10 Ekim Ankara Katliamı'nın mağdurları anlattı

10 Ekim Ankara Katliamı'nın mağdurları anlattı

10 Ekim mağdurları katliamın üzerinden geçen 2 yılı gazetemize anlattı

İKİ YILIN ARDINDAN...

Bahadır KILIÇ
10 Ekim Katliamı
yaralılarından

Yolculuk hazırlığını biliriz hepimiz; azıklar hazırlanır, çantaya yedek kıyafetle yolda okumalık kitap konulur ve terminale doğru yola çıkılır. O gün bizdeki başka bir yol hazırlığı idi. Ardı ardına gelen ölüm ve çatışma haberlerine , savaş çığırtkanlarına, kanla beslenen siyaset erkanına inat içimizde inancımız, çantamızda azığımız ve dilimizde barışa yakılan türkülerle çıktık yola. Yolun sonunda sıcak Ankara simidi, çay ve başka illerdeki yoldaşlarla kucaklaşma vardı. Ve o yüreğimizden hiç düşmeyen, düşmeyecek olan barış isteği...

Saat 10.04’ü gösteriyordu. 10.04’teki ilk gümbürtüyle kafamızı çevirdik kocaman ateş topunun olduğu yere. Havaya uçan bayraklar, balonlar ve çığlıkların  arasında bulduk kendimizi. Saniyeler sonra gelen ikinci alev topu... Ses yoktu. Sadece her yanımızı saran, tarifi olmayan sıcaklık, kulaklarımızı sağır eden bir basınç ve gökyüzüne  atılan o ilk bakış...

Sonrası mı? Yıllardır abilerimizden duyduğunuz  türkülerden dinlediğimiz ve  romanlarda okuduğumuz  “Yoldaşının yani basında can vermesi”. Ömür boyu unutulmayacak, burnumuzdan ciğerlerimize zamklanmış o koku. Vatandaşız ya, vergi öderiz elbet. Devlet kalkınacak, halk rahat edecek. Bize de işte öyle döndü vergilerimiz; polisin biber gazı kapsülü eşliğinde. Öylesine acımasızca. Bir nefesti ihtiyacımız, bir gazla doldu ciğerlerimiz. Sonrası karanlık kareler; yarım yamalak, kopuk birer film şeridi gibi... Ağıtlar feryat figan ve iki senedir dinmeyen acıların başladığı o yer. 

İki senede çok şey oldu, defalarca ameliyat olduk, acil servisteki doktorla arkadaş, yaralarımızla dost olduk ama yılmadık yıkılmadık. Bize yaşatılmak istenen korkunun esiri olup odalarımıza kapanmadık, tekrar yaşama, hayatın içine dönmek için çabaladık ve yaldızlı cübbelerin içine sığınan sözde adalet sağlayıcıların insafına kalmadık. Eksikliğini hissettiğimiz ama yanımızdan bir an olsun ayırmadığımız yoldaşlarımızın emanetleriyle devam ettik. Onları bir defa daha olsa kucaklayabilme özlemiyle sarıldık mücadelemize. Bize yaşatılmak istenen korkuya inat, yitirdiğimiz 102 arkadaşımızın hatırasını da alarak adaleti sadece mahkeme koridorlarında değil bu katliamın hesabını her yerde sormak için iyileşiyoruz. Biz iyiyiz korkmuyoruz, bu katliamı kimin yaptırdığını, kimin göz yumduğunu ve kimin işine yaradığını çok iyi biliyoruz. Biz iyileşiyoruz! Yıllardır iktidar uğruna süren kan siyasetini değiştirmek için biz iyileşiyoruz! Yere düşen pankartlarımızı kaldırıp yarım kalan sloganlarımıza gidenlerin sesini ekleyip daha gür bir şekilde BARIŞ demek için... Biz iyileşiyoruz; inancımızla, direncimizle tekrar sokaklara dönmek için. Bilin istiyoruz, bizden aldığınız yoldaşlarımızın yerine binlercesini ekleyerek tekrar geliyoruz. İki yıllık bir aranın ardından eskisine göre çok daha inançlı çok daha dirençli olarak biz buradayız . Adalet için barış için...

 


HİÇ BİR ZAMAN ACIMIZI, GÖZYAŞIMIZI DİNDİREMEYECEKLER

İnanç YILDIZ
Diyarbakır

Ali Deniz Uzatmaz

Ali Deniz Uzatmaz katliamda hayatını kaybettiğinde henüz 19 yaşındaydı. Mersin Üniversitesi elektrik bölümüne o yıl kayıt yaptırmıştı. Aynı zamanda Emek Gençliği Antep İl Yöneticisi olan Ali Deniz Uzatmaz’ın annesi Nebahat Özer’le konuşuyoruz. 

Anne Özer, katliam günü olay yeri incelemesi sürerken, Ankara Büyükşehir Belediyesi temizlik ekiplerinin de delillerin hâlâ yerde olduğu miting alanını temizlerkenki görüntülerini hatırlatıyor. O görüntüleri izlerken neler hissettiğini şu sözlerle anlatıyor: “İzlerken tüylerim diken diken oldu. Herhangi bir olay olduğunda olay yeri geliyor. 3 gün o yeri kapatıyor. Sen oraya giremiyorsun. Çok basit olaydan bahsediyorum.

