Demirtaş davasında 2. gün: Çözüm sürecinin günah keçisiyiz

Demirtaş davasında 2. gün: Çözüm sürecinin günah keçisiyiz

HDP'nin önceki dönem Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, yargılandığı ana davada ilk duruşmanın ikinci gününde savunmasını yapıyor.

“Terör örgütü kurma, yönetme, örgüt propagandası, suç ve suçluyu övme” suçlamalarıyla tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinde ikinci kez hakim karşısına çıktı. Duruşmaya 50'yi aşkın avukat katılırken, HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli de davayı izliyor. Sincan Cezaevi Kampüsü'nde bulunan duruşma salonunda devam eden yargılamada Demirtaş, duruşmaya getirilen izleyici ve gazeteci sınırlamasını eleştirdi, davanın kamuoyundan gizlenmeye çalıştırıldığını söyledi.

'HALKTAN UZAKLAŞTIRILMAYA ÇALIŞILAN BİR DAVA SÜRECİ'

Bianet'te yer alan habere göre savunmasına seyirci kısıtlamasını eleştirerek başlayan Demirtaş şunları söyledi:

“Duruşmanın aleniyeti öncelikle kamuya tümüyle açık olmasıyla gerçekleşir. Birkaç ziyaretçinin içeri girmesi kamuya açık olduğu anlamına gelmez. Gazeteciler sarı basın kartı olmadan da içeri girebilir. İzleyiciler içeri girmeye çalışıyorlar, milletvekillerimiz bile duruşma salonuna ulaşmakta zorlanıyorlar.

Aslında bu dava üç yıldır basın üzerinden hazırlanıyorduysa, basına bu kadar güveniliyorduysa keşke duruşma canlı yayınlansaydı, isteyen internetten, televizyondan izleyebilseydi.

Beni suçlamaya gelince son derece aleni bir şekilde yapılıyor bu, yargılamaya gelince engellenmeye kısıtlanmaya çalışılıyor. Özellikle izleyicilerin buraya ulaşamaması için özel bir tedbir alınıyor iktidar tarafından. Duruşma da Sincan’da görülüyor, güvenlik gerekçesiyle. Asıl mahkemem Diyarbakır, güvenlik gerekçesiyle buraya getirildi. Ankara merkezde güvenlik yoksa yeniden duruşmanın nakli istensin dedik. Bu da yapılmadı. Şimdi Sincan’da, başka bir ilçede başka bir yargı çevresinde başka bir ağır ceza yargı çevresinde duruşma yapılıyor sizler de buraya gelip beni yargılıyorsunuz. Dolayısıyla mümkün olduğunca kamudan halktan uzaklaştırılmaya çalışılan yargılama süreci izliyoruz.

Benim saklayacak bir şeyim hiçbir zaman olmadı. Görünen o ki iktidar bu duruşmada konuşulanları ya da konuşulacakları kamuoyundan gizlemeye çalışıyor. En nihayetinde iletişim çağındayız, teknoloji çağındayız. Türkiye’nin en ücra köşesine kadar burada söylediklerim ulaşacaktır. Hükümetin bugüne kadar muhalefet üzerinde, yargı üzerinde, medya üzerinde, benim dosyam üzerinde yaptıkları teşhir olacaktır."

‘İSTEYEN İZLEYEBİLSE 500 BİN KİŞİ İZLER'

Duruşmayla ilgili katılım eleştirisini sürdüren Demirtaş’a mahkeme başkanı, “İsteyen herkes izleyebiliyor” dedi. Demirtaş, bu sözlere “İsteyen izleyebilse 500 bin kişi izler” yanıtı verdi. Mahkeme başkanı “Gelen herkesi alıyoruz” diye tekrar etti, Demirtaş, “İsteyen herkes gelemiyor. İsteyen gelse sonuçta 50 kişilik koltuk ayrılmış durumda” dedi.

'10 YILLIK SİYASİ FAALİYETLER TEK BİR SİYASİ KONJONKTÜR İÇİNDE DEĞERLENDİRİLDİ'

Savunmasına dün kaldığı yerden devam eden Demirtaş, şunları söyledi:

"İddianamelerin hazırlandığı dönemin, fezlekelerin hazırlandığı dönemin siyasi ilişkilerini, saiklerini, atmosferini anlatmaya çalıştım. Halen bu süreç bitmiş değildir. Kesintisiz devam eden bir siyasi süreçtir. Fakat her fezlekenin hazırlandığı dönemin kendine özgü siyasi ilişkileri de vardır. Hem parlamento, hem Türkiye kamuoyu, hem de bölgesel açıdan farklı siyasi gelişmeler vardır.

İddianame öylesine hazırlanmış ki 10 yıllık siyasi faaliyetler tek bir siyasi konjonktür içinde değerlendirilmiş. Bir siyasetçinin konuşmaları değerlendirilecekse konuşmanın yapıldığı siyasi dönemin atmosferi, ilişkileridir. Bunlar ele alınmadan o siyasi konuşmanın içeriği tam olarak neye tekabül ediliyor bu anlaşılamaz.

İddianame kendince bir kurnazlıkla 31 davayı birleştirerek 10 yıllık siyasi konuşmaları, - ki hayatım boyunca yaptığım konuşmalar 31 tane değil  30 bin tane konuşma yaptım - cımbızlama yöntemi ile 31 fezleke seçilerek birkaç tanesi öne çıkarılarak, bir fezleke üzerinden de kamuoyu yaratılarak, bir algı operasyonu ile tutuklamaya karar verildi."

'12 FEZLEKEM CEMAAT BAŞSAVCISI VE SAVCILARI TARAFINDAN HAZIRLANDI'

“İddianame hukuk dışı saiklerle yargının elde etmek istediği amaçtan uzak, AKP’nin elde etmek isteyeceği amaçlara dizayn sürecinden geçti. Bunun bir kısmı cemaat yargısı tarafından yapıldı. Dün küçük bir kısmına değindim. 12 fezlekem cemaat başsavcı ve savcılarınca hazırlandı. Onun dışında tutuksuz olduğum dosyalarda da benzer müdahaleler de var."

'CEMAAT OPERASYONLARI GÖRMEZDEN GELİNDİ, ÖRTBAS EDİLDİ'

"Ama özellikle son 1 yıldır hazırlanan fezlekeleri bir yana bırakırsak ondan önce hazırlanan fezlekelerin tamamında aynı saik var. Çözüm süreci vardır bir yanda, bizim hükümetle, AKP ile görüşmelerimiz var, Türkiye’de barışçıl yol ve yöntemlerle Kürt sorununun çözümü konusunda bir siyasi irade var. Bu irade her ortaya çıktığı dönemde de cemaatin yargı eliyle, medya eliyle müdahalesi vardır. Bunlar birçok alanda soruşturuldu, ortaya çıkarıldı. 17-25 Aralık, 15 Temmuz darbe girişimi somut örnekleridir.

Fakat cemaat operasyonları görmezden gelindi, örtbas edildi. İlginç bir şekilde cemaatin yaptığı yasa dışı dinlemeler, bana ait olmayan konuşmalar, ortam dinlemeleri, çarpıtılmış tapeler, üretilmiş tapeler, elde olmayan deliller konusunda yargılamalar yapıldı. Yargıçlar tutuklandı, kaçanlar oldu. Fakat bunlardan hiçbir ders çıkarılmamış gibi Selahattin Demirtaş’ın iddianamesine bunların hepsi konuldu. Hiçbir elemeye tabi tutulmadı."

'SAVCILAR FETÖ'NÜN ÜRETTİĞİ DELİLLERLE DAVA AÇMAYA DAHA NE KADAR DEVAM EDECEK'

“Belediye eş başkanlarımız tutuklandı, kayyımlar atandı. Birçoğunun dosyasına bakıyorsunuz, cemaatin hem emniyet istihbaratta hem de yargıda etkili olduğu dönemlerde topladığı kanuna aykırı delillerle tutuklanıyorlar. Yani yeni bir faaliyetinden, yeni bir icraatından dolayı tutuklanmadılar. Özellikle adına KCK operasyonları denilen bugün dosyanıza bir kısmı yansıtılan bütün bu algı, kumpas operasyonlarının devamı olarak hâlâ biz bunun sanık olarak muhatabı oluyoruz. Bunlar ne zaman ayıklanacak, bizimle ilgili kısmına dair yargı ne zaman bir cevap verecek, savcılar bu konuda FETÖ’nün ürettiği delillerle dava açmaya ne kadar daha devam edecek.

'BENİM BU DOSYADA OLSA OLSA TANIK OLMAM LAZIM'

"Bu tuzaklar, bu kumpaslar siyaseti tuzağa düşüren, iktidarı tuzağa düşüren AKP’yi tuzağa düşüren bütün bunlarla ilgili hiç değilse iç hukuka uygun bir değerlendirme ne zaman yapılacak. İddianame hazırlandı, soruşturma bitirildi, kovuşturma 15 aydır devam ediyor ama merak ediyoruz. Gülen Cemaatin her türlü ilişkisi tüm boyutlarıyla deşifre olmuşken yargılanıyorken onların siyasete, yargıya yaptığı müdahaleler sonucunda biz neden hala sanık olarak muhatabız. Olsa olsa benim bu dosyada tanık olmam lazım."

'NE HİKMETSE 12 VEKİLİN EVİNE AYNI ANDA POLİS GÖNDERİLİYOR'

“Bize siyasi operasyon yapıldı derken siyasetçi olarak hamaset yapmak için söylemiyorum. Milletvekillerine nasıl bir gözaltı operasyonu yapıldığını yargıçlar olarak herhalde basından izlemişsinizdir. Biz beş ayrı cumhuriyet başsavcısının soruşturduğu 12 milletvekili, Bingöl, Hakkari, Diyarbakır, Mardin, Ankara ve Şırnak; altı Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturma; örneğin Selma Irmak milletvekilimizle ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma yürütüyor. İdris Baluken Milletvekilimizle ilgili Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma yürütüyor. Bizim usulümüzde koordinatör savcılık yok, merkez savcılık yok. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yerel savcılıkları koordine etmek gibi bir durumu yok. Herkesin ayrı başsavcısı var. Her şehir kendi başsavcılıkları nezdinde operasyon yürütür.  Tabi ki devam eden suçla ilgili birçok şehri ilgilendiren bir takip varsa o suçla ilgili koordine yapılır.

