18 Kasım 2017 02:45

Batının gözü eski sömürgelerinde

Fransa ve İngiltere, eski sömürgeleri Lübnan ve Zimbabwe’deki siyasi krizleri fırsata çevirmek için gelişmeleri izliyor, müdahil olmaya çalışıyor.

Batının gözü eski sömürgelerinde

Paylaş

Fransa’da Lübnan krizi gündemde. Fransa, eski sömürgelerinden olan Lübnan’da yaşanan krizi fırsat olarak değerlendirmenin hesaplarını yapıyor. Tarihçi Stephane Malsagne, diplomatik hamleleri yeniden bir mevzilenme olarak değerlendiriyor. 

Bir başka eski sömürge ise Güney Afrika ülkesi Zimbabve. Britanya’nın eski sömürgesi Zimbabve’de yaşananlar özel bir ilgiyle izleniyor ve İngiliz basınında sürecin “iyi bir fırsat olduğu” ileri sürülüyor. Ana akım medya “darbe” demekte çekimser. Ancak medya nasıl tarif ederse etsin, kesin olan, halkın söz sahibi olmadığı bir süreç yaşanıyor olması. Neoliberal gazete Telegraph yayınladığı bir yazıda Çin’in Zimbabve üzerinde etkisi olduğunu ama pragmatik bir siyaset izleyeceğini yazdı. Gazetenin, Zimbabve’de ‘toprakların kamulaştırılması’na karşı çıkması ve sermaye yatırımları için ülkenin yeniden inşasını istemesi dikkat çekiyor. 

Öte yandan Türkiye-AB-ABD ilişkileri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya ziyareti sonrası bir kez daha Almanya’nın gündeminde yer aldı. Frankfurter Rundschau’dan aldığımız yorumda, Erdoğan’ın hayallerinin gerçekleşmesinin imkansız olduğu ileri sürüldü.


MUGABE’NİN ÇÖKÜŞÜ ÜLKEYİ YENİDEN İNŞA ETMEK İÇİN BİR FIRSAT

zimbabwe

The Telegraph
Başyazı

Robert Mugabe’nin, ölümü yaklaştıkça, 37 yıllık saltanatı kaçınılmaz bir sona doğru ilerliyordu. Mugabe’nin sonu, beklendiğinden de çabuk geldi. Zimbabve içindeki güç savaşı ve 93 yaşındaki devlet başkanının yerine kim geçecek tartışması çarşamba günü erken saatlerde Robert Mugabe’nin ve eşinin tutuklanmasıyla bir netlik kazandı.

Alışveriş sevdasından dolayı “Gucci Grace” olarak bilenen (Grace Mugabe) Mugabe’nin eşinin kendisini yönetimin kesin mirasçısı olarak görmesi felaketine neden oldu. Teyit edilemeyen bilgilere göre ülkeden kaçtığı söyleniyor. Grace Mugabe, bundan sonra kaderi ne olursa olsun, artık iktidar tartışmasının dışında kaldı.

Devlet Başkan Yardımcısı Emmersin Mnangagwa’nın görevden alınması, iktidarda olan Zanu-Yurtsever Cephe (PF) içinde şiddetli tartışmanın yaşanacağının ilk işaretiydi. Muhtemelen ordunun devlet başkan yardımcısını (Mnangagwa) destekleyerek askeri darbeden çok parti içindeki yaşanan ayrıştırmaya çözmek için atılmış bir adım. Öyle görünüyor ki Emmersin Mnangagwa geçici lider olarak yönetime geçecek ama Mugabe sembolik başkan olarak kalacak. Ordunun bu sürece görünürde daha az olacağı bir şekilde dahil olması gerekiyor.

Zimbabve’ye yönelik uluslararası büyük bir iyimserlik vardı ama Mugabe, son yıllardaki toprakları kamulaştırma programı yüzünden ve bunun sonucu olarak orta-sınıf profesyonellerin göçe zorlamasıyla bu iyimserliği çarçur etti.

