Nalan Çelik’le  ‘Yalınayak’  şiirler üzerine

Nalan Çelik’le ‘Yalınayak’ şiirler üzerine

İsmail Biçer, Nalan Çelik’le, kısa bir süre önce ikinci baskısını gerçekleştirdiği 'Yalınayak' üzerine konuştu.

İsmail BİÇER
İstanbul

çıkardım kırmızı pabuçlarımı
kaldım yalınayak
ellerimde piren gülleri
başımda mor kurdele
ne çok bekledim leukas kayalıklarında

(Nalan Çelik)

Nalan Çelik şiirimizin üretken isimlerinden… Bu üretkenliğini, bugüne kadar yayımladığı onlarca kitaba bağlamak eksiklik olur. Şiire ve yazın dünyamıza hizmet veren dernek ve sendikalarda almış olduğu aktif görevleri de bu üretkenliğe dâhil etmek gerekir. Nalan Çelik’le, kısa bir süre önce ikinci baskısını gerçekleştirdiği “Yalınayak” üzerine konuştuk. 

İkinci baskısını gerçekleştirdiğiniz “Yalınayak”; “Barış”, “Aşk” ve kitaba adını veren “Yalınayak” olmak üzere üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm şiirlerinde dikkatimi çeken; ‘kadınlar’ ve ‘çocuklar’ın yoğunluklu varlığı… Buradan yola çıkarak: Bir ülkede barışı inşa etmek için ‘kadınların’ ve ‘çocukların’ rolü nedir?
Yaşamı oyun, insanı roller paylaşımcısı sayarsak, ‘kadınlar’ ve ‘çocuklar’ın rolü bile yok. Onlar ancak tiyatro sahnesine aksesuar taşıyan, oyun giysilerini onaran, erillerin senaryosunu yazıp oynadığı bir oyunu dehşetle, kuliste ayakta izleyenlerdir. İzleyici olmak istemeyen kadınlar, eril zihniyetten pay kaparak, oyunda ‘sekreter’, ‘temizlikçi’, ‘hayat kadını’, ‘alışveriş tutkunu’, ‘dayak yiyen’, aldatılan’ gibi roller alırlar. Kuliste dehşet içindekiler rollerinden bıkan, yorulan ya da oyuna gecikenlerin yerine, birden sahneye yapışkan kollarca sürükleniverirler. Bir bakarlar ki savaşın ortasında tecavüze uğruyorlardır. Bir bakarlar ki, kucaklarında bebekleri, ellerinde çocukları yalınayak; bombalardan, silahlardan kaçıyorlardır. Üstelik hiç oynamak istemedikleri halde. Kitabımın “Barış” başlıklı bölümü kulistekileri, kapitalist sistem içinde, eril tarafından senaryolaştırılmış, eril zihniyetin, metası olarak gördüğü kadın ve çocukları anlatmaya çalışır. 

‘SANATÇI DAR KALIPLARIN DIŞINA ÇIKABİLMELİYDİ’

Kitabın ikinci ve üçüncü bölümleri, gerek tematik gerek söylem (dil) açısından, birinci bölümle ayrışıyorlar. Bu iki bölümde, iç dünyanıza, imgesel ve çağrışımsal boyutta bir yolculuk söz konusu. Oysaki, “Yalınayak” öncesi şiirlerinize baktığımızda toplumcu-gerçekçi şiirlerin izlerini görmek mümkündü. Şiir poetikanızda bir dönüşüm mü söz konusu?
Sevgili Biçer, bilirsin ezberim pek güçlüdür. Birçok şiiri, şiirlerimi ezbere okurum. Ezbere tümceler de vardır aklımda. Evrensel Yayınları, “Panayır” adlı öykü kitabının, “Tükenmeyen Panayır” bölümünde Adnan Özyalçıner yanıtlasın bu sorunu: “Toplumculuğu savunmanın yalnız düz anlatımla, tek yoldan olabileceğini sananların yanılgısıydı. Bunu böyle sanmak aynı zamanda sanatı kısırlaştırmak demekti. Kalıpçılıktı. Sanatçının yaratma özgürlüğünü yasaların kısıtlaması yetmezmiş gibi bir de sanatsal kısıtlamaya gidiliyordu. Oysaki sanatçı her şeyiyle özgür olmalı, dar kalıpların dışına çıkabilmeliydi. O özgür oldukça toplumsal özgürlüklerin savunulması da kolaylaşırdı. Sanatsal özgürlükler için kalıpçı sanat görüşlerine karşı çıkarak kişiliklerimizi geliştirmeye çalışırken toplumsal özgürlükler konusunda da yerleşik düzenle savaşım içindeydik.” Özyalçıner, düşüncelerini dile getirdiğinde yıl 1959. Ben henüz doğmamıştım. Yıl 2017; ‘Kalıpçılık’ dayatmasına karşı ya o grup, ya bu grup, ya yoksunun seçeneklerine ‘rağmen’ kadın olarak, birey olmak, farklı kimliklerim (anne, büyükanne, komşu, vatandaş, muhasebeci) ötesinde kişilik olmak için didinmek, eril dünyada insan olarak anılamaya çalışmak ve dili en iyi şekilde geliştirmek, duyumsatma, sezdirme olanaklarını zorlamak birincil ödevimdir. Dokuz ay karnında bir canlıyla dolaşan, uyuyan, çalışan, doğuran, bebeğinin her çıkardığı diş için sabaha değin farklı oyalama taktikleri geliştiren, dişlerin sağlıklı, pırıl pırıl olması için yine farklı emek veren kadınlar olarak harflerin, sözcüklerin, dizelerin, bütünün, diyalektiğin, tümcelerin kıymetini bilmek, kıymetlisini yaratmak. Çünkü biz var ediyoruz; okul bahçeleri, parklar, site kapıları, ev içlerinde sevinçli ya da acılı çığlıklarını duyduğumuz çocukları, gençleri. Şiir poetikam; “Konuşurken dikkat et/ hele yazarken çok şeyi ciddiye alırım” özenindedir.  