Fakat birbiriyle hiç alakası olmayan suçla ilgili, birbirinden haberi olmaması gereken bu altı başsavcılık ne hikmetse 4 Kasım 2016’da gece 01:00’da 12 milletvekilinin evine aynı anda polis gönderiyor. Tesadüfe bak. Altı tane başsavcı kendi yürüttüğü soruşturma ile ilgili milletvekillerini gözaltına almaya karar veriyor. Hiç birbirlerinden haberleri yok, tesadüfe bakın, hepsi de 4 Kasım’da hepsi de gece 01:00’de polisi kapıya gönderiyor. Bu kadar tesadüf inanılmaz iş. Kim koordine ediyor bunu? Daha önce avukatlarım itirazda bulundu. Ben de itirazlarımı ilettim. Kim koordine ediyor? 12 milletvekili, azılı katilleri, kaçmak üzere olan suçluları yakalarmış gibi yüzlerce polisle, kar maskeli polislerle evimizin basılmasını kim koordine etti?  Bizler kaçmıyorduk, milletvekiliyiz, bir gün önce parlamentodaydım ben. Ama hayır, ille evimiz basılacak, evimizden alınacağız, hepimiz aynı saatte."

'BUNU ANCAK BİR İRADE KOORDİNE EDEBİLİR: SİYASİ İRADE'

“Bunu ancak bir irade koordine edebilir: Siyasi irade. Yargısal bir irade bunu koordine edemez. Varsa böyle bir şey sormanız lazım. Taleplerimiz arasında olacak. Kimin koordine ettiğini içişleri ve adalet bakanlarına sormanız lazım. Çünkü emniyet güçleri içişleri bakanına, savcılıklar da adalet bakanına bağlı. Eğer koordinasyon bakanlıklar üzerinden yapılmışsa bunun dosyanıza yazılı olarak gelmesi lazım.

Bir bakan parlamentonun üyesinin hangi saatte gözaltına alınacağına nasıl karar verir? Bunun sorulması lazım. Açık aleni bir suçtur. Yürütmenin böyle bir görevi yoktur. Yürütme, yargının verdiği bu konudaki kararları yerine getirir sadece. Durup dururken gözaltı yakalama kararı alamaz. Milletvekilleriyle ilgili evinin basılması kararı alamaz. Ama görünen o ki kararı alan bakanlıklar. Savcılıklar burada sadece pratisyen olmuştur. Onun dışında 12 milletvekili aynı saatte birbiriyle alakasız dosyalarda birbiriyle alakasız şehirlerde nasıl gözaltına alınabilirler? Bu öyle bizim es geçeceğimiz bir durum değil. Yargılamanın ileriki aşamalarında çok dile gelecek. Ve gün gelecek bunlar iktidardan düşecek."

'BU SİYASİ OPERASYONA İMZA ATANLAR ADİL YARGI KARŞISINA ÇIKACAK'

“Hiçbir iktidar sonsuza kadar kalmamış. Türkiye de, demokrasi aksasa da demokratik bir hukuk devleti olarak gelişmesini sürdürecek. Ve bugünün bakanları, bugün bu siyasi operasyona imza atmış yargı elemanları günü gelecek bu kumpaslardan Türkiye’de adil yargı karşısına çıkacak. Bu hep böyle olmuştur. Devlet adına hareket edenler kapalı bir işlem yapsa da devlet onu kendi içinde absorbe eder. Ama devlet adına değil bu, bu cemaat adına. Bir parti adına, bir kişi adına hareket edenler hesap verirler. Bunun kaçarı yok. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bunun sayısız örnekleri var."

'ERCİYES DAĞI, ULUDAĞ NE KADAR GERÇEKSE BU SÖYLEDİKLERİM DE O KADAR GERÇEK'

"Şu anda yargı bir devlet kurumu olarak bizi yargılama faaliyetini yürütmedi, millet adına da bir karar almadı. Siyasi iradenin, yürütmenin baskısı, iktidarın baskısı ile ne tür bir siyasi amaç elde edilmek isteniyorsa ona odaklanmış bir şekilde faaliyet yürütüldü. Şimdi ben bunları anlatıyorum ya sanki bilinmez bir şey anlatıyormuşum gibi, hayır. Erciyes Dağı, Uludağ ne kadar gerçekse bu söylediklerim de o kadar gerçek. Sokaktaki insan bunu biliyor."

'HERKES NEYİN NE OLDUĞUNU BİLİYOR'

"Benim dosyam da böyledir. Herkes neyin ne olduğunu biliyor. Bir siyasi operasyonla, bir kumpas faaliyeti yürütülüyor. Bize düşen de, mahkeme salonlarında bunun böyle olmadığını anlatmaya çalışmak. Yani, iddia makamı hiçbir iddiasını delillendiremiyor, ortaya koyamıyor; bize düşen de suçsuzluğumuzu ispatlamaya çalışmak. Yaptığımız çalışma bu.

Suçsuzluğumuzu ispatlamaya çalışıyoruz. Çünkü suçluluğumuzu ispatlayacak bir şey yok ama dışarıda yaratılan algı, medya üzerinden oluşturulan algı, siyasi operasyonun yarattığı algı başka bir dünyaya tekabül ediyor. Dolayısıyla suçsuzluğunu ispatlamak zorunda olan biz oluyoruz. Bu, sanığa yüklenemeyecek bir külfet olmasına rağmen, bu ve benzeri dosyalarda maalesef ki bu sorumluluk bizim tarafımızdan yerine getirilmek zorunda kalınıyor."

'YARGI, YÜRÜTMENİN BASKISI ALTINDA OLMAYACAĞINI GÖSTERMELİDİR'

“Mahkemeniz bu konuda olabildiğince yardımcı olmalıdır. Suçsuzluğumu ispatlama konusunda demiyorum. Yargının en azından, yürütmenin baskısı altında olamayacağını kararlarıyla göstermelidir. Ara kararlarıyla göstermelidir."

'BEN BURAYA AF DİLENMEYE GELMEDİM'

“Ben buraya merhamet dilenmeye, af dilenmeye falan gelmedim. Türkiye’de bir siyasetçiyim. Bu ülkenin yurttaşıyım, bu ülkeyi de sevdiğim için siyaset yapıyorum, mücadele ediyorum. Bu ülkenin her bir yurttaşının çıkarı benim şahsi çıkarımdan üstündür diye siyaset yapıyorum, bunları göze alıyorum.

'BİZ SAVCILIĞA ÇIKARILMADAN UÇAK HAZIRLANMIŞ'

“Bizlere aynı gece, aynı saatte operasyon yapanlar, biz daha savcılığa çıkarılmadan, daha mahkemelere, sorgu hakimliğine çıkarılmadan havaalanında uçak hazırlanmıştır. Ya mesela, sizler gerçekten bunu adil, bağımsız bir soruşturma için tehlikeli bulmaz mısınız? Yürütme nasıl böyle bir hazırlık yapar sabahtan? Kardeşim, sen bunun tutuklanacağını nereden biliyorsun? Bir tutuklansın da ondan sonra hazırlığını yap. Hazırlık yapmak zor değil. Bir uçağa koymak ya da karayoluyla cezaevine götürmek. Sabahtan uçak hazırlanmış. Diyarbakır Havaalanında, bir tane THY’ye ait büyük bir yolcu uçağı, yolcusuz bir şekilde, sabahtan apronda bekliyor."

'KANDIRA VE SİLİVRİ'DE ODALAR HAZIRLANMIŞ'

“Tutuklanacak milletvekillerinin hangi cezaevine götürüleceği belli, Kandıra ve Silivri’de odalar hazırlanmış. Daha biz ifade vermemişiz, sorgu hakimi daha karar vermemiş, savcılık işlemini yapıyor. Bize haber geliyor, uçaklar hazır, cezaevlerinde de hazırlık yapılmış. Benim ve Figen Hanımın Kandıra Cezaevine gönderilmesine karar verildi, tutuklanmamıza karar verildikten sonra. Evrağın üzerine el yazısıyla Kandıra yazıldı. Beş dakika geçmedi, geldiler üstünü bir kalemle çizdiler, Edirne yazdılar. Ekip değiştirildi, Edirne yazıldı, Edirne’ye götürülmeme karar verildi.

Havaalanına gittik, tutuklanan diğer milletvekili arkadaşlarım THY’ye ait, yolcu olmayan, sadece onların içinde olacağı şekilde boş bekletilen büyük uçağa alındılar ve Kandıra ile Silivri cezaevlerine gönderilmek üzere yola çıkarıldılar. Ben ve eşbaşkanım Figen Hanım da önceden hazırlanmış özel bir jetle, küçük bir jetle önce Kocaeli’ye getirildik, Figen Hanım orada Kandıra Cezaevine götürüldü. Kendisiyle vedalaştık, ayrıldık. Ben aynı uçakla Çorlu Havaalanına getirildim. Çorlu Havaalanından helikopterle Edirne Stadyumuna indirildim. Stadyumdan da cezaevine götürüldüm."

'TUTUKLARKEN ÖZEL JETLER, MAHKEMEYE GETİRİLİRKEN PERSONEL YOK'

“Bunları niye anlatıyorum? Tam 15 aydır duruşmalara güvenlik yok, personel yok, imkan yok diye çıkarılmıyorum. Türkiye’nin 20 ayrı şehrinde yargılanıyorum, dün anlattım birkaç örneğini, Kayseri’de, şurada burada. Uyduruk ne kadar şey varsa dava açılmış. Savunma yapamıyorum. Gelmek istiyorum duruşmaya diyorum, ‘Hayır, ya SEGBİS ile ya da getiremiyoruz’. Mahkeme getirilmeme karar veriyor, Bakanlık cezaevine baskı yapıyor, ‘güvenlik yok, imkan yok, personel yok, götüremiyoruz’ diyorlar.

Bizi tutuklarken özel jetlerle, helikopterlerle cezaevine rahat rahat getirdiniz. Yargılarken niye bu kolaylık gösterilmiyor? Bizi cezaevine o gece, alelacele yetiştirmek için elinizden ne geliyorsa fazlasıyla yaptınız, Bakanlık olarak. Çünkü alelacele hepimizin cezaevine sokulması lazımdı. Alınan karar buydu, operasyon hazırlığı böyle yapılmıştı, yargı sadece bu işlemleri usuli olarak yerine getiriyordu."