Batının sermaye yatırımı tamamen kesildi ve (Batının) ülkeye yeniden yatırım yapabilmesi için ekonomik yenileştirme, siyasi reform ve yolsuzluğun bitirilmesi gerekiyor. Bundan sonra alınabilecek en iyi sonuç, muhalefetteki MDC’nin (Demokratik Değişim Hareketi), sunduğu ulusal birlik hükümeti olabilir, ama bunun mümkün olabilmesi için Zimbabve’deki önemli bütün gruplar tarafından desteklenmesi gerekiyor, Mugabe’yi destekleyen eski ordu üyeleri de dahil.

Bunun için tedbirli bir diplomasiye ihtiyaç var ve gerekirse dışardan finansal yardım gerekebilir. Birleşik Kraliyetin, eski sömürgeci tarihi yüzünden, bölgede bir yükümlülüğü var ama bu nedenden dolayı da daha temkinli adımlar atmalı. 

En büyük dış etkisi olan ülke Çin ve onlar da ülke içindeki savaş yüzünden yaşanan belirsizliği bir an önce bitirmekten yana. Ekonomik ve tarımsal reform konusunda Pekin’in ektisi pragmatik ama demokrasi konusunda ilgisiz olacak. Mugabe’nin iktidardan düşmesi yeni bir başlangıcın işareti olabilir (ve olmayabilir). Ama bir zamanlar zengin olan, ve yine zengin olabilecek, bir ülkenin yeniden inşası için önemli bir yol açıldı.

(Çeviren: Çağdaş Canbolat)


LÜBNAN KRİZİ: PARİS, POTANSİYELİ HEMEN ANLADI

Emmanuel Macron ve Mişel Aun
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (sağda) ve Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Aun

Sarah DIFFALAH
Obs dergisi

Saad Hariri’nin 4 Kasım’daki sürpriz istifasından bu yana Fransa, Lübnan’ın bütünlüğü ve birliğini savunurken birçok ihtiyatlı açıklamalarda bulundu. Kulislerde Paris aktifleşti ve bu istifanın yol açtığı krizin kaygı verici olduğunu kabul ediyor. (...) Beyrut’un tarihsel müttefiki olarak Paris ara buluculuk yapmaya çalışıyor ve tüm taraflarla diyaloğu sürdürmeye çalışıyor. “Şu ana kadar Fransız diplomasisi somut görünür bir sonuç elde etmedi” diyen Lübnan Uzmanı, Tarihçi Stephane Malsagne (...) sorularımızı cevapladı. 

Lübnan’ı sarsan krizde Fransa’nın tavrı nedir?

Fransız diplomasisi, Jean-Yves le Drian’un da hatırlattığı gibi, resmi olarak tarafsızlık ve Lübnan’ın iç işlerine karışmama çizgisinde duruyor. Bu çizgiye geçmişte her zaman uyulmadı fakat bu tavır Paris’in önemli bir arabulucu olarak görünmesini sağladı. Washington’un tersine Paris, Hasan Nasrallah’ın partisine (Hizbullah) yönelik daha ılımlı bir tavır benimsiyor. 2012 Baadba deklarasyonunun ilkelerine sadık olarak, Lübnan’da Fransız siyaseti istikrar, diyalog ve kurumlara saygıyı savunan siyasi çözümleri -buna Şii parti üyeleri ya da ittifakları da dahil- destekliyor. Fakat Riyad ve Tahran arasında bir anlaşma olmadan Lübnan’da hiçbir uzlaşma bulunamayacağından, Paris iki tarafla da görüşmeleri sürdürüyor. Emmanuel Macron ilk önce beklenmedik bir gezi ile Suudi Arabistan’a gitti. 14 Kasım’da ise Lübnan Dışişleri Bakanı ve şu anki Cumhurbaşkanı Mişel Aun’un 1992’de kurduğu Özgür Yurtsever Akımın Başkanı Gebran Bassil ile görüşecek. Bu parti İran rejiminin sadık müttefiki Hizbullah’a yakın bir partidir. (...) Emmanuel Macron’un bizzat kendisi yakın zamanda (İran Cumhurbaşkanı) Ruhani’nin daveti üzerine İran’a gidecek. Bu ise 1971’den bu yana bir Fransız Devlet başkanının ilk ziyareti olacak. 

