Tözeren: Metnin ipini çekmekten yanayım, yani sökmekten
Fotoğraf: Ayşegül Tözeren

Tözeren: Metnin ipini çekmekten yanayım, yani sökmekten

Edebiyat Eleştirmeni Ayşegül Tözeren, Manos Kitap’tan çıkan 'Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi'ni Evrensel'e değerlendirdi.

İsmail AFACAN
İstanbul

Edebiyat Eleştirmeni Ayşegül Tözeren’in ilk kitabı “Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi” okurlarıyla buluştu. “Eleştirinin Eleştirisi”, “Lethe Nehri’nde Su Analizi: 80’lere Bakmak”, “Televizyon Çağında Hikaye Anlatmak”, “Müebbet Edebiyat”, “Yeni Bin Yılda Öykü” ve “Gösteri Edebiyatı” olmak üzere 6 bölümden oluşan kitapta Tözeren özellikle 1980’den bugüne Türkçe öykücülüğün izini sürüyor. Ama kitapta sadece öykü değerlendirmeleri yok, romandan şiire, müebbet edebiyattan yazın dünyasına kadar birçok güncel tartışmayı masaya yatırıyor, çıkarımlarda bulunuyor, eleştirilerini yöneltiyor. 

Tözeren, çalışmasında kendine has bir eleştiri üslubuyla karşımıza çıkıyor. Bunu güncel ve siyasal kavramları edebiyat eleştirisiyle birleştirerek yapıyor. Örnek olarak: “Edebiyatta Tokileşme”, “Yetmez ama mahvil” ya da “Müebbet Edebiyat”... Bu verdiğimiz üç örnek eleştirilerinde yer alan güncel ve siyasal mizahı özetliyor.

Tözeren’in diğer bir özelliği edebiyat eleştirmenlerinin pek yanaşmadığı konuları eleştirisinin merkezine alması. “Müebbet Edebiyat” başlıklı bölüm buna güzel bir örnek. Bu bölümü inceledikten sonra, okurda daha kapsamlı, başlı başına bir çalışma okuma ihtiyacı hissettiriyor. Okur olarak böyle bir çalışmanın beklentisine giriyoruz. 

Tözeren’in çalışmasının öne çıkan başka bir yanı ise nesnel ve öznel eleştirinin olanaklarından yararlanması. Tözeren, nesnel eleştiriyi merkeze alarak, öznelliği yadsımadan kuruyor metinlerini. Biz de Tözeren’le Manos Kitap’tan çıkan “Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi”ni konuştuk. Her şeyi değil, satır başlarını... 

Görsel: MockupPhotos ve Manos Kitap

Edebiyatla ilgilenenler çoğunlukla roman-öykü yazarlığı ve şairlik yönüyle kendilerini ifade ederler. Sizse eleştiriyle ilgileniyorsunuz. Neden eleştiri?

Metnin ipini çekmekten yanayım. Yani kurmaktan değil, sökmekten… 

Bedrettin Cömert’i kaynakça göstererek “Edebiyatta Kooperatifçiliğe” dair eleştirileriniz var. Nedir bu kooperatifçilik?

Bedrettin Cömert, “kooperatifçiliği” güncel edebiyat eleştirisini zayıf düşüren bir virüs olarak görür. Kooperatifçi olarak tanımladıkları için, “Bugünün yarını da var” ilkesi, yazarlık namuslarının tek sınırıdır,” der. Kooperatifçi eleştirmenin kutup yıldızı ideolojik bulaşmazlık ve paradır. Cömert, 1978 yılında katledilmiş bir akademisyen. Onun bıraktığı yerden devam etmek istedim.

Türkçe edebiyat tanımlamanız dikkatimi çekti. Doğru bir değerlendirme... Neden Türk edebiyatı, Türkiye edebiyatı değil de Türkçe edebiyat... Açar mısınız? 