'HDP’YE KARŞI AKP OPERASYONU'

“Operasyon, AKP’nin operasyonuydu. HDP’ye karşı AKP operasyonu. Önceden biriktirilmiş ne kadar kumpas bilgileri de varsa savcılar bunları toplamıştı, gizlilik kararı koydukları için de avukatlarımızın, bizim görme şansımız da yoktu. Hangi fezlekelerden tutukluyuz, üç ay boyunca iddianame kabul edilene kadar bilemedik.

Çünkü soru sorulmasını da kabul etmedim ben. Bilmediğim fezlekelerle ilgili soru soramazsınız. Kısa bir beyanda bulundum; bu siyasi bir operasyondur, siyasi bir soruşturmadır, Erdoğan’ın talimatıyla açılmış bir soruşturmadır dedim ve tutanağa öyle geçirdim. Ki savcı bunu, Cumhurbaşkanına ve yargıya hakarettir diye iki ayrı fezlekeden soruşturma hazırlayıp Meclise gönderdi, ‘Sen nasıl böyle ifade verirsin?’

'BİZ BU ÜLKENİN ASLİ UNSURUYUZ, PARYASI DEĞİL!'

“Şimdi, isteniyor ki bize her şey yapılsın, yargı hizmetinden adil bir şekilde faydalanmayalım, vergilerimizle oluşmuş bakanlıklar, hükümetler hizmet üretirken bize her türlü ayırımcılığı yapsın ama biz sesimizi çıkarmayalım.  Biz kimiz? Altı milyon oy almış, nüfusuyla, çoluğuyla çocuğuyla birlikte belki 15 milyonluk bir nüfusa tekabül eden bir kitleden söz ediyoruz. Bu ülkenin parçasıyız, parçası değil asli unsuruyuz, sahibiyiz. Paryası değiliz.

'DÜŞMAN HUKUKU UYGULANMAYA ÇALIŞILIYOR'

“Bu ülkenin hiçbir yurttaşı düşman değildir, düşman hukuk uygulanamaz. Ya zanlıdır ya sanıktır. Vatandaş düşman olmaz. Vatandaştan düşman üretemezsiniz. Hiçbir ülkenin vatandaşı kedisine düşman olarak göremezsiniz. Bize düşman hukuku uygulanmaya çalışılıyor. HDP’nin görüldüğü yerde düşman görmüşçesine işlem yapın havası yapılmaya çalışıyor.

'ADALET İKTİDARIN DEĞİL MÜLKÜN TEMELİDİR'

“Bu ülkenin vekillerinin evlerini aynı gece basıp, arkasından bir ay daha geçmeden anayasa değişiklik paketini Meclise sunarsanız, ülkenin önemli bir kısmını yurttaş olarak görmüyorsunuz. Yargı da işlerini kolaylaştırmak için elinden geleni yapıyor. Ne itirazlarımızı kabul ediyor ne gerekiyorsa yürütmenin önüne açabilecek ne varsa onu yapabiliyorlar.

Oysa adalet iktidarın değil mülkün temelidir. Partiler, kişiler gelip geçicidir. Başka partiler 10 yıl 50 yıl bilemem. Bu ülke kalacak. Bu toplum burada olacak. Yargı o yüzden hükümetin kişilerin dönemin yargısı olamaz, olmamalıdır. Bizim en büyük güvencemiz odur."

'İDDİANAMEDE LEHTE TEK BİR CÜMLE YOK'

“Lehte olan tek bir cümle bile iddianamede yok. Bu iddianameyi alın dünyanın başka bir ülkesine götürün, Demirtaş diye biri var, iddianamesi de budur. Bu kadar da vahşi bir insan olamaz derler. Ama Demirtaş bu değil, yaptığı konuşmalar bundan ibaret değil. Bu konuşmalar suç taşımamakla birlikte partimin ve benim bütünsel görüşlerini de ifade etmiyor. Sanki Demirtaş ve arkadaşları bu ülke için hiç iyi bir şey yapmamışlar. Bu ülke için eline taşın altına koymamışlar hiçbir zaman."

'BARIŞ İÇİN YÜZ BİNLERCE KİLOMETRE YOL YAPTIK'

“Biz hükümetten çok daha fazla risk aldık ülkenin barışı için, demokrasi için, huzuru için. Bunların hiç birini okumadık. Dün bir şey söyledim işte kamuoyunda gündem oldu. İmralı’dan not geldi vesaire. Bunun gibi binlerce şey yaşadık.

Binlerce, yüzbinlerce kilometre yol yaptık barış için. İmralı’ya Kandil’e… Hükümetin yürüttüğü çözüm sürecinin başarısı için. Ne reklamını yaptık ne yorulduk ver yansını ettik. Sırrı Bey burada mı bilmiyorum, gelmiş mi? Şunu hep konuştuk. Bir gün çözüm süreci başarıyla sonuçlanırsa madalyayı birine takacaklar. Taksınlar önemli değil. Ama çözüm süreci başarısız olursa hesabını da bizden soracaklar. Bundan emindik. Çözüm sürecinde arabulucu olanlar ilk günah keçisi olur. Bu davanın bir yönü de budur. 'Çözüm sürecinin başarısızlığının sorumlusu HDP ve Eş Başkanı Demirtaş' algısı oluşturularak birçok fezleke böyle oluşturulmuştu."

'MEKTUPLARIMA EL KOYDULAR'

“Cezaevi koşullarını Bakanlığa yazdım, parlamentoya yazdım, uluslararası kurumlara, CPT’ye, AİHM’e yazdım. Denetlenemez deniyor. Zarfı açıp bakamazlar bile, doğrudan o adrese gönderilir. El koyma kararı verdiler, ulaştıramadılar. Cezaevi koşullarını bakanlığa yazdım el koydular, Meclis grubuna yazdım el koydular, CPT’ye yazdım el koydular. İtiraz etti avukatlarım Edirne infaz hakimliğine tek bir satırla reddedildi. Edirne Cezaevi bilmem ne kurumunun aldığı karar uygun olduğundan reddedildi. Sıfır gerekçe."

Dolayısıyla o aşamada da ne savunma konusunda bir hazırlık yapabildik ne dosyaya bir hakimiyetimiz oluştu ne de cezaevinde avukatlarımla birlikte yapmaya çalıştığımız hukuki müdahalelere izin verildi. Bu da yargı eliyle yönlendi. İdare bunu yapıyordu yargı da onaylıyordu. Hepsi şu anda AYM’ye götürülmüş durumda.

'GRUP KONUŞMAM KUŞA DÖNDÜ'

“Bununla da yetinmediler. Ben parlamenterim, bir siyasetçiyim, bir partinin eş genel başkanıyım. Partimi yönetme, parlamentodaki çalışmalara katılma hakkım var tutuklu da olsam katılma hakkım var. Bütün imkanları kullanarak hem yasama hem denetleme faaliyetlerine katılma hakkım var. Engellenmesine rağmen ikincide üçüncüde parlamentoya ulaştırabildim. Şu anda da avukatlarım aracılığıyla parlamentoya yasa teklifi verebilirim. Ama benim parlamento grubuna göndereceğim konuşma metni cezaevi mektup okuma komisyonu tarafından sakıncalı bulundu. Hükümeti eleştirdiğim kısımların tamamı çıkarıldı, kuşa döndü.

CHP’ye dönük eleştiriler ve girişteki selamlama kaldı. İtiraz ettim. Dedim ki, grup konuşmama kimse müdahale edemez. Grup konuşması denetlenemez, hakkında soruşturma açılamaz. İki tane infaz koruma memuru burayı beğenmedik, çizdik diyemez. İtiraz ettim. Tek bir satır cevap geldi reddedildi: 'Alınan kararın yasa ve yönetmeliğe uygun olduğundan reddine.'

Halen tutuklu olmamız sebebiyle siyasi rehine muamelesi görüyoruz. Siyasete müdahale etmemiz, partimizi yönetmemiz, parlamentodaki faaliyetlerimize katılmamız, sadece benim değil tüm arkadaşlarımın faaliyetleri aleni bir şekilde engelleniyor.

'MADEM ENGEL YOK, SEGBİS’LE ÇALIŞMALARIMI YÜRÜTEYİM'

“Yargılandığım mahkemelerin neredeyse, siz de dahil, tamamı benimle ilgili SEGBİS kararı aldılar. Ne var canım SEGBİS’le yapsın, kameradan savunmasını yapsın dediler. Madem SEGBİS’le böyle bir imkan var, ben aynı zamanda milletvekili olarak kendi grubumda da SEGBİS’le bağlanıp konuşabilirim. Onun da başvurusunu yaptım, hakkım var. Yargının huzurunda milletvekili olarak konuşabileceksem, kendi parlamentomun huzurunda niye konuşamıyorum. Cezaevinde SEGBİS odasında bağlanıp haftalık grup konuşmamı yaparım. Çünkü Adalet Bakanı AİHM ve AYM’ye yaptığı savunmada Demirtaş ve diğerlerinin hiçbir siyasi faaliyetinin engellenmediğini iddia ediyor. Madem engel yok hadi tutukluluktan kaynaklı bir engel var, onu anladık, onun dışında aşabileceğimiz engelleri aşalım. SEGBİS yoluyla siyasi çalışmaları sürdüreyim. Parlamento reddetti, mahkeme reddetti. Tabi tahmin edersiniz ki tek satırlık gerekçeyle."

'OY VERME TALEBİMİZ REDDEDİLDİ'

"Yine tutuklu olduğumuz dönemde, cumhuriyet tarihinin en önemli anayasal değişikliklerinden biri yapıldı. Türkiye’nin hem rejim değişikliğine hem de yönetim değişikliğine yol açabilecek kapsamlı anayasa tartışması başladı. Biz o dönemde oy kullanmak için parlamentoya başvuru yaptık. Çünkü parlamenterlik görevimiz devam ediyor. Tutuklu da olsak parlamenteriz ve bir tek oy Türkiye’nin kaderini değiştirebilir. Parlamentoda yeterli çoğunluğa ulaşmazsa anayasa değişikliği kabul edilmeyecek. Tek bir oy bile bu kadar kıymetliyken 12 milletvekilinin tutuklu yargılanması 12 oyun kullanılamaması çok ağır bir irade ihlalidir. Oluşacak iradede meşruiyet sorunu yaratır.