Saad Hariri’nin istifa ettiği gün derhal bir açıklamada bulunan Dışişleri Bakanlığı bölgedeki riskin farkında mı?

Paris, hemen Lübnan topraklarında oynanan yıkıcı “eksenler savaşı”nın taşıdığı tehlike potansiyelini anladı. 6 Kasım’da Fransız hükümeti Uluslararası Lübnan’a Destek Grubu (GİS) aracılığıyla gelişen durum karşısında kaygısını ifade etmiş oldu. GİS üyeleri Lübnanlı yöneticilerin gelişmeler karşısında sakin ve ölçülü tavırlarını selamladılar ve devlet kurumlarının devam etmesi ve 8 yıl sonra ilk defa 2018’de gerçekleşecek olan genel seçimlerin takviminin değişmemesinin önemine vurgu yaptılar. 7 Kasım’da ise Fransız Büyükelçi Foucher, müftüye açıktan Lübnan’ın birliğinin gerekliliğini belirtti, fakat bunu yaparak birliğin tehdit edildiğini de kabul etmiş oldu. 

Paris kulislerde nasıl çalışıyor?

Amerikan diplomasisinin tersine Fransız diplomasisi 4 Kasım istifasının ilanından hemen sonra hızla harekete geçti. 9 Kasım’da (Lübnan Cumhurbaşkanı) Michel Aun, Baab’da (Fransız Büyükelçilisi) Bruno Foucher’le görüştü. Ardından 9 Kasım’da Riyad’a sürpriz gezisi, 11 Kasım’da Michel Aun’la telefon görüşmesi geldi ve 14 Kasım’da Paris Lübnan Baş Konsolosluğunda resepsiyonla dosyayı bizzat Emmanuel Macron ele aldı. 

Görüldüğü gibi hızlı bir diplomatik süreç yaşanıyor ve Fransa inisiyatiflerini arttırdı. 

Paris’in elde ettiği sonuçlar nelerdir? 

Riyad’a planlanmayan bir gezi düzenleyerek Emmanuel Macron “diplomatik bir hamle” yapmaya çalıştı. Şimdilik Fransız diplomasisinin elde tutulur somut bir sonucundan bahsedemeyiz. Saad Hariri’nin 12 Kasım’da Lübnan televizyonuna verdiği tartışılan röportajı ve kısa süre içerisinde Beyrut’a döneceğinin ilanı krizinin yumuşadığı görünümünü verdi. Fakat bunda Fransız ara buluculuğunun bir rolü olduğunu söyleyebilmek için ortada bir şey yok. Emmanuel Macron Riyad’a gittiğinde, döneceğinin ilan etmesine rağmen hâlâ Suudi Arabistan’da bulunan Saad Hariri’ye hareket etme özgürlüğünün tanınmasını istemişti. Fakat, Suudi Arabistanlı yetkililerin denetleyemeyecekleri özel konuşmaların olacağı kaygısı taşıdıklarından dolayı Fransız Cumhurbaşkanı istifa eden Lübnan Başbakanı ile görüşememişti.  Üstelik Saad Hariri Lübnan’a döneceğini ve resmi olarak istifasını Cumhurbaşkanına sunacağını ve Hizbullah’ın Lübnan siyasi arenasındaki müdahalelerini azalttığı durumda karar değiştireceğini belirtmişti. Bir anlamıyla Riyad da durumu kurtaracak kişi rolünü üstlenmeye çalışıyor, fakat bu bugünkü durumda, Şii partisinin (Hizbullah) kendisiyle görüşmeyi kabul etmesi anlamına gelen etkisini azaltma şartını kabul etmesini nasıl çözebileceğini görmek zor. Fransız diplomasisi en iyi ihtimalle, bir şekilde eski statükoya dönmeyi umabilir (Saad Hariri bunu reddediyor) fakat bu var olan tedirginlikleri azaltmayacaktır. 

Fransa’nın bir rol oynayabilmek için elinde hangi kartları var ? 

