Bakanlık 'geleneksel tıp'a vize verdi: Halk sağlığı ‘sülüklere’ emanet

Bakanlık 'geleneksel tıp'a vize verdi: Halk sağlığı ‘sülüklere’ emanet

Bakanlığın 'Geleneksel tıp uygulamalarını yaygınlaştıracağız' söylemini değerlendiren hekimler: Bu yöntemlerle tedavi korkunç bir sağlıksızlık!

Sevda KARACA
İstanbul

“Geleneksel Tıp”, “tamamlayıcı tıp”, “alternatif tıp” denilince aklınıza ne geliyor? Mahalle arası aktarlar, şifacılar, otacılar, hacamatçılar... Hatta üfürükçü, cinci hocalar... Televizyonlarda, sosyal medyada “uzman” sıfatıyla ürün pazarlayan, hatta kurdukları mağaza zincirleriyle büyük gelirler elde eden çeşitli “akademik ünvanlı” kişiler... 

Merdivenaltı “tedavi merkezleri” pıtrak gibi çoğaldı, evlerinin bir odasını “tedavi merkezi” haline getiren sülükçü, hacamatçıların yerlerini mahallelerde çocuklar bile gösteriyor. Mahallelerde “sülük ve hacamat tedavisi, ruhsal terapi ile büyü bozma işlemleri yapan merkezlere ulaşmak” sadece birkaç dakika sürüyor. İnternet üzerinden kısacık bir arama böylesi “hizmetler” veren merkezlerin ilanlarıyla dolu... 

Sağlık Bakanlığı ise insan hayatıyla oynayan bu türden uygulamalara karşı “çareyi” bunları sağlık sisteminin ortasına yerleştirmekte buldu! Bakanlık, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarını (GETAT) genişletmeyi hedeflediğini açıkladı. Gerekçe ise “ilaç maliyetlerini düşürmek, vatandaşın kimyasal ilaca bağımlılığını en aza indirmek ve geleneksel tıp adı altında merdivenaltı işlemler yapanlarla mücadele etmek” olarak ifade edildi. 

Peki giderek daha fazla yayılan, hem de hükümetin kanatları altında sağlık hizmetlerinin odağına yerleştirilen bu uygulamaların önünde arkasında ne var? Neden bu kadar yaygınlaştı? Bu türden uygulamaların ilk hedefi olan kadınlar ve çocuklar bu uygulamalardan nasıl etkilenecek?  

TTB Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu ve TTB Merkez Konseyi üyesi Dr. Selma Güngör madde madde yanıtladı. İşte cevaplar... 

SAĞLIK SİSTEMİ ÇÖKTÜ, GELENEKSEL YÖNTEMLERİN ÖNÜ AÇILDI 

♦ Geleneksel tıp dediğimiz, sağlık sisteminin olmadığı, çok yetersiz olduğu dönemde kullanılan, sağlık hizmetine ulaşım olanakları arttıkça terk edilen uygulamalardır. Bugün yeniden gündeme gelmesi ise bir bakıma sağlık sisteminin iflas ettiğini gösteriyor. Çünkü sağlık hizmetlerine ulaşımda ciddi sorunlar var. Şişirilmiş poliklinik sayıları var. Ama bu artışın altında aslında tekrara dayanan tetkikleri görüntüleme araçlarına sık başvurma ile bir teşhis koyamama halinden de kaynaklanıyor. Sağlık Bakanı “biz bu sistemde çözüm bulamıyoruz, geleneksel uygulamaların önünü açıyoruz” demiş oluyor aslında...  

♦ İnsanlar bir sağlık sorunu yaşadıklarında bir sağlık kurumuna ulaşabilseler, bu kurumlara başvurduklarında kendilerine yeterli süre ayrılabilse, hem hasta kendini yeterli biçimde ifade edebilse hem de hekim hastayı anlayıp, koyduğu teşhisi ve uygulanacak tedaviyi anlatabilecek olanaklara sahip olabilse eminim ki hastalarımız da bu tür şeylere başvurmayacaklar.