‘AŞK İKİ İNSANIN BİRBİRİNİN EKSİKLİKLERİNİ 
TAMAMLAMA HALİ’

“Aşk” adını verdiğiniz ikinci bölümde, ‘aşk’ kavramına yoğunlaşarak, onu her yönüyle irdeliyor, okur karşısına çıkarıyorsunuz. ‘Aşk’ın sizin hayatınızda ve şiir evreninizdeki yeri ve önemi nedir?  
Çocukluğumuzdan itibaren çevremiz ve sanatla dayatılan ‘aşk’ hallerinin eleştirileriydi, aşk kavramıyla bunca uğraşmam. Markete ekmek almaya gidip, evinde çeşit çeşit yemek takımı olmasına karşın, yüz parça yemek takımıyla, ekmeği unutarak dönen “İndirim vardı, hem eski takımlardan da canım sıkılmıştı.” diyen ve erkeğe de “Kadınlar böyle işte”yi alıştıran, markete bir daha gidip, ekmek alırken kredi kartını nasıl ödeyeceği paniği yaşayan, kapitalist sistemin bulamaca çevirdiği insan, ‘aşk’ı yaratamaz. Aşk, hoşlanma, cinsel dürtü seviyesinde kalır. Aşkın dayatmalardan silkinmiş, Socrates’in tanımıyla, kendini sürekli eksik hisseden iki insanın birbirinin eksikliklerini tamamlama, artık tamam olduk dememe halidir. Bir nehrin bunca aktım, yol aldım, yoruldum, buradan sonra akmam dediğinde artık nehir değil bataklığa dönecek bir göl olma halidir. İnsan bir nehir olarak kalmayı seçmediğinde, seçemediğinde aşk yaratılamaz. Uyduruk aşk şiirimsileri, ya da eksikliklerinin tamamlanmasını bekleyenin yaratılamayan aşk acıları yazılır.

‘YALINAYAK SANA GELEBİLİRİM’ DERKEN...

Kitaba adını veren üçüncü bölüm şiirlerinde, ‘ölüm’ izlekleri oldukça yoğun… Kadınların yaşam içerisinde, ölümle hep bir komşuluğu mu var? 
Farklı ölüm izlekleri var. Doğanın, yaşam sevincinin, çalışma koşullarının yarattığı, geç kalmışlığın, yakınlarımızın, işsizliğin, unutmanın. İntiharı seçenler, bir de hepimizin de payı olan katledilmişler. Şiire konuk edilen ölmüş, intihar etmiş, öldürülmüş şairler. Burada bir kadın-erkek ayırımı yok; insan ve ölümün faklı halleri. “Yalınayak” koşuşturma, ölümle yaşam arasında, annemin ölmüşler için Yasin okuması gibi. Şiir okuyorum onlara. Şiirime konuk ediyorum. Yaşıyorsun işte benimle, senin için, kendim için, insanı ve yaşamı anlamaya çalışarak, insani yaşamın yollarını arıyorum şiirimle. ‘Ben’de ‘biz’in ve ‘doğa’nın yansımaları. Bunları sezdirmeye çalıştım; “Yalınayak sana gelebilirim” derken.

‘SIRALAMASINA KÜSKÜN, ÖYKÜLERİM VAR’

Sıradaki çalışmanız/çalışmalarınız neler?
Sıralamasına küskün, öykülerim var. Yazmaya öyküyle başlamıştım. Beş öyküm yayınlandıktan sonra, şiir yazmaya başladım. Öyküler sustu. Bir kenarda solmaya başlayan dosya içinde bekleşiyorlardı. Şimdilerde onları ayaklandırdım. Evin içinde, sokaklarda, ağaçlarda, sandıkta, karga seslerinde, ödenecek faturalarda gezdiriyorum. Yakında bir öykü kitabım gelebilir, dolaştırdığım yerlerden koşarak. İnceleme-araştırma kitabım “Hamster Tedirginliği”, yayınlanabilmek için tedirgince bekliyor. Elbet şiir ikinci ve tek sevgilim devam ediyor. Biraz da o beklesin sırasını, evin içinde dolaşan öyküleri kıskanarak. Oğlum Mert, benden roman da bekliyor. Onu belirsiz bir süre daha bekleteceğim sanırım. Sanatta iş bölümü olduğunu düşünmüyorum. Öykücü öykü yazacak, şair şiir. Bugün ya da gelecekte sanatın hangi kimliğiyle anılacağım kaygısıyla sanata emek verilemez. Okur ve gelecek karar versin isterim.

www.evrensel.net