Fransa, Lübnan olayından hareketle kuşkusuz Ortadoğu diplomasisini yeniden en önlerde mevzilendirmek istiyor ve gücü de var olan tüm taraflarla diyalog kurabilme kapasitesinden geliyor. Emmanuel Macron’un Donald Trump’la görünüşte dostça olan ilişkileri, bir yandan Suudi Arabistan ve İsrail’in teşvikleriyle Hizbullah’a şiddetle karşı olan ABD Başkanının çıkışlarını dengelemek için bir fırsat olabilir. (Lübnan) Başkonsolosu Bruno Foucher da Tahran Başkonsolosluğunu 2011-2016 yılları arasında yönetmesinden İran tarafını çok iyi biliyor. Üstelik kritik dönemler Lübnan’da çalışmış olan birçok danışman da yüksek mekanlarda tekrar görevlendirildiler (...) 2012’de Fransa’nın Şam Konsolosluğunun kapanmasından bu yana Lübnan, Ortadoğu işlerini (Özellikle de Suriye ve Irak için) yönetmek için elverişli bir alandı. 

Tarihsel nedenlerden dolayı Fransa eski sömürgesi olan (1920-1946 arası) bu topraklarda her zaman istikrar ve ulusal egemenliğin olması için çaba sarf etti, ve dolayısıyla yaşanan krize de sessiz kalamazdı. Fakat Fransız diplomasisinin temel zayıflıkları her şeye rağmen, bugün esas olarak Tahran ve Riyad tarafından yönlendirilen Lübnan iç politikasını etkilemedeki zayıflığıdır. (...)

(Çeviren: Deniz Uztopal)


ERDOĞAN’IN GELECEK PLANLARI SALLANTIDA

Stephan KAUFMANN
Frankfurter Rundschau

Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın hayal dünyası çok geniş: Önümüzdeki yıllarda ülkesinde yerli malı otomobil üretilecek, 2023 yılına kadar Türkiye dünyanın ekonomik açıdan en güçlü 10 ülkesi arasına girecek. Ve tüm bunlar AB üyesi olmaya gerek kalmadan gerçekleşecek. Ancak bu hayallerin hayata geçmesi imkansız. 

Aktüel olarak Türkiye’deki durumun iyi olduğundan söz edilebilir. 2016’daki darbe girişiminden bu yana ekonomi dinlendi, 2017’nin ikinci çeyreğinde güçlü bir gelişim gözlendi, üçüncü çeyreğinde bu durum artarak devam etti. Erdoğan’ın başarı hanesine yazacağı şekilde bu yıl, gayrisafi milli hasıla yüzde 5’ten fazla artacak. Artışın yüzde 5.5’e çıkması planlanıyor. 

Şu anki göreli iyi durumun nedeni devlet kredileri. Aynı zamanda dış sermayenin de sürekli akışının garanti edilmesi zorunlu. Reyting ajansı S&P, dünyadaki sallantıdaki göreli‚büyük’ ekonomiler arasında en sallantılısının Türkiye olduğunu belirtiyor.

EKONOMİ BÖYLE GİTMEYECEK

Alman dış ticaret ajansı GTAI ise Türkiye’nin hedefine erişeceği konusunda kuşkulu. Çünkü gelişim her an kesintiye uğrayacak şekilde kırılgan. Şimdiki iyi durumun nedeni devletin olağanüstü ekonomik önlemleri. Örneğin Ankara, inşaat sektöründeki şirketlerin gelişmesi ve bankaların da inşaat sektörüne verdikleri  kredi nedeniyle kredi patlaması yaşanması için kolay ve ucuz kredi verilmesini sağladı. Alman yatırım bankası UBS’den Gyorgy Kovacs,  bu durumun ilelebet devam edemeyeceğini, kredi alımındaki artışın ekonomideki güçsüzlüğün sembolü olduğu kadar devlet garantilerinin de kısa süre sonra sona ereceğinin göstergesi olduğunu belirtiyor.

Enflasyon oranı sürekli yükseliyor. Ekim ayında yüzde 12’ye kadar erişti. Reel ücretlerde düşüş olmaması için gelirlerde belli ölçüde artış oldu ama bu artış beraberinde hayat pahalılığını da getirdi. 

Diğer bir zayıf nokta ise Türkiye’nin ihracatı ile ithalatı arasındaki büyük fark. Türkiye ihraç ettiği malın çok fazlasını ithal ediyor. Bu yıl dış ticaret açığı geçen yılkinin yüzde 30 üzerindeydi. 