ŞEHİR HASTANELERİ SİSTEMİNDE HALK, HACAMATÇILARA MAHKÛM 

Halkın bu yöntemlere başvurmasındaki en önemli neden sağlık hizmetlerine erişiminin çok güçleşmesi. Önemli hastalıkların teşhisleri ikinci üçüncü basamak sağlık hizmetlerinde yapılabilir. Örneğin, kadınlar sağlık hizmetlerine evdeki iş yükleri, çalışma yaşamındaki zorlukları, bakım yükümlülükleri, kadınların bedensel ihtiyaçlarının önemsenmemesi gibi nedenlerle daha geç ve daha zor ulaşıyorlar. O basamaklara ulaşsalar bile teşhis ve tedavi süreçleri çok bölünüyor. Düzgün bir tanı alamadıkları için, tedavi süreçleri çok bölündüğü için, tedaviyi tamamlayamadıkları için de ciddi sorunlar yaşıyorlar.  

Yani insanların sağlık hizmetlerine erişiminin önündeki ciddi engellerin bir an önce kaldırılması gerekiyor. Ama biz tam tersini görüyoruz...

SAĞLIĞA ERİŞEMEYEN KADIN ÇAREYİ GERİCİ YÖNTEMLERDE ARIYOR

Şehir hastaneleri sisteminde korkarım ki kadınlar çok daha fazla oranda yalnızca aile hekimliği ile sınırlı kalacaklar. İkinci, üçüncü basamağa ulaşmaları çok zor olacak. Diyelim ki bir kez gittiler, film çektirmek, tahlil yaptırmak, bunların sonuçlarını almak, bu sonuçları hekimle değerlendirmek, kontrol için tekrar tekrar gitmeleri çok daha zor. Hem maliyet, hem de zaman problemini daha çok yaşayacaklar. Kadınların üzerindeki bakım yükleri ve çalışma hayatındaki zorlukları nedeniyle de yaşanacak aksaklıklardan da sorumlu görülecek ve daha çok baskı altında kalacaklar. Kendilerinden ve sağlıklarından daha fazla vazgeçmek zorunda kalacaklar.

E bu kadınlara ne olacak? Karın ağrısına, akıntıya, saç dökülmesine ne iyi gelir diye, yani nedenini bildiği için değil, sonucuyla baş etmek zorunda olduğu için aktarlara, hacamatçılara, sülükçülere başvurmak zorunda bırakılıyorlar. 

HASTAYA ZAMAN AYIRAMAYAN HEKİM, DERMANI OTTA, BİTKİDE ARAYAN HASTA

♦ Hekimlerin hastaya zaman tanıyabilmesi, hastaların ve hekimin kendilerini anlatabileceği süreler, ortamlar doğru teşhis koymak ve tedavinin de sürdürülebilir olması için çok önemli. Örneğin işitme engelli bir kişi ile bu sürenin 30 dakika olması gerekebilir. Yaşlı, çocuk ya da gebe hastalarda sürelerin uzaması gerekebilir. Bugün bu var mı? Yok. Sağlık sisteminde hizmetler çok aşırı hızlandırıldı. Hekimler aşırı poliklinik yükleri nedeniyle doğru teşhis koymakta ve tedaviyi sürdürmekte zorlanıyor.  

♦ Bugün bir aktara giden bir kişi bir teşhisle gitmiyor. Yaşadığı rahatsızlıkların sonucuyla gidiyor. “Bende amipli dizanteri var” demiyor elbette.  “İshalimi geçirecek birşey lazım” diye gidiyor. Önerilen yöntemlerle de hastalığın nedenine değil, sonucuna müdahale ediliyor. Kimi zaman da yanlış müdahale ediliyor.  

DOKTORA GİTMEK İŞTEN ATILMA NEDENİ! ‘AKŞAM EVE GİDERKEN AKTARA UĞRAYAYIM’ DİYEN İŞÇİLER...