Başvuru yaptık, bir yolunu bulun biz oy kullanmak istiyoruz dedik. İsterseniz bizi Ankara’ya götürün, bir imkanını bulun dedik. Gerekçesiz bir şekilde reddedildi. Parlamento başkanı, ‘tarihimizde böyle bir şey yok’ dedi. Böyle bir şey yok tarihinizde doğru da tarihinizde bu kadar çok milletvekilinin tutuklanması da yok. HEP döneminde tutuklamalar yapıldı, parti kapatıldığı için milletvekillikleri düştü arkadaşlarımızın.

Biz milletvekiliyiz. Bu ilk değil. Yargı bize vermedi, yargı alamaz. Kesinleşmiş bir hükümle yeniden parlamento kararıyla ya da seçimlerin yenilenmesiyle halk geri alabilir. Ama parlamento başkanı, içişleri, adalet bakanları, yargı bu iradeyi tanımıyor. Saygı duymuyorlar. Bu iradenin kendini parlamentoda tutuklu da olsa ifade edebilme hakkının olabileceğini idrak edemiyorlar.

'TUTUKLU OLMAM PARLAMENTERLİK GÖREVİME SALDIRIDIR'

“Halen de burada bu dosya itibarıyla hem tutuklu olmam, hem yargılanıyor olmam siyasi görevlerime, parlamenterlik görevime ağır bir saldırıdır. Bizler çünkü parlamentoda denetim de yapıyoruz. Kimi? Hükümeti denetliyoruz. Yürütmenin her türlü eylem ve işlemini millet adına denetliyoruz. Yargı nasıl denetliyorsa biz de denetliyoruz. İlk denetim makamı da parlamentodur. Yargı eliyle şu anda milletvekillerine denetleme faaliyetlerinden men kararı verilmiştir. Yürütmenin rahat hareket edebilmesi için yargı yürütmeye kolaylık sağlamıştır. Bizim etkili bir şekilde muhalefet yapmamızın önüne geçilmeye çalışılmıştır." 

'YARGI MİLLET ADINA YARGILAR'

“Tüm dosyalarda şöyle bir şey yaratılmak isteniyor: Biz devlet adına sizi yargılıyoruz. Hayır, düzeltelim iki şeyi; yargı devlet adına yargılamaz, millet adına yargılar. İkincisi yargı devleti tek başına temsil etmez. Devleti üç erk aynı anda birlikte temsil eder. Üç erk birbirinden bağımsızdır ama bu üç güçten yasama yürütme ve yargıdan en etkili olanı yasamadır. Kanun koyucu doğrudan milletin iradesini temsil edendir. Yani devlet dediğiniz siz değilsiniz, hepimiziz. Kimse bizi devlet adına bu operasyonu yaptık diyemez, devlet sen misin yahu! Devlet 80 milyondur, onu temsil eden kurumlar da yasama yürütme yargıdır, ben de o devleti halkım adına temsil ediyorum. Kimse bize, devletin tokadını falan göstermeye kalkmasın. Devlet kimsenin babasının malı değildir. Devletse biz de devletiz, hepimiz devletiz. Kimse devlet adına tehdit yöneltmeye kalkmasın.

İktidar yaptığı açıklamalarla, yargıyı devletin bizim üzerimizdeki sopası olarak göstermeye kalkmasın. Yargı halkın yargısı olmak zorundadır. Yasada da böyledir, uygulamada da böyle olmak zorundadır. Karar verilirken de devlet adına karar verilmez. Millet adına karar verilir, hüküm kurulur. O nedenle bizler de bu milletin temsilcileri olarak asla devletin yargıladığı halkın temsilcileri olarak kendimizi kabul etmeyiz. Kendini devlet yerine koyanları da devlet olarak görmeyiz. Herkes haddini bilmelidir, biz haddimizi biliyorsak herkes bilmelidir."

'1, 2 VE 3 NO'LU FEZLEKELERİN TAMAMI KUMPAS'

“45 klasör evrak oluşturmuş. Çünkü tutuklamayı oradan yapması için ağır bir baskı var. Tutuklama oradan yapılacak. Çünkü siyasi rant oradan elde edilecek. Demirtaş bundan dolayı tutuklanacak. Geri kalan 30 fezleke, ona da yargı baksın artık, bir şeyler bulsun minvalinde dosyaya sıkıştırılmış kendilerince. Çünkü  1, 2, 3 No’lu fezlekelerin tamamı kumpas. Elde olmayan kayıtlar, üretilmiş tapeler, sahte belgeler… Bunları dosyaya koymak da tabii ki suçtur. Bu konuda ayrıca suç duyurularımız devam edecek ve mutlaka bir gün yargı önünde bunları yapanlar hesap verecek, bundan hiç şüphem yok."

'6-8 EKİM YOĞUNLAŞMASI AKP’NİN YÖNLENDİRMESİ'

“İddianamedeki 6-8 Ekim özel yoğunlaşması, çok bariz bir şekilde AKP’nin yönlendirmesidir. Çünkü 6-8 Ekim olayları döneminde - sonrasında daha doğrusu - benimle ilgili bir suçlama yok, partimle ilgili bir suçlama yok. Siyasi eleştiriler var karşılıklı. Haklı haksız, bizimle ve çözüm sürecini birlikte yürüttüğümüz Hükümet-AKP arasında gerilim var, siyasi gerilim var, karşılıklı siyasi eleştiriler var. Ama suçlama yok. Ne bizden yana, 6-8 Ekim olaylarıyla ilgili, ne onlardan yana.

Ne hikmetse 6-8 Ekim’den iki gün sonra, birkaç ay önce Cumhurbaşkanlığı seçiminde rakip olduğumuz Recep Tayyip Erdoğan bir açıklama yapıveriyor, beni hedef gösteriyor. ‘Onun yaptığı çağrıyla sokağa dökülen’ ve 50 küsur deniliyor gene, geri kalanlar küsur olarak… Maalesef tutuklama ve savcılık kararında da böyle yazıyor. 'Diyarbakır’daki, 50 küsur' diye yazıyor. Yani 51 mi, 53 mü, 52 mi önemli değil. ‘50 küsur.’ Ama bir isim zikrediliyor, Yasin Börü. Tek bir isim sadece. Bütün evraklarda tek bir isim. Geri kalan ölüler kim, isimleri yok, ‘önemli değil.’

Yoğunlaşma 6-8 Ekim olmalı denilmiş. Savcı oturmuş, üç ay boyunca yoğun bir şekilde bunu çalışmış. Sadece kendisi çalışmamış ki. İki yıldır zaten AKP ve medya bunun çalışmasını yürüttü. 6-8 Ekim, iddianamedeki özel yoğunlaşmanın en büyük nedeni, Cumhurbaşkanlığı seçiminde beni ekarte edemeyen ve bir sonraki seçimlere de parti olarak girmemiz halinde benim de yaratacağım etkiyle HDP yönetiminin bu partiyi barajın üstüne taşıyacağını gören AKP ve liderliği, özellikle benim kamuoyunda yıpranmam, siyasi olarak yıpranmam için bir kampanya başlattı

“2 tweet atıldı, Türkiye karıştı” buna aklı başında olan kimse inanmaz zaten, delilleriyle de ben ortaya koyacağım. Siyaseten yıpratmak, 54 kişinin katili olarak göstermek, ama 54 kişiyi de hep şöyle tarif etmek; “Yasin Börü ve diğerleri.”

'YASİN BÖRÜ'NÜN VAHŞİCE KATLEDİLMESİ BARBARLIKTIR'

“Yeri geldiğinde tekrar da söyleyeceğim, Yasin Börü’nün vahşice katledilmesi barbarlıktır. Bunu yapanlar da, insanlıltan zerre kadar nasibini almamışlardır. Eğer benim de bunda şu kadar, şu kadar, iğne ucu kadar katkım veya illiyet bağım varsa, aynı alçaklık bana da bulaşmış olsa gerekir. Ama o alçaklığın kime bulaştığını ve kimin soruşturmaları engellediğini burada delilleriyle ortaya koyacağım. Nasıl engellendiğini ortaya koyacağım."

'YASİN BÖRÜ NE KADAR İNSANSA ANTEP'TE KATLEDİLENLER DE O KADAR İNSANDIR'

“Diğer katledilen 44 HDP’linin isminin bile anılmadığı, küsurat olarak ifade edildiği iddianame benim açımdan da arkadaşlarım açısından da bir hakarettir. Yasin Börü ne kadar insansa, vahşice katledilmişse ve onun çocuk olarak anısı, annesinin ve babasının acısı ne kadar değerliyse, Antep’te linçle katledilen HDP’linin de İzmir’de linçle katledilenin de annesinin, babasının acısı da anısı da o kadar kıymetlidir. Kimse ona küsurat diyemez. Kimse Yasin Börü ve diğerleri diyemez. Yasin Börü ve 50 küsur kişi diyemez.

7 Haziran öncesi büyük bir kampanyayla ‘Demirtaş çağrı yaptı, sokağa döküldüler, 54 kişi öldü. Demirtaş’ın çağrısıyla sokağa dökülen, Demirtaş’ın çağrısıyla sokağa dökülen...’ Sadece 6-8 Ekim’den sonraki 45 gün içerisinde aleyhimde 963 köşe yazısı yazıldı. Milyonlarca, milyarlarca yine sosyal medya yorumları – troller aracılığıyla - tweetler atıldı, mesajlar yayınlandı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, aslında bu 6-8 Ekim soruşturmasını ilk yürüten savcılıktır. İddianame hazırlanmadan önce soruşturmayı kendileri yürüttüler. Halen, bakın o dosyada, ifade vermek için Ankara Adliyesi’ne gelip ifadesini verememiş MYK üyemiz var. Savcı ‘Bugün git yarın gel’ diyor. Acelesi yok. Niye? 'Siyasi sonucunu elde ettik zaten.'

“Onlar daha ifade verememişler, biz bu dosyadan 15 aydır tutukluyuz. Bu fezlekeden tutukluyuz. Üst sınırı 1 yıl 3 ay olan bir fezlekeden tutukluyum ben. Kamuoyu zannediyor ki, ben 54 kişiyi öldürmekten tutukluyum. Hayır. Hakkımda böyle bir fezleke de yok. 6-8 Ekim fezlekesi, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmamı isteyen bir fezlekedir. Ve tutuklanmama gerekçe yapılan fezlekedir.

