sürecinde zaman zaman Avrupa, şimdi Amerika ile yani “Batılı” ülke yönetimleriyle gerçek sorunları da var. Ve hepimizin hayatını karartan yoksullaşma ve faşizan uygulamaların giderek yükseldiği otoriterleşme sürecinde, benim pek de aklımın ermediği iktidar paylaşım kavgalarının da rolü var. Fakat bunların hiçbiri AKP’nin iktidar sorumluluğunu azaltmıyor ve bu politik sorumluluğu görünmez kılmak için, dış düşmanlar ve içerdeki işbirlikçilerinin asıl sorumlular olduğu propagandasına sığınıyor yine.

Algının böyle oluşturulması iktidara ne sağlıyor?

Bu, çok yaygın bir iktidar stratejisi, AKP icat etmedi ve olağanüstü sistemleri meşrulaştırmaya yarıyor. Amerika’nın düşmanları metaforu, önleyici savaş kavramını nasıl meşrulaştırıp Ortadoğu’yu bir cehenneme çevirdi hatırlayalım demeyeceğim çünkü ateşi hâlâ sönmedi... “Yalnız kurt”, “onurlu ama yalnız”! İktidarda ama onu iktidara getiren yurttaşların onunla özdeşleşmelerinin asıl motifine hâlâ sahip; hâlâ mazlum, iktidarda ve engelleniyor. İktidarda ama eli tutuluyor, iktidarda ama tuzaklarla boğuşuyor. Bu yolda her şey mubah ve meşru oluyor o zaman. Hepimize de iri, diri ve sonsuz destekçileri olmak vazifesi veriliyor. Aktif politik özneler değil, biat eden aracılar olma statüsü.

Biat etmeyenler, krizi sorgulayanlar, eleştirenler ‘milli ve yerli olmamakla’, işbirlikçilikle ve vatan hainliği ile yaftalanıyor. Bu strateji, milliyetçilikle kol kola girdiğinde daha mı işlevli hale geliyor?

“Sahte sözbirliği” kavramı var sosyal psikolojide; farklı sözü ya da ideolojik argümanı etkisizleştirmek için hegemonya kurmanın bir aracı olarak mikro ya da makro iktidarlar tarafından kullanılır. “Bir bak çevrene senden başka böyle düşünen var mı?” Bakarsın, yok mu acaba? Bunu sınamanın test etmenin kanıtlamanın yolu yoktur, bir tür mitik argüman. “Bütün millet kenetlendi”, “Millet tek vücut”... Başka bir söz söylemek hatta aklından geçirmek, o kenetlenmiş tek vücudun morarmış, kendi kendine düşmesi beklenen tırnağı gibi hissettirir. Buna bir de sosyal medya operasyonlarını, başka hiçbir eylemlilik içinde olmaksızın, evde oturduğun yerde twit atarken teröriste dönüşüverme ihtimalini ekleyince, tabii ki milli ve yerli kocaman bir vücudun ürkek, iliştirilmiş garabet organlarına dönüşüyoruz: Anti-emperyalist, neo-liberal, muhafazakar, demokrat, milli ve yerli, geleceğe umutla bakan küresel güç! Milliyetçilik hiç azalmadı zaten ama son yıllardaki bu “milli ve yerli” kavramı bence geleneksel milliyetçilikten çok, bir kolektif rıza talebini dayatma amacı taşıyor. İktidar politikalarına, -yani bunlar milliyetçi olmasa bile- rıza göstermek milli ve yerli olmayı sağlıyor. Mesela Trump değil de Putin, bazen Merkel bazen değil, yani vatan için “iyi” olan konusunda verilmiş karara biat etme hali milli ve yerli olmanın ölçütü. Eskidendi o, ulus devletlerin ayırıcı özelliği olan hukuka dayalı tek kimlikli toplumsallık idealine dayalı milliyetçilik, yeni iddialar eklendi ona.

Dolardaki artışın nedeni olarak ‘Rahip Brunson’ gösterilirken mesele Batı/Hıristiyan dünyası ile bir savaş olarak sunuluyor. Nitekim Erdoğan krizle ilgili ilk açıklamasında ‘Onların doları varsa bizim Allah’ımız var’ dedi. Diyanet’in de kenetlenme ve yerli ürün kullanma çağrısı yaptığını hatırlatarak soralım, dinin kullanımının nasıl bir rolü var?