Çalışanların ikinci üçüncü basamaklara başvurmalarını neredeyse imkansız hale getiren bir çalışma yaşamı var. İnsanlar hasta olduklarında izin alamıyorlar, çünkü patron izin vermiyor, çünkü iş güvencesi yok insanların, çünkü işsiz kalmaktan korkuyorlar. Acillerin bu kadar kalabalık olmasının sebeplerinden biri de bu. Sağlık Bakanlığı bu sorunun çözümünü poliklinik sürelerini, sağlık çalışanlarının mesai sürelerini uzatmakta arıyor. Oysa ki Türkiye’de insanların bugün ihtiyacı olan şey polikliniklerin 24 saat açık olması değil, mesai saatlerinin insani hale getirilmesi, insanların haklarını kullanabilmesi, sağlık kuruluşlarına gitme, tedavilerini devam ettirme haklarının olması. Ne yazık ki insanlar sağlık sorunlarını giderebilecek koşullara sahip olamıyorlar uzun mesai saatleri, işe her koşulda gitme baskısı ve işten atılma korkusu nedeniyle. Sağlık hizmetine bu nedenlerle ulaşamayan kişiler ne yapıyor? Akşam eve giderken aktara uğruyor, mahallesindeki hacamatçıdan medet umuyor.

KORUYUCU VE TAMAMLAYICI SAĞLIK İÇİN İŞSİZLİĞİ ÖNLE, SAĞLIKLI BESLENME, BARINMA OLANAKLARI SAĞLA!

Bu uygulamalardan “koruyucu ve tamamlayıcı tıp” olarak bahsediliyor. Peki koruyucu tıp nedir? Temiz hava, temiz su, sağlıklı evler, yeterli beslenme, giyim, barınmadır. Örneğin bugün pek çok kanserle hormonların ilişkisini biliyoruz ama kimyasal maddelerin sorumsuzca tarımda kullanıldığını, denetimin olmadığını, havanın, suyun, toprağın, sanayi atıklarıyla kirlenmesine yol açan politikalar uygulandığını biliyoruz. Bizi hasta edenler öncelikle bunlar. Eğer bir koruyuculuktan bahsedilecekse önce yaşamın insan sağlığına uygun hale getirilmesi için azami çaba gösterilmesi gerekiyor. 

Tamamlayıcı sağlık hizmeti de vatandaşların esenliğinin, güvenliğinin sağlanması ile mümkündür. Mesela işsizliğin ortadan kaldırılması, kişinin iş güvencesinin olması bunun en önemli yönlerinden biridir. Bugün işsizlik çok arttı, iş güvencesi ortadan kaldırılıyor. Kişinin hastalık sürecinde rapor kullanabilmesi, istirahat kullanabilmesi, gerekli fizik tedaviye ulaşabilmesi, yeterli ve sağlıklı beslenmenin sağlanması gerekiyor. Bunlar çok yetersiz oranda finanse ediliyor devlet tarafından. Diyelim ki kolunuz için 3 ay fizik tedaviye ihtiyacınız var, SGK bunun sadece 3 haftasını ödüyor, gerisini ya cepten ödeyeceksiniz, ya da tedaviyi yarım bırakacaksınız. 

Bunları yapmadan sağlık sisteminin ortasına geleneksel tıp yöntemlerini sokmak, devlet olarak sunulması gereken hizmetlerin maliyetinden kurtulmak anlamına geldiği gibi, bu alanda giderek büyüyen rant pastasını da belirli kişilere dağıtmak anlamına da geliyor.

HACAMATÇILAR SAĞLIK SİSTEMİNİN GÖBEĞİNE YERLEŞİYOR

Dr. Selma Güngör
Dr. Selma Güngör

Dr. Selma Güngör’ün anlattıklarına ek olarak Geleneksel Tıp Uygulamaları sağlık sisteminin ortasına nasıl yerleştirildi, hatırlatalım:

♦ Son yıllarda gerçekleştirilen birtakım “sempozyumlar, konferanslar, çalıştaylar” ile bu tevatürlere “bilimsel” nitelik kazandırmaya dönük adımlar atıldı. Emine Erdoğan ve Sare Davutoğlu himayesinde “Geleneksel İslam Tıbbında Teşhis Yöntemleri”, “Kuran ve Hadis Referansına Sahip Tıbbi Bitkiler”, “Osmanlı ve Nijerya’da Kupa Tedavisi”, “Hastane Tabanlı Kesitsel Hacamat Çalışması” gibi başlıkların tartışıldığı sempozyumlar yapıldı.