Ben, 6-8 Ekim’den bana istenen cezanın infazını bitirdim. Ama ondan tutukluyum halen. Beni o fezleke ve o madde nedeniyle tutuklayan sulh ceza hakimi kararını her ay tekrarlamıştır; tutukluluk halinin devamına, aynı gerekçeyle.

'SORUŞTURMA ÖRGÜT ÜYELİĞİNDEN, DAVA ÖRGÜT YÖNETİCİLİĞİNDEN'

“İddianame hukuki hazırlık sürecinde başka bir garabet taşıyor. Soruşturma, fezleke örgüt üyeliğinden. Savcı örgüt üyeliğinden soruşturmayı yürütüyor. Dokunulmazlığımız kaldırılırken örgüt üyeliğinden. Örgüt üyeliğinden tutuklanmaya sevk ediliyoruz, sulh ceza hakimi bizi örgüt üyeliğinden tutukluyor ve 6-8 Ekim dosyasından. 

Aradan üç ay geçiyor. İddianameyi hazırlayan savcı davayı örgüt yöneticiliğinden açıyor. Öyle bir fezleke yok, öyle bir suçlama yok. Ne sorguda, ne soruşturmada, ne de fezleke aşamasında öyle bir şey yok. Ve Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi demiyor ki, ‘bu milletvekilinin böyle bir fezlekesi yok, sen bunu örgüt yöneticiliğinden fezleke düzenleyip, Meclis’e göndermek zorundasın. Dokunulmazlığı kalkmamış bir suçlama ile ilgili soruşturma yapamazsınız.’

'15 AYDIR GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU İŞLENİYOR'

“Bu yargı görevini kötüye kullanmak suçudur. 15 aydır bu yapılıyor. Benim hakkımda örgüt yöneticiliği diye bir fezleke yoktur. Varsa mahkemeniz çıkartsın, ben bütün suçlamaları kabul edip cezaevine geri gideceğim. Örgüt yöneticiliğiyle ilgili hakkımda fezleke yoktur. Uydurdular, siz de kabul ettiniz. 'Valla bu fezleke yok' demediniz. Tutuklamamın gerekçesinde de yok. Ama üç ay sonra hazırlanan iddianamedeki sevk maddesinden benim tutukluluğumun devamına karar verdiniz.

Parlamento sana 'yeni bir fezleke uydur' demedi. Bunların hepsini toplayıp, hırsızlıktan örneğin bir şey buldum deseydi ne yapacaktınız. Mahkeme 'böyle bir fezlekesi yok' demeyecek miydi?

Suçun nitelemesini yaparken böyle bir özgürlüğe sahiptir değildir savcılık makamı. Milletvekili yargılıyorsunuz. Elindeki fezlekeler neyse, davayı oradan açarsın. 'Hepsini birleştirip örgüt yöneticiliği icat ettim.' Böyle bir hakkınız yok. Vekil olmasam bunu soruşturma ve kovuşturma aşamasında rahatlıkla yaparsın. Açıkça belirtilmiştir, dokunulmazlığı kaldırılmış fezlekeler dışında hiçbir şekilde yargılanamaz milletvekili. Siz şu anda fezlekesi olmayan uydurma bir kanun maddesinden tutuklamış ve yargılıyorsunuz.

Özcesi, iddianame iki temel dayanak üzerine inşa edilmiş. Örgüt yöneticiliği, bunun fezlekesi yok; 6-8 Ekim 1 yıldan 3 yıla ceza talebi var. Yani olmayan bir fezleke ve 1 yıl gibi ceza istemiyle yargılanıyor. Yasa dışı bir şekilde, usule aykırı demiyorum. Usule aykırılık giderilebilir. Bu yasadışılıktır. Kanunsuzluktur, suçtur. TCK’de suçtur.

Katalog suç olmamasına rağmen tutuklama kararı verdiniz. Kaçma şüphesi yok, delilleri karartma iddiası yok. Her ay da kararı bu şekilde tekrarlıyorsunuz. Ortada katalog suç bile yok. Biri fezlekesi olmayan bir suçlama diğeri de katalog suçlardan olmayan bir suçlama.

Savcılık iddianameyi hazırlarken hızını alamamış, aslında ertelenmemiş bir sürü fezleke var davaya dönüşmüş. Şırnak’ta, Siirt’te 2911’den davalarım var. Birleştirilmemiş. Fakat 8 tane erteleme kararı alınmış fezlekeyi birleştirmiş ve dosyanıza koymuş."

'FETÖ'CÜ SAVCININ HAZIRLADIĞI İDDİANAMEYLE YARGILANMAYI KABUL ETMEM'

“Bazı savcılara dokunulmazlık davaları konusunda güvenmediğimi belirttim. HSYK sorarsa isim de veririm, ama soramazlar çünkü içinde onlar da var. İddianameyi hazırlayan savcıyla ilgili iktidar partisinin de iddiaları bu. Ama bu ne soruşturuldu ne de üstüne gidildi. Ama biz tanık olarak isteteceğiz buraya.

Ben sıradan bir insan değilim, parlamentonun üçüncü büyük partisinin Eş Genel Başkanıyım. Davanın savcısıyla ilgili iddialarım var. Bir yere suç duyurusunda bulundun mu, delil sundun mu, işlem yaptın mı, bunların sorulması lazım. Eğer varsa böyle bir soruşturma, ben FETÖ’cü savcının hazırladığı iddianame ile yargılanmayı kabul etmem.

Benim kendisi hakkında en az 10 tane suç duyurum var. Sadece onunla ilgili değil, hakkımda bugüne kadar işlem yapıp gerekçesini açıklamayan, kasıt gördüğüm, görevi kötüye kullanma gördüğüm herkesle ilgili başvurularım var.

'KANDİL'E KAFAMIZA ESTİĞİ İÇİN GİTMEDİK'

“Çözüm süreci yasası dediğimiz bir yasa var. 4 Şubat’ta Hakan Fidan’ın Cemaat savcılarınca ifadeye çağrılması üzerine gündeme gelmiş ve parlamentoda yasalaşmış bir yasadan söz ediyorum. O yasa çıkarılırken, çözüm süreci içinde bulunan kamu görevlilerinin bu faaliyetlerinden suçlanamayacağı gibi bir düzenlemeydi. Fakat sonra biz tartıştık bu yasayı, parlamentoda konuştuk; dedik ki, bu süreçte yer alanlar içinde siyasetçiler de var, akil insanlar, sivil toplum örgütleri var. Yarın bir gün yargı bu faaliyetlerden dolayı hepimizi suçlarsa bunun yasası var diyelim. Tamam Hakan Fidan önemli, ama binlerce insan var, gazetecilerden akademisyenlere. Dolayısıyla yasa herkesi kapsayacak şekilde genişletildi. Bu kapsamda çalışma yürüten herkesi kapsayacak şekilde genişletildi. Ve “bu kapsamda yapılan çalışmalar suç teşkil etmez” denildi.

Şimdi iddianamede bazı fezlekelerim bu yasa kapsamında. Hiç gözetilmemiş. 'Bu yasa kapsamına giriyor' demeliydi. İddianame kabul aşamasında da olmadı, aradan 15 ay geçti, bazı fezlekeler bu yönüyle iddianameye konu edilmemesi gereken fezlekelerdi. İşte Kandil’e gidiş, İmralı’ya gidiş. Bunların hepsi çözüm süreci kapsamında hükümetle koordineli yaptığımız ve bu yasa çerçevesindeki faaliyetlerdi. Biz Kandil’e kafamıza estiği için gitmedik. Her gidişimiz her dönüşümüz hükümetle, bürokratlarla toplantılarla belirlendi.

Bu yasa yokmuş gibi davranıyor ya savcılar, soruşturma makamları. bu işin ucu çok farklı yerlere gider. Bu yasa kapsamına çok fazla insan giriyor. Onun da altını çizelim. Eğer suçlamaya dahil edilecekse de hep birlikte hesap veririz. Ne kadar AKP’li yetkili varsa, Cumhurbaşkanından Başbakan’ına, bürokratına kadar suç işlemişsek hep birlikte hesap veririz. Suçsa suç kardeşim. Yok değilse Selahattin Demirtaş’ın günahı ne? Yeri geldiğinde detaylı değineceğim.

'PARTİ YÖNETİCİLERİYLE KONUŞMALARIM DELİL OLARAK GÖSTERİLMİŞ'

“Yine 1,2 VE 3 No’lu fezlekeler, ortam dinlemeleri; tamamı yasa dışıdır. Üretilmiştir. Ben nerede ne yaptığımı bilirim. Ama iddianameye en azından bu dinlemelerin kaydını koyması lazım. Yoksa koymaması lazım. Kumpastır. İsimler yazmış, bu isimlerin kim olduğunu hiç değilse parantez içinde yazması lazım. Selma Irmak kimdir parti içinde, en azından onu yaz. Selma Irmak o dönem Eş Genel Başkan Yardımcısı’dır. Benim onunla yaptığım konuşmanın Grup Başkanvekili ile partinin Eş Genel Başkan Yardımcısı arasındaki konuşma olduğunu yazmalıydı. Dinlemeyi yapanlar yazmamış. Fezlekeyi hazırlayanlar yazmamış. Tamam bunların hepsi FETÖ’den tutuklu eyvallah, e iddianameyi hazırlayanlar niye yazmıyor? Nadir Yıldırım, Kamuran Yüksek, Osman Baydemir, Kazım Kurt. Kazım Kurt’la konuşmamı yazmış, karşısına yaz Hakkari Belediye Başkanı, yaz. Ama yok, bir algı yaratmış, bu FETÖ’cülerin yarattığı algı, tamam. Sen niye kabul ediyorsun? Tamamı benim partili, yetkili organlarımdaki resmi görevli arkadaşlarımla konuşmalarım. Çözümü gelsin, ses kaydı bana aitse tek tek izah ederim."