İnsanı bir gülmek tutuyor diyeceğim. Adam rahip, yani “din adamı” ve evangelistlerin bu süreçteki rolü malum. Herkesin dini kendine diyeyim ve kocaman sakallı çok sevdiğim adamın sözünü hatırlayayım: Din kitlelerin afyonudur; her yerde, her zaman çünkü çok güçlü, merhametli ve yetkin bir güç olduğunu vazeder, dünyada sığınacak gerçek kaynaklarınız olmadığında -mesela sınıf bilinciniz, sendikanız, politik örgütleriniz- ona sığının ve umudunuzu yitirmeyin diye. Son günlerde sahip oldukları her şey daha da değer kazananların hiç Allah’a sığındıklarını sanmıyorum. O, yoksullar içindir, çünkü bu dünyada hesabını kapatamayan, öte dünyada hesap gününün adaletine sığınan onlardır. Bakın sosyal medyaya, ateistler bile kızınca “abv” yazıyor, insanın içi bi ferahlıyor kısacık bir an. Diyanetin çağrısı da ironik, keşke bir liste yapsalar da görsek “yerli” ürünleri.

EN UFAK BİR İTİRAZINIZDA DENİZE ATILMA İHTİMALİ OLAN BİR GEMİYE NEDEN  BİNEYİM?

“Hepimiz aynı gemideyiz” sözü, ekonomik krizle mücadelede herkesi kendi safına çağırmanın temel sloganı oldu. Gemi metaforunun politik psikoloji açısından nasıl bir çağrışımı var?

Bence ortada ne gemi var, ne rota, hatta ne de deniz. Bir kaptan ve bir yolculuk ideali olduğu doğru belki de denizini “yapmaya” çalışıyor, sistemini, düzenini; bu gemiye binip olası denize açılmaya hevesli insanlar olduğunu daha doğrusu öyle bir hakiki “heves”in ya da ideolojik bir kitlesel gücün var olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü bu kitlesel rıza histerisinin başka kaptanların ardında da oluştuğuna tanık olacak kadar yaşadım bu ülkede. 12 Eylül’den sonra Kenan Evren’e çığlıklarla biat edenler Özal’ı, sonra diğerlerini aynı çığlıklarla bağırlarına bastılar. Sıklıkla, gücün kaynağına göre saf tutan bir tür pragmatist irade bu, gücün kalıcılaşması ve tek tipleşmesinin şiddetine bağlı olarak dalgalanıyor, ilkesel ya da ideolojik bir arka planı yok. Muhafazakarlık ve otoriterlik bu coğrafya için seçilmiş bir ideolojik duruş değil, bir toplumsallaşma pratiğidir, yani olağan toplumsal arka plandır; muhafazakar, otoriter hatta dindar olmamak için ciddi bir bilişsel ve ideolojik çaba göstermek gerekir tersi kendiliğinden olur zaten. Sol, sosyalist ya da liberal, muhalefetin de bu çarktan, toplumsal arka plandan ne kadar kurtulabildiğini de her seçim öncesi ve sonrası tartışmalardan, sosyal medyadaki konum alışlardan vb izlemek mümkün ya da direnmek için yol yöntem bulma konusundaki becerimizden...

Gemi benzetmesinin tetiklediği, ‘Krizi yaratanlarla, ona destek veren sermayeyle aynı gemide miyiz?’ sorusunu, şöyle dönüştürerek soralım: Neden aynı gemide değiliz?

Buna öncelikle şahsi bir cevap vereyim, aynı gemide değil, aynı taytayda bile olmam yazmıştım twitter’da… Taytay benim için eğlenceli bir araçtır ve kısa yol içindir ama birbirini kollaman gerekir onda bile... Aynı gemide olmak, bir kontrat gerektirir, eşit koşullarla, önceden belirlenmiş bir sözbirliğine dayalı bir yolculuk akdi. Buna modern çağlarda “hukuk” diyoruz. En ufak bir itirazınızda denize atılma ihtimali olan, rotaya ve bütün kurallara sadece kaptanın karar verdiği bir gemiye neden bineyim? Bakın, burada ideolojik bir farklılıktan söz etmiyorum, yoksa eğer bir toplumdan bahsediyorsak -aynı gemideyiz ya ve başka denizimiz yok ya- farklılıklardan bahsediyoruz demektir. Her açıdan heterojen bir yapıdan; ben, sadece benim gibi düşünen insanlardan oluşan bir yolculuk hayali kurmadığım ve hepimizi serinliği ve derinliğiyle ferahlatacak bir deniz hayalim olduğu için o gemide olamam; koşulsuz biat dışında hiçbir kural ya da sistemi olmayan bir yolculuğa davet ederek bir topluluğu toplum yapamazsınız. Her fırtına çıktığında yaratmaya çalıştığınız “biz”, her gece TV’lerde konuşan adamların, kadınların halisünasyonlarından başka bir şey değil. Gerçek, üniversite okumaya çalışırken inşaattan düşüp yoksulluktan öldürülen çocuklar, tedavisi sırasında hastane bahçesinde yalnızlıktan öldürülen doktorlar, her gün canı, hayatı yakılan kadınlar, OHAL komisyonundan belki de bir ömür boyu sürecek zaman boyunca adalet bekleyen insanlar... Gerçek bu, saymakla bitmeyecek kadar farklı hikaye, yani sınıflar var, farklı acılar var. 2001’de hatırlıyor musunuz, o zamanki “kriz”imizi, bir yazı yazmışım, şöyle demişim... “Bu ülkede ve tabii dünyanın pek çok başka ülkesinde de ne zaman aynı gemide olmaktan söz edilse paryalar kendini gemi sahibi sansın ve sabredip, daha çok çalışsın diyedir, bu kadar basit.” Yani kısaca, eski ve yeni formlarıyla bunlar hep kapitalizm ve özü itibariyle bir şey değişmiyor.

Prof. Dr. Melek Göregenli

KAYBEDECEK BİR ŞEYİ OLMAYANLARIN KOLEKTİF EYLEMLERİNİN SONUÇLARINI GÖRMEYE İHTİYACI VAR

Erdoğan'ın krizi karşılama stratejisi ve bunun bulduğu desteğe ilişkin yapılan yorumlarda sıklıkla atıf yapılan siyaset bilimci Hannah Arendt, totaliter yönetimlere verilen kitle desteğini, salt beyin yıkamayla veya cehaletle izah etmenin yetersiz olacağını söylüyor. Nedir diğer faktörler?

Hakikatin bilgisine ulaşmada çoklu enformasyon kaynaklarının ulaşılabilir olmasının giderek azalması nedenlerden biri, çok fazla bilgi var ve sonsuz manipülasyon imkanı... İletişimin yeni biçimleri, özellikle zamanının çoğu çalışmaya ve yeniden çalışmak için hazırlanmaya harcanan emekçi sınıfların ana akım dışında bilgiye ulaşmasını kolaylaştırmıyor; aksine hakim sınıfların yüksek sesle konuşma ve duyulur-görünür olmalarının imkanlarını arttırıyor.

Ana akım medya tabii ki ana akım iktidar söylemini yayar ve meşrulaştırır, medyada tekelleşme bu durumu daha da arttırır. Alternatif medya kaynakları ise herkes için ulaşılabilir değildir, ulaşıldığında da kolayca tüketilebilir değildir.

Aslında olup biten hakkında sınıf bilinci deyin, hayat bilgisi deyin, kendiliğinden edinilebilir ama bu bilgi hayatı değiştirmek için gereken kolektif eyleme geçmeye kendiliğinden dönüşmez. Bunun olabilmesi için, hayatı değiştirebileceğine inanılan siyasal iradenin ortaya konulmasının araçlarının ve sonuçlarının gözlenebilir olması gerek. En küçük muhalif sesin kısılmaya çalışıldığı ve politik eylemin ağır bedelleri olan bir ortamda, kaynaklarınız ne kadar azsa o kadar kaçınırsınız. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların, dünyalarını değiştirmek amacıyla harekete geçmek için, kazanacakları bir dünyanın somut göstergelerine, örgütlerine, beraber eylemeye ihtiyaçları vardır; kolektif eylemlerinin somut sonuçlarını görmeye... Belki de bu nedenle muhalif politik eylemlilik giderek orta sınıflaşmakta ve sosyal medya sokağın yerini almakta.  