♦ 2011 yılında Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Daire Başkanlığı kuran Sağlık Bakanlığı, 2014 yılında Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği çıkardı. Böylelikle etkinlik ve güvenilirlikleri kanıtlanmamış yöntemlere yasal olarak meşruiyet kazandırıldı.

SAĞLIK ÇALIŞANLARI HACAMATÇILARDAN MI EĞİTİM ALACAK?

♦ Sağlık Bakanlığı, 15 farklı yöntemi uygulamak için verilen sertifika eğitimlerini yalnızca tıp ve tıpta uzmanlık eğitim veren eğitim kurumlarının değil özel kişi ve kuruluşların da verebilmesinin önünü açtı. Mahalle hacamatçıları, sülükçüleri sağlık çalışanlarının “eğitimcileri” haline getirildi. Sağlık görevlilerine hacamat sertifikası veren kursların 900- 5000 liralık ücretlerle kursiyer kaydına devam ettiğini biliyoruz.

♦ Yönetmeliğe göre, Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastaneler, özel hastaneler ve üniversite hastaneleri ‘sülük, hacamat, sinek larvası, arı, bitkisel ilaç, hipnoz ve çıkıkçı’ gibi alanlarda hizmet verebiliyor. “Tıbben sağlık hizmeti olduğu kabul edilmeyen sağlık hizmetleri” kapsamında sayılan bu uygulamalar sağlık kuruluşlarında sağlık personeli tarafından vatandaşa sağlık hizmeti gibi uygulanıyor. 

BAŞVURANLARIN YÜZDE 60’I KADIN

♦ Kamu hastaneleri bünyesinde “Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Merkezleri” çalışmaya başladı. Ankara, Kayseri ve İstanbul’da eğitim araştırma hastaneleri çatısı altında faaliyete geçen bu merkezlere gelen hastaların yüzde 60’ı kadın. Genellikle migren, depresyon ve bel fıtığı rahatsızlığı olanların müracaat ettiği merkezlerde SGK, şu an geleneksel ve alternatif tedavi için hastanelere ödeme yapmıyor.  (EKMEK VE GÜL)


‘UMUT TACİRLERİNE KAYNAK AKTARILACAK’

Buse VURDU
Ankara

Ankara Tabip Odası Başkanı Dr. Vedat Bulut geleneksel ve alternatif tıp uygulamalarının kapsamının genişletilmesine ilişkin, “Bırakınız 21. yüzyılı, daha 12. yüzyılda deneysel tıbbın babası kabul edilen İbni Zühr (Avenzoar) Endülüs’te bu tür uygulamaları reddetmiş ve çağ dışı olduğunu yazmıştır. Tıp alanında geçerliliği olmayan bu uygulamalar umut tacirliğidir” dedi.

Dr. Vedat Bulut, GETAT uygulamalarının, akupunktur dışında, sadece tıp tarihi alanında ele alınan ve güncel uygulamaları bilimsel olmayan uygulamalar olduğunu belirtti. Apiterapi, homeopati, karyopraksi, sülüí çekme, hacamat uygulamaları akıl ve tıp dışı olduğunu söyleyen Bulut, “Tıp alanında geçerliliği olmayan bu uygulamalar umut tacirliğidir” dedi. Bulut, kamu binalarının, hastanelerin kullanılacağını ve bütçeden “umut tacirlerine” kaynak aktarılacağını söyledi.

‘BU SEKTÖRDEN GERİCİ YAPILAR BESLENİYOR’

GETAT uygulamalarının, kamu bütçesinin hortumlanması anlamına geldiğini dile getiren Bulut, vatandaşların etkinliği kanıtlanmış tedavilerden uzaklaşarak kronik hastalıklar ve sekelleriyle yaşamlarını sürdürmelerine de neden olabileceğini ifade etti. Bulut, bu sektörden gerici tarikat ve yapıların beslendiğinin altını çizerek “Ancak Ankara Tabip Odası, sağlıkta gericileşme ve muhafazakarlaşmaya karşı duruşunu sürdürecektir.” dedi.

Son Düzenlenme Tarihi: 25 Mart 2018 10:12
www.evrensel.net