'DİNLEME KARARI ALANLAR, DİNLEYENLER FETÖ'DEN TUTUKLU'

"Dinleme kararları verilmiş. Altındaki imzalara baksın savcı, dinlemeyi yapan ekibine kadar hepsi tutuklu, cemaatçi. Buna niye şüphe ile bakılmadı. Ortam dinlemesi kararı verilmiş. Bir milletvekili ile ilgili ortam dinlemesi kararı verilebilir mi? İsmimizi zikretmemiş, ‘parti binasının dinlenmesi’ denilmiş. Ama o saatte benim orada toplantı yaptığımı herkes biliyor, çünkü çağrı yapılmış. Başkanlığını benim yaptığım parti binamdaki toplantıyı dinleme kararı almışlar. Milletvekilliği dokunulmazlığım devam ederken nasıl alınmış bu dinleme kararı? Hadi bunlar aldı, hadi bunlar FETÖ’cü, siz niye iddianameye koydunuz? FETÖ’cülerin ürettiği bu kumpas tuzakları HDP’lilerin aleyhine değerlendirmek için dosyaya koydunuz.

Hem ortam dinlemeleri hem tapeler tamamıyla yasa dışıdır. Çarpıtılmıştır, içeriği değiştirilmiştir. Kişiler sanki yasa dışı örgüt üyesi gibi gösterilmiştir. Kumpas budur, tuzak budur. Böyle delillerle bir milletvekilini nasıl tutuklarsınız? Örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla nasıl suç üretirsiniz? Bu mudur FETÖ’ye yaklaşımı yargının? FETÖ’nün ürettiği delillerle mi Selahattin Demirtaş’ı tutukladınız, yargılamaya devam edeceksiniz? Dinlemeyi yapanlar, hakimi, savcısı, emniyet müdürü hepsi tutuklu. Sadece Diyarbakır’da değil her yerde bunu yaptılar.

'AMAÇ ÇÖZÜM SÜRECİNİ BİTİRMEK'

“Nedenlerini de, hani sizler yargılama yaptığınız için anlatıyoruz. Ama özellikle bizim üzerimize yoğunlaşmalarının özel bir sebebi var. Çözüm süreçlerini bitirmek. Taraflar arasında güvensizlik oluşturmak. Benim dinleme kayıtlarımı çarpıtıp MGK’nın önüne koymak, hükümetin önüne koymak, hükümetin faaliyetlerini şu veya bu şekilde örgüte sızdırarak hükümet ve örgüt arasında güvensizlik yaratmak, alınan tedbirlerle birlikte güvenlik konusunun kaygılı hale gelmesi ve giderek de çözüm süreçlerinin bitmesi. Oslo ve İmralı’yı böyle bitirdiler."

'BİZLER BARIŞI SAĞLAYABİLİRDİK'

“Bu ülkede bizler barışı sağlayabilirdik. Şiddeti silahı bitirebilirdik. Parlamento olarak bunu sağlayabilirdik. Hükümet de çaba sarf ediyordu, Allah var. Elini taşın altına koymuştu. Onlar da sorumluluk üstlendiler. Ama onlar cemaati beslediler. Cemaat onların altını oydu, çözüm süreçlerinin altını oydu. Bunlar ortaya çıktı.

Bunlar hiç mi ders çıkarmadı da, şimdi Selahattin Demirtaş uyduruk fezlekelerle, uyduruk delillerle yargılanıyor. Elinizde FETÖ’ye ait olmayan hiç mi delil yok? Bir tane mi koyamadınız dosyaya. Bin tane konuşmam var. Demek istediğim iddianame hazırlanırken, panik havasıyla, ne yaptığını bilmeden, alelacele siyasi gündeme cevap olma çabasıyla baştan savma bir çalışma ortaya çıkmış."

'MİLLETVEKİLİ PARTİ PROGRAMINI SAVUNMAYACAK DA NEYİ SAVUNACAK'

“İddianame fezlekeler yönüyle partimin programıyla da hiç karşılaştırılmamış. DTP, BDP, HDP; üç partide de görev yaptım. Özellikle son 20 fezleke partimin Programı’nda savunduğu ilkelerle ilgili. Bir partinin Eş Genel Başkanı ve milletvekili parti programını savunmayacak da neyi savunacak?

İddianamenin bu karşılaştırmayı da yapması lazımdı. Bu kişinin yaptığı bir siyasi faaliyet midir, kendi programında olan bir görüşü mü savunmuş, yoksa başka birinin görüş ve düşüncesini mi savunmuş? Bunu parti programını fezlekelerle karşılaştırarak ortaya çıkarabilirdi. Onu ben yapacağım.

Suçsuzluğumu ortaya çıkarmaya çalışacağım. Ama iddia makamının lehime olan delilleri toplaması, bu karşılaştırmayı yapması gerekir.

Parti Programı ile birebir örtüşen fezlekeleri de siyasi faaliyet kapsamında değerlendirmeliydi. Onlar doğrudan HDP’nin parti programında olan görüşlerdir. Suç değildir, ifade edilmesi de suç değildir. Bunun başka yasa dışı örgütler, dünyadaki herhangi bir terör örgütü, bir illegal örgüt tarafından savunulması suç haline getirmez. ‘Parti Programında var’ demesi lazım. Dememiş, hiç bakmamış.

Selahattin Demirtaş sanki bir partinin üyesi değilmiş gibi soruşturma yürütmüş. Herhangi bir siyasi görüşü yok, bir partiyi temsil etmiyor, partisi ne diyor bakılmamış. Partinin programı da tüzüğü de beni bağlar. Bunun dışında konuşmam parti suçu oluşturur. Onun içinde siyasi faaliyet yürütmem de herhangi bir cezai anlamda suç oluşturmaz. Ben o görüş ve düşünceleri savunurken eğer şiddeti teşvik ediyorsam, parti programında olan görüşleri demokratik, yasal yol ve yöntemler dışında başka bir yöntemle hayata geçirmeye çalışırsam suç olur. Ama konuşmanın kendisi, suç kabul edilemez. Parti Programı suçlanmış bazı fezlekelerde. Oysa parti programı yargı denetimine tabidir, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı denetler. Eğer Yargıtay’ın itirazı varsa, programın düzeltilmesini ister, hatta kapatma davasına kadar gidebilir. Ama o program yürürlükteyken bir parti üyesi programı savundu diye yargılanamaz, suçlanamaz."

'BURADA BİRLEŞTİRİLMİŞ 31 AYRI DAVA GÖRÜLÜYOR'

"Burada birleştirilmiş 31 ayrı dava görülüyor. Gündemi ayrı, yılları ayrı, şehirleri ayrı 31 ayrı siyasi faaliyetimin davası görülüyor ve ben bunlara bir mahkemede birkaç duruşmada cevap vermek zorunda kalıyorum. Bunun adı adil yargılama olamaz. 31 fezleke birleştirilerek yeni bir algı yaratılmak isteniyor.

Bir de neden birleştirme metotlu fezleke var? Dokunulmazlık aleyhimize kullanılmış durumda. Dokunulmazlık nedeniyle 2009 - 2010 yılında hazırlanmış fezlekeler davaya dönüşmemiş.

Dokunulmazlığım olmasa davaya dönüşecek, bitecek. Cezaysa ceza, beraatse beraat. Bitmiş olacak. Dokunulmazlığım olduğu için durmuş orada. 2011’de de fezleke gelmiş. Dokunulmazlığım olmasa yargılanacağım. Ya aklanacağım ya aleyhime hüküm kurulacak. Hep dokunulmazlığım olduğu için birikmiş fezlekeler var. Bu dokunulmazlık beni korusun diye var. Dosyalarım biriksin de bir savcı bunları birleştirsin, dokunulmazlığımın varlığını aleyhime kullansın diye yok. Bu fezlekeler dokunulmazlığımın varlığı nedeniyle birikmiş. Dokunulmazlık beni korusun diye var. Şimdi bunu aleyhime dönüştürmüş.

'Sen misin dokunulmazlık sahibi olan, hepsini birleştiriyorum.' 2011’de davası açılsaydı, 2017’deki fezleke ile birleştirilebilir miydi? Hayır. Yargılanacaktım, bitecekti. Dokunulmazlığımın varlığı aleyhime kullanılmış. 'Suç işleme isnadıyla hareket edildiği için çok sayıda fezleke oluştu' diyemez. Dokunulmazlık nedeniyle birikmiş, birleştiremezdiniz. Bunu yapabilmenizin nedeni dokunulmazlığın varlığı, 10 yıl sonra hakkında dava açılabilmiş. Bu da usule, dokunulmazlığın ruhuna aykırı. Savcı, iddia makamı dokunulmazlığımı aleyhime bir unsur olarak kullanmıştır. Bundan dolayı bu birleştirmeler usule de adli yargılanma ilkesine de aykırı.

Avukat arkadaşlarım hatırlattı; Kars Milletvekilimiz Ayhan Bilgen de 6-8 Ekim fezlekesinden dolayı tutuklandı, 8 ay tutuklu kaldı. Kendisine fezlekede isnat edilen suçlama ve sevk maddesinden tutuklama yapıldı, ama iddianame örgüt üyeliğinden düzenlendi. Ve Diyarbakır’daki üst numaralı mahkeme yeni bir suç isnadı yöneltilemeyeceğine dair ara karar verdi. Ve Ayhan Bilgen’in tahliyesi öyle gerçekleşti. 'Sen hakkında örgüt üyeliği fezlekesi olmayan bir milletvekilini örgüt üyeliği ile yargılayamazsın' dedi Diyarbakır’daki mahkeme. 6-8 Ekim, 2911’e göre yargılayabilirsiniz, suçlama da buna dair olabilir. Yeni bir suçlama olacaksa, yeni bir fezleke ve yeniden dokunulmazlığın kaldırılması gerekir."

'HUKUKİ YANLIŞLIKLARIYLA BİRLİKTE KABUL EDİLMİŞ BİR İDDİANAME'

“Kovuşturma süreci ile ilgili iddianameyi mahkeme kabul ederken, dünden bu yana anlatmaya çalıştığım usulsüzlükleri, yasa dışılıkları, politik yönleri hiçbir şekilde tartışmadan iddianamenin eksiklerini, hukuka aykırılıklarını gözetmeden kabul etti. İddianamenin kabulü aşamasında mahkemelere 15 gün tanınıyor. Bu süre zarfında sanık ve sanık vekilleri sürece dahil olamıyor. İddianame neye aykırı, neye uygun, göremiyorsunuz. Gizlilik kararı var. İddianamenin kabulüyle birlikte gizlilik kararı kalkıyor, ondan sonra görebiliyorsunuz. “İddianameye dair söz söylemek soruşturma aşamasında mümkün olamıyor. Kovuşturma aşamasının başlangıcında da bizler itirazda bulunamıyoruz. Yani ‘mahkeme iddianameyi kabul etmeden şunlara dikkat etsin, şunları gözetsin’ deme şansımız olmuyor. Mahkeme iddianameyi kabul ederken savcının gönderdiği tüm belgeleri, hiç tartışmadan, yeni değerlendirmeye tabi tutmadan, ‘şurası yanlış, eksik’ demeden olduğu gibi kabul ediyor. Önünüzdeki iddianame tüm hukuki yanlışlıklarıyla birlikte kabul edilmiş bir iddianamedir. 