İktisadi-sosyal koşulların ağırlaşmakta olduğundan söz edenlerin yasaklarla, sosyal medya hesaplarına yönelik operasyonlarla susturulması murat edilen dikensiz gül bahçesini sunacak mı?

Bence kimse geleceği öngöremiyor, ortada bir sistem ya da sistemik bir yol haritası olmadığı için; ne yazık ki muhalefetin de böyle bir yol haritası, dahası alternatif bir ideolojisi yok. Bilemiyorum.

YOKSULLUK VE YOKSUNLUK ARTTIKÇA İNSANLAR MUHAFAZAKARLAŞIR

“Ekonomik krizler, iktidar değişikliklerine yol açar” tartışmasına yaklaşımınızı da almak isteriz. Zira kimilerine göre de tersine, tek adam rejimi otoriter-totaliter uygulamaları arttıracak, kriz bunun için fırsat sunacak...

Eğer birileri, kendi politik eylemliliklerine, siyasal iradelerine değil de, iktidarın ve küresel kapitalizmin krizinin yoksulların üzerinde yaratacağı etkiyle harekete geçecekleri umuduna sığınıyorsa çok yanılıyor. Yoksulluk ve çok boyutlu yoksunluklar arttıkça, insanlar kıt kaynaklarını korumak için daha da içine kapanır ve muhafazakarlaşır. Oy verme davranışı değişebilir evet ama bunun için çok ağır bedeller ödenmesi gerekir. Yukarıda söz ettiğim örgütlenme girişimleri önündeki engeller, her türden baskı, zaten politik eylemi sınırlar. Oy verme oranlarının bu kadar yüksek olması çoğunlukla halkın demokrasiye olan inancı olarak sunulur oysa bizim gibi ülkelerde herkes bilir ki, oy vermekten başka değişim yaratabilecek ya da var olan iyilikleri koruyabilecek bir yapısal arka plan yoktur. Bir kez iktidara gelen sadece bal tutan parmağını yalamakla yetinmez, o bala sonsuza kadar sahip olmak için her türlü müdahale imkanını kullanır. Belki de bu nedenle, seçimlerin dünyayı değiştirebileceği fikri bir aşka dönüşüyor ve aldatılınca ya da mutlu son gerçekleşmeyince yaşanan hayal kırıklığı da büyük oluyor. İktidar değişse evet bir şeyler değişebilir ama kriz ihtimali değil.

UMUT VERİCİ OLAN GENÇ İNSANLARIN İNANÇLARI, İNATLARI

Hayal kırıklıkları, içe kapanmalar nasıl azaltılabilir, ne yapmalı?

Ne yapmalı? Bilmek, yapabilmek sonucunu kendiliğinden doğurmayacak olsa da, bilmeye ihtiyacı hep taze tutmalı derim öncelikle. Bildiklerimizin değişebilir olduğunu hiç gözden kaçırmadan, başka ve başkalarının bilme ve eyleme biçimlerine çok açık olarak. Herkesin kendi mahallesinin güvenli kucağından biraz uzaklaşıp diğerinin mahallesinin bilgisine, olabildiğince hayatına karışmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyanın yarattığı sokak ve eylemlilik illüzyonunun konforu sorgulanabilir biraz. Sınıf, ekoloji, hak ve kimlik siyasetlerinin geçişliliğinin sağlanması önemli ve birlikte eylemenin imkanlarını yaratmalıyız. Örgütlenmenin önüne çıkarılan engellerin aşılması için yeni demokratik örgütlenme ve yaratıcı kolektif eylemlikler oluşturmalıyız sanıyorum. Umut verici olan, bu çorak iklimde bile yeşeren genç insanların fikir üretme çabaları, inançları, inatları. Sadece “hayatta kalmak için” düşünmeye ve davranmaya, bunla yetinmeye zorlanıyoruz, çekip gitmeye, dışarıya ya da içerde, hayatın dışına. Buna itiraz hatta isyan etmeliyiz, gerçekten arzuladığımız gibi yaşamak ve böyle bir dünya kurmak talebimizden hiç ödün vermeden. Herkes sormalı ve en doğru cevabı bulamasak da hemen, sormaya devam etmeli… Ne yapmalı ve nasıl yapmalı?

Son Düzenlenme Tarihi: 19 Ağustos 2018 15:39
www.evrensel.net