Ülke ekonomisinin finansı için Türkiye’nin sürekli dış sermaye akımına ihtiyacı var. Bu akım şimdilerde devam etse de özellikle dış yatırım bankalarının memnuniyetsizliği nedeniyle her an kesilebilir. 2017 yılının ilk yarısında Türkiye’ye akan dış sermayenin yüzde 80’i tahvil ve hisse senetlerine gitti. Uzun süreli direkt yatırımlar ise giderek küçüldü. 

BORÇLAR ARTIYOR

Buna ek olarak dünya çapında kredi alan ülkelerin avantajlı oldukları zamanlar da çoktan geride kaldı. Şimdiye kadar borçlu ülkeler açısından borç faiz oranları oldukça uygundu. Gelişmiş sanayi ülkelerinin devlet bankaları, faiz oranını en düşük düzeyde tutmaktaydılar. Bu durum Türkiye gibi ‚eşik ülkelerine ucuza kredi alma imkanı verdi. Şimdi ise rüzgar tersine döndü, ABD Merkez Bankası faiz oranlarını arttırıyor, bir sonraki faiz artışı aralık ayında yapılacak ve bu gelişme, Türkiye’yi değişik nedenlerle çok etkileyecek. 

ABD, faizleri arttırdığında küresel yatırımcılar açısından dolar cazip duruma gelecek. Türk hükümeti ülkesine çekebilmek için yatırımcılara borcun artmasına yol açacak şekilde daha yüksek faiz sunmak zorunda. ABD’deki artan faizler ve Türkiye’deki yüksek enflasyon doların lira karşısındaki değerinin yükselmesine neden oluyor. Bu da 300 milyar dolar kredi almış olan Türk işverenlerini zora sokuyor. Doların değeri yükseldikçe borçlar da artıyor. 

Dolardaki değer artışı, ithalatını dolar üzerinden yapan Türkiye’nin masrafların arttırıyor. İthalatla ihracat arasındaki gelir farkı yükseliyor, pahalı ithal ürünleri enflasyon oranını arttırıyor ve liranın bir kez daha değer kaybetmesine neden oluyor. 

Türkiye Merkez Bankası kontrol altında tutamayacağı bir kısır döngü ile karşı karşıya. Lirayı destekleyebilmek ve enflasyonu kontrol altında tutabilmek için faiz oranının önemli ölçüde yükseltilmesi zorunlu. Bu maalesef aynı zamanda konjonktürün boğulması anlamına geliyor. Commerzbank, Merkez Bankasının faizleri yüzde 1 arttırmasının bile liranın değer kaybetmesini engelleyemeyeceğini belirtiyor.  

Ayrıca Türkiye içindeki çatışmalar yanı sıra Türkiye ile ABD ve Türkiye ile AB arasındaki gerilimli ilişkiler durumu daha da kötüleştiriyor. Alman İşverenler Birliği Başkanı Dieter Kempf, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde geçen yıl bir gerileme yaşandığını, Alman işverenlerin Türkiye’deki yeni yatırımlarda oldukça çekingen davrandıklarını söyledi.  

Kötü ekonomik durum nedeniyle reyting ajansı S&P, Türkiye’yi ABD’de faizlerin artmasına bağlı olarak en dezavantajlı duruma düşen ülkeler arasında değerlendiriyor. S&P, Türkiye’yi Pakistan, Mısır, Arjantin’le birlikte kırılgan beşliler arasına dahil etti. Ankara ile AB arasındaki ilişkiler ise sakinleşmeye başladı. Aralık ayı başında Türkiye ile AB Komisyonu arasında görüşme yapılacak. Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek, bu buluşmada AB ile ilişkilerin düzeltileceğini, Türkiye’nin AB’nin bir parçası olarak kalacağı mesajının verileceğini açıkladı. 

(Çeviren: Semra Çelik)

ÖNCEKİ HABER

Dostlar Korosu bugün sahnede

SONRAKİ HABER

‘Birleşik Krallık yeni bir anlaşma istiyorsa Brexit'i ertelemeli’

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa