Hakikat savaşları: Kutsal geyiğin ölümü

Hakikat savaşları: Kutsal geyiğin ölümü

Ayşegül Tözeren yönetmenliğini Yorgos Lanthimos’un yaptığı Kutsal Geyiğin Ölümü filmini yazdı.

Ayşegül TÖZEREN

Bahariye’nin sinsi yokuşunu koşarken, Yorgos Lanthimos’un hem yönetmenliğini hem de EfthymisFilippou ile senaristliğini üstlendiği filmin nasıl olacağını düşünüyordum. Kutsal Geyiğin Ölümü’nün başrollerinde, Nicole Kidman ve Colin Farrell her ikisi de hekim olan, evli bir çifti canlandırıyordu. Farrell, Steven adıyla kardiyovasküler cerrahlık yaparken, Kidman Anna isimli bir oftalmologdu. 12 yaşındaki Bob ve 14 yaşındaki Kim ile kusursuz bir hayat yaşamaktaydılar. Bu kusursuz yaşam içinde, pek de kusursuz görünmeyen bir ilişki dikkati çekiyordu. Steven, Martin isimli ergen bir delikanlı ile görüşüyordu. Onu kanatlarının altına almış gibiydi. Ancak akran olmayan iki erkek arasındaki belirsiz gerilim de gözlerden kaçmıyordu.

FELAKET SİNEMASINA GİRİŞ

Filmin serim bölümünde karakterlere biraz aşina olduktan sonra, asıl hikaye başladı. Martin, Steven’ın eski bir hastasının oğluydu ve Martin’i evine götürüp, ailesiyle tanıştırdıktan sonra o daha fazla yaşamına giriyor ve bu başlangıç, tuhaf kehanetleri de beraberinde getiriyordu. Kendisi dışındaki tüm ailesine yayılacak bir felaket senaryosu… Her birini ölüme götürecek bir hastalık. Martin’in babası Steven’ın yaptığı bir ameliyattan sağ çıkamamıştı. Martin ilahi adaletin, Steven’ın ailesinden birinin ölümüyle sağlanacağına inanıyordu. Öbür türlü, ailesinin başının felaketten kurtulmayacağına…

Kalp Damar Cerrahı Steven’ın da trajedisi burada başlıyordu…

Sinema eleştirmenleri, Steven’ın Martin’in yaşamlarına girmesiyle ortaya çıkan düğümü, Amerikan burjuvazisinin eleştirisi ya da Yunan mitolojisinin ana bileşenlerinden Agamemnon’un hikayesinin Steven’ın yaşamı üzerinden adaptasyonu olarak yorumladılar. Oysa Kutsal Geyiğin Ölümü, bu yorumların bütünü ve daha fazlasıydı.

Steven ve Anna uzun bir tıp eğitiminin ardından, çalışma yaşamını başarıyla sürdüren, rasyonalist iki hekimdir. Meslekleri ve yaşantılarıyla hiçbir boşluk bırakmayacak biçimde akılcılığın temsilcisi gibidirler. Ancak başka bir aynadan da, Troya Savaşı’nın öncesinde yelkenlileri için Artemis’ten kuvvetli bir rüzgâr isteyen, bu arzusunun karşılığında da kızı İphigenia’yı kurban etmesi istenen Agamemnon’dur Steven… Anna, Helena’nın uğruna girişilen savaşta ailesinden birisini neden yitirmek zorunda olduğunu anlayamayan Agamemnon’un eşidir bir başka evrende… Kim, İphigenia’dır. Bir ağacın önünde hoşlandığı Martin’e şarkı söylerken, herkesten çok bir mitolojik karakteri andıran. Martin, sinema yorumcularına göre mitolojik tanrılardan biridir, kehanetlerde bulunan… Ya da Agamemnon’unkızından hoşlanan Akhilleus’tur. Aslında Agamemnon’la mücadeleleri de ayrı bir hikayedir. 

AGAMEMNON EFSANESİNİN ADAPTASYONU MU, AYDINLANMA VE MİTOLOJİNİN SAVAŞIMI MI?

Sinema filmi boyunca, Yunan mitolojisini anımsatan sahneler birbiri ardına sıralanır. Cerrah Steven’ın sakallı görünüşü, Anna’nın topladığı saçları, ince ve kıvrımlı bedeni, Yunan tarzı sandaletleri bile mitolojinin rüzgarını hissettirir… Dahası; Steven yaralarını sararken Kim’in okuduğu tirat, Anna’nın Martin’in ayaklarını dini bir ritüeli gerçekleştiriyor gibi öpüşü, milattan önceki yıllarda Olimpos’taki bir tapınağa girercesine tıp merkezindeki yürüyüşleri… 

Yorgos Lanthimos ve Efthymis Filippou’nun yazdıkları senaryonun, başarılı bir mitoloji adaptasyonu olduğu söylenebilir. Ancak filmleri boşluklarından da okumak gerektiğini düşünenlerdenim. Steven, çocuklarının başlarına gelen felaketin psikosomatik bir hastalık olduğunu düşünürken, Martin’in kehanetinde çocukların hastalanıp, Anna’nın hastalanmaması gibi eksik bırakılmış yanlar olduğunun farkındalığında, filmin bir adaptasyondan fazlası olduğu söylenebilir. Ayrıca mitolojik hikayede Artemis Agamemnon’a kızının yerine kurban etmesi için kutsal bir geyik gönderir. Oysa filmde kutsal geyiğin kim olacağına Agamemnon ya da Steven karar verecektir. Filmin isminde kutsal geyik gibi yüklü bir sembolün kullanılmış olması da bu seçimin hikayenin düğümünü oluşturduğu açıktır. Kutsal geyiğin, Yunan mitolojisinin yanı sıra eski Anadolu mitolojisinde de yeri vardır ve insanların alın yazılarının hükümranı Hitit Kader Tanrısı Runda’nın her zaman yanında olduğu bilinir. Jung’un yorumlarında toplumsal bilinç dışını simgeleyen geyik, arketipsel sembolizm açısından da kişisel yolculuktaki kahramanın açısından da kendi animasının sembolü olarak görülür. Geyik, hem Artemis’in Agamemnon’a gönderdiği kutsal kurban oluşu, hem de bilinç dışı, kader gibi akıl tarafından yönetilemeyecek olan antitelerin sembolizasyonunu taşıması açısından filmin okumalarına boyut katmaktaktadır. Filmdeki mitolojik ve psikiyatrik göndermelerin ötesinde, Steven’a dayatılan karar verme durumu, Sofi’nin Seçimi adlı filmdeki zor seçimle de paralellik taşımaktadır. Kutsal Geyiğin Ölümü’nde akıl dışı olanın dayatması söz konusuyken, Sofi’nin Seçimi’nde araçsal aklın tahakkümünün ortaya çıkardığı Nazi faşizmi karar vermeye zorlayandır. Her iki filmde de sadece karar verme yetkisinden mahrum bırakma değil, karar vermek zorunda bırakma da bireyin iradesinin elinden alınmasıdır. Mitolojide ya da araçsal aklın tahakkümüyle…

Felsefi metinlerde, Aydınlanma ve mitoloji arasında hakiki bir karşıtlık olduğu yazılıdır. Kutsal Geyiğin Ölümü de bu karşıtlığın tam ortasında, Aydınlanma ve mitolojinin arasındaki mücadelenin yaşandığı arenada duruyor. Aydınlanma felsefesini yansıtabilecek akılcılıkta olan iki dok-tor, sembolik olarak mitolojik karakterleri canlandırırken, akılcılığın akıl dışıyla karşılama anını da aktarıyorlar ve akılcı olanın akıl dışıyla karşılaştığında yaşanacak absürt hikayenin. Senaristler, bu sert savaşımı Aydınlanmanın bir mit olmaya gerilediği Post-Truth (Hakikat Ötesi) çağının ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde yansıtırken, izleyicilere de bir filmi boşluklarından da anlama ya da sezme fırsatı da veriyorlar. İnsanın doğa üzerindeki hakimiyeti kusursuz bir hale geldikçe, Anna ve Steven’ın aile yaşamında gösterilen makine olma haline dönüşmektedir insan… Akıl ise o makine olma durumunu ayakta tutan bir tahakküm aygıtına. Mitoloji ise Aydınlanma’nın eskil suç ortağıdır. Çünkü doğaya ve doğanın buyruğuna karşı mücadelenin başlangıcı mitik kahramanlardır. Aydınlanma ile birlikte itaatkar tavır, mücadeleci kimliğe bürünmüştür. 

Steven da, ilahi adaletten söz eden bir gencin tuhaf kehanetleri karşısında, zihnindeki akılcılıkla, karşılaştığı akıl dışılığının mücadelesini vermektedir. Film boyunca kararlarını rasyonel biçimde vermeye çalışmıştır. Hatta makine tanımına tam da uyan bir biçimde… Çocukları arasında seçim yapması gerektiğinde okudukları okullardaki öğretmenlerine hangisinin daha iyi olduğunu sormayı tercih etmiştir, rasyonel biçimde seçimin bir yolunu bulamadığındaysa, bilimin doğaya yüklediği görevi taklit etmiştir, kör rastlantısallığı…

KARANLIK SOKAĞA ADIM ATMAK

Bir hekim olarak filmi izleyip, sinemadan karanlık sokağa doğru adım attığımda, yazar arkadaşıma, Dr. Steven ve ailesinin karşılaştığı felaketin temelini oluşturan hastalığın psikosomatik hastalık yani psikolojik kökenli fiziksel belirtiler gösterebilen bir hastalık olabileceğini açıklamaya hatta anlatmaya çalışıyordum. Martin’in kehanetindeki eksikleri… Belki Martin’in, çocukları, Bob ve Kim’i, sübliminal mesajlarla etkilediğini… Yazar arkadaşım döndü ve sen de başrol oyuncusu gibi akla uydurmaya çalışıyorsun her şeyi dedi… Bir bara oturduk, önümüze şarap ve patates kızartması geldi. Ardından da aklıma filmin son sahnesi… Patatese baktım, filmde sembolik yükü olan ketçabı elime aldığımda sıkamadım, o kırmızılığı görmek istemedim. Sonra Oktay Rifat’ın Agammenon şiirini düşündüm:

“Yoksa boşlukta devinmekle bir, yoksa durmakla,  olmamakla bir. 
İnanmak gerekiyordu inanmadan.”

www.evrensel.net