'REFERANDUM TARİHİ BELİRLENDİKTEN SONRA İLK DURUŞMA TARİHİ BELİRLENDİ'

“Şuna özellikle dikkat edildi iddianamenin kabulüyle birlikte, duruşma gününün belirlenmesi. Anayasa değişikliği biz tutuklanır tutuklanmaz parlamentoya sunuldu. Soruşturma aşamasında Meclis çalışmaları sürdü. Anayasa değişikliği parlamentoda şekillenirken kovuşturma aşamasına geçildi. İddianame kabul edildi, dava açıldı. Gün verilmesi beklenirken ilginç bir şekilde belirlenmedi, YSK referandum tarihini belirleyinceye kadar. YSK referandum tarihini belirledi 16 Nisan, beni yargılayacak mahkeme duruşma tarihi belirledi; 28 Nisan. Referandumdan 12 gün sonra. Yani bu durumda bir ara kararla tahliye edilmezsem referandumu da içeride geçireceğim kesinleşti. Bütün duruşmalar referandumdan sonraya verildi.

İlk duruşmamın tutuklanmamdan yedi ay sonraya verilmesi normal bir durum değil. Bir milletvekilini gece yarısı evini basıp alıyorsunuz. ‘Hemen yargılamamız lazım’ diyorsunuz. Ee yargılayın. Neden yedi ay sonraya gün veriyorsunuz? Bunlar adil yargılama konusunda, siyasi baskı konusunda şüphe uyandırıyor. Bunlar tesadüfi tarihler değildir.

Referandum tarihi belirlendiğinde mahkemeye el yazımla dilekçe yazdım. Dosyaya el yazımla giren tek dilekçemdir. ‘Referandum tarihi belirlendi. Partimin parlamentoda grubu var. Böyle tarihi bir süreçte, Türkiye referanduma giderken tutukluluk halim Türkiye’deki siyasi dengeleri değiştirecek bir etki yaratır. Tutuklanmamın yargısal amaç dışında siyasi amaca hizmet etmesine yol açar. Tahliye talep ediyorum’. Bu minvalde bir dilekçe. Hala cevap vermiş değil mahkeme. Kabul, ret; cevap yok. O tarihten bu yana, 1 yıldan fazla zaman geçti, Demirtaş’ın tek tahliye talebi budur. Türkiye’de siyasi süreç belirlenirken dışarıda, partimin başında olmam gerekiyordu. Yargının da bunu gözetmesi gerekiyordu. ‘Böyle bir dönemde tutuklu olması yanlıştır, hemen savunmasını alacağız, tahliye durumunu değerlendireceğiz’ demesi lazımdı. Yazılı dilekçeye mahkeme hala cevap vermiş değil. Buna bile tenezzül edilmedi. Oysa bu bir rica değil. Hakkımdır. Yokmuş gibi davranılamaz. Ama yokmuş gibi davranıldı.

'YARGI REFERANDUM SÜRECİNE MÜDAHALE ETTİ'

“Aleni bir şekilde yargı olarak referandum sürecine müdahale ettiniz. Benim ve partimin diğer etkili sözcüleri tutuklandı. Kampanya yürütemedik, miting yapamadık, televizyona çıkamadık, demeç veremedik. Referandum bu ortamda yürütüldü. Dışarıda da baskı altına alındık. Sözcülerin neredeyse tamamı tutuklandı.

Bu nasıl bir tesadüftür ki, ilk duruşma da referandumdan sonraya, 28 Nisan’a verildi. 28 Nisan’da duruşmaya mı çıktık? Hayır, işte dün çıktık ilk duruşmaya. Anlaşılıyor ki, referandum tatmin etmemiş. Bıçak sırtı, bir sonraki seçimler de kritik, ayarlama yapılacak. Yoksa Selahattin Demirtaş böyle bir dosyadan dolayı nasıl bu kadar tutuklu kalabilir? Nasıl 15 ay 10 gündür hakim karşısına çıkarılmadan cezaevinde tutulabilir? Nasıl bir milletvekili 15 ay boyunca sorgusuz sualsiz, evi basılarak alınmış, ‘Acelemiz var, gel seni yargılayacağız, ifadeni alacağız’ denilmiş ve bir milletvekili 15 ay 10 gün sonra ilk defa dosyanın açıldığı yerden başka bir mahkemede ifade vermiş.

Bunların hepsi siyasi tezgahlar, siyasi oyunlardır. Soruşturma aşamasının, kovuşturma aşamasının izlenimleri budur, bende yarattığı izlenim budur. Dün de belirttim, adil yargılanma ile ilgili, öncelikle sanık ne hissediyor, o önemlidir. Sanığın adil yargılandığına göre bir hissiyatının oluşması lazım. Çok az insan suçunu kabul eder. Cezaevlerinde böyledir, tek bir suçlu bulamazsınız. Herkes masumdur. Doğrudur, herkesin hissiyatı farklıdır. Ama herkes mahkeme önünde adil yargılandığını hissetme hakkına sahiptir. Görsel, şekilsel, içerik, usul yönünden, davranış yönünden, her yönüyle. Bu, defalarca içtihatlara yansımıştır. Hukuk fakültelerinde bize öğretilmiştir.

'ADİL YARGILAMA İMKANINI BİTİRDİLER'

Ben adil yargılandığıma, yargılanacağıma dair şu kadar hissiyata sahip olsaydım samimiyetle söylüyorum hatırınızı kırmazdım. Derdim ki, adil yargılanacağımı hissediyorum. Sıfır. Sıfır bir adil yargılanma duygusu içerisindeyim. Çünkü yapılanlar –bana göre- yapılacakların garantisi gibi görünüyor. Çünkü dosya yönlendirildi ve önünüze geldi.

Siz, ‘Biz adil yargılayacağız kardeşim’ deseniz de bu dosyayla, oluşturulmuş bu algıyla adil yargılayamazsınız. Adil yargılama imkanını bitirdiler. Bunu yarattılar. Bitti. İlga edildi. Düzeltilemez. Adil yargılanma hakkım ihlal edildi, bitti. Bunu, ileride mahkeme kararlarıyla göreceğiz. Hangi mahkeme bilemem. Umarım iç hukukta sonucunu alırım.

Yargı huzuruna çıkanlar oldu. Mesela Grup Başkanvekilimiz İdris Baluken, yanılmıyorsam benden birkaç gün önce duruşmaya çıktı, Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’ne çıktı. Savunmasını yaptı ve tahliyesine karar verildi. İdris Baluken tahliye edildi. Savunması alınmış, kaçma şüphesi yok, delilleri karartma şüphesi yok. Bunların hepsini takdir etmiş mahkeme ve ‘tahliyesine’ demiş. 18 gün parti çalışmalarına katıldı, grup toplantılarına katıldı, parlamento çalışmalarına katıldı. Kendisi hekimdir, ama sağlık sorunu vardır, küçük bir ameliyat geçirdi, içerideyken de zorlanmıştı.

18. gün, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı tahliyeye itiraz etti. Tam 18 gün sonra. Usulde böyle bir şey yok. Tahliye kararlarına savcı tarafından itiraz edilmez. Böyle bir yetkisi, hakkı yok. Bugüne kadar Türkiye’de örneği görülmemiş. Bunu denetleyecek bir mercii yok çünkü. Mahkemenin aldığı ara karar kendi sanığının, kendi dosyasının hakimi olduğu dosyadır. Sanığı yüz yüze görmüş olan, mimiğini, jestini, hareketini, tavrını, davranışını, savunmasını bire bir dinlemiş olan, hakimin kendisidir. Ha, yine tutukluluk der. Ama tahliye önemli bir karardır, özgürlüğe dairdir. Önemli bir takdir yetkisidir. Kişisel olarak kullanılır. Yani sadece o yargılamayı yapan heyet önemli ölçüde buna vakıftır. Bunun dışında da tahliye kararları verilir. İtirazla üst mahkemede vs. Ama en doğru tahliye kararını her zaman ilk derece mahkemesi verir. Bu nedenle savcılara, tahliyeye itiraz usulü CMK’da tanınmamıştır. Çünkü tahliye, lehe bir karardır. Lehte karara karşı, sanığı korumak adına, savcılara, iddia makamına bu tür yetkiler tanınmamıştır.

İlk defa İdris Baluken dosyasında icat edildi. CMK’da olmayan, bugüne kadar uygulaması görülmemiş bir şeyi Diyarbakır Başsavcısı yaptı. 18 gün sonra. Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını yanılmıyorsam üst mahkeme 1. Ağır Ceza Mahkemesi bozdu.

Neye göre karar verecek? Savcının böyle bir hakkı yok. Hakkı varsa bunun bir süresinin olması lazım. Çünkü ara kararlara itiraz bildiğim kadarıyla bir haftadır. 18 gün geçmiş. Usulden mi reddetse, usule mi geçmiş, bir şeye dayanması lazım. Fakat CMK’da yok ki ona dayansın. Böyle bir uygulama yok. Böyle bir kanuni dayanak yok. Hakimin yapması gereken, bir cümleyle şu olmalıydı, ki Sincan Ağır Ceza Mahkemesi bir IŞİD’linin tahliyesine müdahil tarafın yaptığı itirazda bu kararı verdi. Dedi ki, sanığın tahliyesine itiraz edilemez, böyle bir müessese yoktur. Ve üst mahkeme reddetti. Daha doğrusu, kararı veren mahkeme böyle bir usul yoktur deyip üst mahkemeye göndermedi bile. Ama Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi, milletvekilimiz İdris Baluken’in tekrar tutuklanmasına karar verdi. Neye dayanarak? Hangi yasa? Belirtmiyor.

Beni yargılayacak heyet de aynı heyet. Dolayısıyla beni yargılayacak mahkemenin, heyetin iradesi kırıldı zaten. 28’inde ben duruşmaya çıkacağım, benden birkaç gün önce İdris Baluken yargılandı.

Beni yargılayacak mahkeme de, 8. Ağır Ceza Mahkemesi, bunun üzerine Diyarbakır’da güvenlik yok ben Demirtaş’ı yargılayamam dedi. Aslında o güne kadar öyle bir şey yoktu. Diyarbakır’a götürülmem bekleniyordu. Hatta öyle ki, Hakkari milletvekillerimiz, Hakkari’de güvenlik yok diye Diyarbakır’a nakledildi dosyaları. İdris Baluken, Bingöl’de açılmış dava, ‘güvenlik yok’ diye Diyarbakır’a nakledilmiş, orada yargılanıyor. Benimki Diyarbakır’da, güvenlik yok diye Ankara’ya naklediliyor. Ne zaman? İdris Baluken’in tahliye kararına müdahale edildiği zaman.

Heyetin başına gelenleri anlatmaya çalışıyorum. Ya bu nasıl bir anlayıştır. Yargı kararını versin. Soruşturma zaten kötü yürütüldü. Bari kovuşturma aşamasında. Kimse hakime telefon açıp şunu yap, bunu yap diyemez. Nasıl baskı oluşturacak, böyle. Kamuoyu baskısı, kararlar üzerinde baskı. 8. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, kendi sanığını tahliye ederken, bu kadar mı vasıfsız, bu kadar mı niteliksiz bir ekipti ki, komşusundaki 1. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi, hayatında yüzünü görmediği sanık için ‘hayır sen yanlış karar vermişsin bunun tutuklanması lazım’ diye karar veriyor. Ben olsam incinirim. Benim kararlarım denetime tabi olsun da, tahliye kararına itiraz usulü yok kardeşim, nasıl bunu yaparsın.

Hakimi resmen hiçleştirmektir bu. Baluken kararı bunun önünü açtı. Aynı karar Ferhat Encü dosyasında uygulandı. Siirt vekilimiz Besime Konca tahliye edildi, aynı dereceli mahkeme tahliye kararını kaldırdı. Ayhan Bilgen, Meral Beştaş, aynı akıbete uğradı. Fakat sonra ortaya çıktı ki, birileri her halde ‘yasayı ihlal ediyoruz, suç işliyoruz’ diye düşünmüş olacak ki, en son KHK’ye Cumhuriyet Savcılığı’na mahkemenin verdiği tahliye kararına itiraz usulü kanuna konulmuş, eklenmiş oldu. Şimdi bundan sonra yaparlarsa OHAL KHK’sine dayanarak, onlar da sonuçta Anayasa’ya aykırıdır, ama yasal dayanakla yapacaklar. CMK’de o olmadan ağır suçlar işlediler milletvekillerine karşı."

'IŞİD'LİLER TAHLİYE EDİLİRLKEN VEKİLLERİMİZ TUTUKLU'

“IŞİD’liler elini kolunu sallayarak tahliye olurken, müdahil tarafın yaptığı itirazlar usulde böyle bir şey yok denilerek reddedilirken, milletvekillerimiz halen tutuklular içeride. Milletvekilliği devam ettiği sürece hükümlülüğü devam ettirilemez. Tutuklular, sorguya çekilir ama hüküm infaz edilemez. Ne zaman? Milletvekilliğinin düşmesi lazım. Nasıl? Ya hükümlülük parlamentoya tebliğ edilir, okunur ya da dönem sonunu beklersiniz bir daha milletvekili seçilmez, milletvekilliği düşer. Üyelik sıfatı varken siz onu cezaevine koyamazsınız.

Çünkü Anayasa şunu düşünmüş, demiş ki, ‘Bir milletvekilinin cezası kesinleşse bile o milli iradenin temsilcisidir, önce bir parlamentoya sorulsun, onu cezaevine koymadan önce. Parlamento eğer vekilliğini düşürürse infaza geçirsin, düşürmezse dönem sonu beklensin.’ ‘Kesinleşmiş hükümde bile onu cezaevine koymayın’ diyor Anayasa. Bırakın tutuklamayı. O kadar rahat tutuklamalar yaptınız ki. Şu anda ben hüküm giysem derhal serbest bırakılmam lazım. Bekleyeceksiniz benim vekilliğim düşsün. Yani hükümle birlikte yüzde 100 tahliye edilmem lazım. Düşünün tuhaflığı, garipliği. Hüküm kesinleştiği zaman otomatikman bin yıl da ceza alsam anında tahliye edilmem lazım. Derhal çıkmam lazım vekilliğim bitecek, tekrar geleceğim cezaevine. Ama siz tutuklamayı rahat uyguluyorsunuz. Bırakın hükmün infazını.

“Peki ne yapıldı? Besime Konca ve Ferhat Encü tutukluyken ceza aldılar, biri 2 yıl biri 3 yıl. BAM’a gitti hızla onaylandı. Bu süre zarfında hemen çıkmaları gerekiyordu. 5 ay hükümleri, kendileri milletvekiliyken infaz edilmeye devam etti. En son parlamentoda Genel Kurul’da okutup arkadaşlarımın vekilliğini düşürdüler. Kovuşturma aşamasının tamamında hem bana hem arkadaşlarıma yaklaşım soruşturma aşamasından farklı olmalı.

İlginç bir örnekle bitireyim. Geçenlerde Diyarbakır’da bir öğretmene, imam hatipti yanılmıyorsam, kız öğrencisine taciz suçlamasıyla dava açıldı. Öğretmen kendisi. Tek bir gün gözaltına alınmadı. 4.5 yıl verildi, tutuklanmadı da. Yapılsın demiyorum, kişi özgürlüğü önemlidir yani. Gerçekten masum da olabilir. Fakat taciz ve tecavüzde ceza almış birisinin hükümle birlikte tutuklanmasına karar verilmedi.

Fakat Siirt Milletvekilimiz Besime Konca, tutukluyken iki yıl ceza aldı, tahliyesine karar verilmedi. Geçmiş dönemde de beş yıl yatmıştı. Henüz dosyadan da kesinleşmiş bir şey olmadığı için beş yıl alacağı var yani. Mahsup yapıldı da öyle çıktı. Yargının bize karşı bu yaklaşımı doğru değil. Çok inciticidir. 4.5 yıl bir tecavüzcüye ceza veriyorsun, tutuklamıyorsun, eline kolunu sallayarak çıkıyor. Eyvallah çıksın da, bir milletvekiline iki yıl ceza veriyorsun, tutukluluk halinin devamına diyorsun. Besime Konca milletvekilimiz mahsuben çıkıyor. Durum budur."

‘LİDERLERE FİKİRLERİMİZİ ANLATTIK’

Mezopotamya Ajansı'nın haberine göre Demirtaş savunmasında şunları söyledi: "Bu ülkede bir arada yaşama için fikirler geliştirdiklerini söyleyen Demirtaş, bunu her ortamda dile getirdiklerini söyledi. Demirtaş, "Bahçeli’yle de Erdoğan’la da Baykal ve Kılıçdaroğlu’yla da görüşmeler yapıp fikirlerimizi anlatmaya çalıştık" dedi.

'DEMOKRATİK ÖZERKLİK ÖNERİSİ SUÇ, BAŞKANLIK DEĞİL!'

"Yerel yönetimler özerk olsun" denilince kıyamet koptuğunu söyleyen Demirtaş, "Bu da bir fikir değil mi?" diye sordu. Savunmasında parti programında yer alan demokratik özerklik hakkında değerlendirmede bulunan Demirtaş, bu önerinin etnik temele dayalı bir öneri olmadığını, tüm Türkiye için ele alınabileceğini söyledi. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi gibi bir modelin çok farklı kimliklerin yaşadığı Türkiye için uygun bir model olmadığını söyleyen Demirtaş, bu nedenle tüm Türkiye'de uygulanacak bir model ortaya koyduklarını söyledi. Çin örneği vererek özerkliğin tek başına özgürlük getirmediğini belirten Demirtaş, bunun içeriğinin demokrasiyle doldurulması gerektiğini belirtti. Demokratik özerkliğin Türkiye kamuoyuna sunulan bir önerme olduğunun altını çizen Demirtaş, "Bu suç oluyor da, 'Ben başkanlık sistemiyle yönetmek istiyorum' diyen için neden suç olmuyor" dedi. Bunun konuşulup, tartışılmasına fırsat verilmediğini söyleyen Demirtaş, "Başkanlık sistemini savundu diye bir AKP il yöneticisinin gözaltına alındığını gören var mı?" diye sordu. Demirtaş, birliği savunduklarını dile getirdi. 

‘TEK ADAM DEĞİL ÇOK İNSAN’

Partisinin başkanlık modeline hiç karşı çıkmadığını, içeriğine, tek adamlığa karşı çıktığını söyleyen Demirtaş, şöyle devam etti: “Bizim önerdiğimiz sistemde başkanlık da olabilir. Özerklik olmasın, başkanlık olsun ama başkanlık tamamen demokratik denetime açık olursa olur. En azından model olarak tartışmaya değer. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ çıkışının altında yatan da budur. Biz tek adamlığa karşıyız. Gücümüz yettiği kadar da karşı çıkacağız. Bu getirdikleri modelin toplumu bir arada tutacağını düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Bu model bu anlayışla birlik huzur getirmez. Türkiye'yi kurtaracak olan tek adam değil, çok insandır."

‘İMRALI'DAN TALİMAT GELMEDİ HÜKÜMET TALİMAT DİYE SUNDU’

Birçok kez çözüm sürecinin bitirilmesiyle tehdit edildiklerini anlatan Demirtaş, duruşmanın ilk günü yaptığı savunmada verdiği örnekleri hatırlattı. Sözlerinin basında yanlış yer aldığını ifade eden Demirtaş, "İmralı'dan talimat gelmedi hükümet bunu ‘talimat’ diye sundu" dedi. 

DURUŞMAYA YARIN DEVAM EDİLECEK 

Demirtaş’ın savunmasının uzun olması sebebiyle mahkeme başkanı ikinci gününde de duruşmaya ara verdi. Yarın devam edecek olan duruşmada Demirtaş, iddianameye dair değerlendirmelerini sürdürecek ve taleplerini sıralayacak. Mahkeme heyeti yarın ara kararını verecek. (HABER MERKEZİ)

Son Düzenlenme Tarihi: 15 Şubat 2018 23:23
www.evrensel.net