Türk ya da Türkiye edebiyatı yerine Türkçe edebiyatı kullanmamın nedeni, kapsayıcılığı… Örneğin, İsveç’te Türkçe yazan bir Ermeni yazarı da içerebilecek çatının “Türkçe edebiyat” olduğunu düşündüm. Türkçe edebiyat, yazanın yaşadığı coğrafyadan da, kimliğinden de bağımsız olarak, kurduğu metnin diline işaret ediyor. O dil, edebiyatın da, şiirin de temel bileşenidir.

Müebbet edebiyat... Eleştirmenlerin üzerinde pek durmadığı bir konu... Cezaevlerindeki yazarlar... Aslında başlı başına bir kitap konusu... Bu konuda neler söylemek istersin.iz?

Yanıtta kitaptan alıntı yapabilirim: “Müebbet edebiyatı, cezaevi edebiyatı başlığı altında değerlendirmeye alınabilirdi. Böyle bir adlandırmaya da gerek kalmazdı. Ancak cezaevi edebiyatı içinde yer alan edebiyat ürünlerinin çoğu, müebbet sözcüğünün sözlük anlamıyla söylenirse, “sonu olmayan”a hükmedilmiş bir tutukluluk durumunun içinden doğmamıştır. Oysa müebbet edebiyatı, sadece müebbete hükümlü yazarların edebiyat ürünlerini kapsar.” 

Müebbet, yani “sonu olmayan” ifadesi, edebiyatla yan yana yer aldığında, okuyan ister istemez edebiyatın ve sanatın sonsuzluğunu düşünecektir. Müebbet edebiyatı, yazan için ölüme karşı yaşamı yerleştirme iddiasıdır.

Cezaevindeki ünlü yazarların ve gazetecilerin gündemde olduğu bir dönemdeyiz. Unutmamak gerekir ki, adını hiç duymadığımız yazarlar da mahpus ve bu yazarlar, cezaevinde ancak özlem ve hasret içeren metinler yazabilecekleri ön yargısının ötesinde, ne propaganda, ne de ajitasyon içeren canlı betimlemelerle, güçlü karakter yaratılarıyla kurdukları usta işi öyküler ve romanlar kaleme alıyorlar. Ben manşetlerdeki yazarlara değil, görünmezlere bakmayı tercih ettim.

Gezi ve gezi sonrasının öyküye yansımalarını incelediğiniz bir bölüm var. Son olarak Gezi’nin öykücülüğümüze etkileri nasıl oldu?

Kitapta şöyle yazmıştım: “Oysa yazarlığı “bir eda” sanan “abilerin” yazdıklarının aksine, dünyanın şaşkınlıkla izlediği Gezi’nin dili eril unsur taşımamaktadır. Direnişin dili, kadınlar ve LGBTİ tarafından kurulmuştur. Gezi direnişi edebiyatta bir yenileşme yaratacaksa, değişim öncelikle dilde yaşanmalıdır ve bu yenileşme hareketinin eril olanın içinden doğmayacağı da açıktır. Edebiyatta dil erilse, yıkılmalıdır. Yerine brokoli ekebiliriz. Edebiyatta bir yenileşme hareketine yol açamazsa, Gezi’nin dile getiriliş biçimi seksenlerden kalma alışkanlıkların ötesine geçemeyecektir. Ancak başka bir dünyanın mümkün olabileceğini hatırlattığı için, Gezi ya da Direniş etiketiyle çıkan kitaplarda da benzer bir “yeni dil” beklentisine yol açtı. Soru açıktı: Başka bir edebiyat mümkün mü? Gezi edebiyatı ürünlerine bakıldığında, henüz böyle bir yenileşme hareketinden bahsedilemeyeceğini düşünüyorum.” 

Hâlâ da pankartlardan, sokaklardan taşan dilin edebiyat içinde büyük bir yenileşim yarattığına inanmıyorum. Ancak Gezi’den sonra edebiyat ve şiirde, “gidimli” olarak tanımladığım bir önceki sözcükten bir sonrakini tam isabetle tahmin edebileceğiniz verili olanla kurulan ya da kurgulanan metinler değerini iyice yitirdi. Türkçe edebiyatta temel ideoloji olan vasatizmin tahtı da böylelikle sarsıldı. 

Son Düzenlenme Tarihi: 28 Nisan 2018 07:28
www.evrensel.net