102 insanın hayatını kaybettiği 500 kişinin yaralı olarak kurtulduğu ve binlerce ailenin bu olaydan maddi manevi zarar gördüğü olayın akabinde cenazeler kaldırıldığında sen orayı süpürmeye kalkıyorsun. Orada kimlerin canı gitti. O kadar acı ve zor bir şey ki.”

Katliamın davası için Ankara’ya giderken bindiği otobüsün tesadüfen garın önünden geçtiğini anlatan Anne Özer, “Kalbim öyle bir çarpıyor ki. Anlatamam. Çocuğumun altında yattığı ağaç benim oğlumun kanıyla mı sulandı?

Ondan dolayı mı büyüdü? Ve orada kim bilir kimler gitti. Nasıl bir durumdaydı da siz nelerini süpürüp attınız çöpe. O temizliği yaptıktan sonra ortada hiçbir şeyin kalmaması gerekirdi. Buna rağmen suçlular belli, yerleri belli. Bu kadar temizlemiş olmalarına rağmen temizleyememişler” diyor. 

‘DEVLET HERKESİN GÜVENLİĞİNDEN SORUMLUDUR’

Eldeki ayrıntılı delillere rağmen mahkeme sürecinin çok uzadığını söylüyor Anne Özer ve şöyle devam ediyor: “İlk getirdikleri adamlar  2 senedir halen oraya gelip oturuyor. Ve konuşulan mevzular aynı. Bir mahkemede de desinler şundan dolayı şu olay çözüme kavuştu. 2 seneden bu yana bir tane bir şey yok.” 

Katliamda sorumluluğu olan devlet yetkilerinin yargılanması taleplerinin reddedilmesine tepki gösteren Özer, “Türkiye Cumhuriyetinin en kanlı katliamı diye bahsedilen bir katliamdan bahsediyorsun. Ama bu herhangi bir dava gibi yürüyor. O kadar çok kurum var ki bu davaya dahil edilmesi gereken. İtfaiyenin orada ne işi var. Polis niye miting güvenliği için alanda yoktu. O çocuklarımıza gaz sıkanlar. Üçüncü bir bomba ihtimali olabilir diye ambulans göndermiyorsun. Böyle bir ihtimali biliyorsun da çevik kuvveti nasıl salıyorsun, gaz kullanımlarına izin veriyorsun. Ambulans göndermiyorsan o cesetlerin üzerinden basarak geçen çevik kuvvetin ne işi var” diyor. Devletin vatandaşlarının güvenliğinden ve geleceğinden sorumlu olduğunu söylüyor Anne Özer ve “Bu insanlarda devletin koltuğunda oturuyorsa o koltuğun hakkını vermek zorunda, eğer o koltuğun hakkını veremiyorsa bu devlet memurudur yargılanamaz diye bir kaide olamaz” diyor. Acılarının ve gözyaşlarının hiçbir zaman dinmeyeceğini ifade eden Özer, tek isteklerinin katliamda sorumluluğu olan herkesin cezasını çekmesi olduğunu belirterek, “Benim çocuğum hasta değildi, kendiliğinden bir kazada ölmedi. Bu bilerek, bilinçli bir şekilde yapılmış bir terör saldırısı. Kim suçluysa ortaya çıksın.”

 


BARIŞ UMUDU VE GÜLEN GÖZLERLE MİTİNGE GİTTİLER 

Volkan PEKAL
Adana

Tonguç Özkan, 10 Ekim Ankara Katliamı’nda en çok üyesini kaybeden ve yara alan sendikalardan BTS’nin Adana Şube Başkanı

Tonguç Özkan, 10 Ekim Ankara Katliamı’nda en çok üyesini kaybeden ve yara alan sendikalardan BTS’nin Adana Şube Başkanı. Kendisi de, bombalı saldırıda bacağından yaralandı.

2 yıl önce Adana’dan 26 otobüsle Ankara’ya yola çıktıklarını anlatan Özkan, o yolculuğu şöyle anlatıyor: “Şenlik havası vardı, halaylar çekerek gittik. İnsanların gözleri gülüyordu, geleceğe dair umutları vardı. Savaş ve şiddete karşı iktidara yeniden güçlü bir çağrı yapabilmek adına güçlü bir miting olmasını bekliyorduk. ’90’lardan beri Ankara’da ilk defa bu kadar kalabalık bir miting gördüm.”

7 Haziran seçimleri sonrasında iktidarın devreye soktuğu savaş politikalarına karşı “Emek, Demokrasi ve Barış Mitingi”ni düzenlediklerini ifade eden Özkan, “BTS olarak hem kişisel özellikleri bakımından hem de kadro anlamında iyi arkadaşlarımızı kaybettik.  Nevzat, Yılmaz, Rıdvan, Bilgen… Hepsi bu ülkede demokrasi ve barışı talep ediyorlardı. Kimseyi ötekileştirmiyorlardı. Kendi ideolojilerini, siyasetlerini kişiliklerine yansımış insanlardı. Ölümlerin durmasını istiyorlardı. Mitinge giderken de öyleydi. Hayal ettikleri ülke de böyleydi” diyor.

Torba yasa ile gelen zamlara dikkat çeken Özkan, torba yasanın ülkenin geldiği savaş ekonomisini gözler önüne serdiğini dile getiriyor. Buna karşılık asgari ücrete ve memur maaşlarına yüzde 3-4’lük zamlar yapıldığını dile getiren Özkan, “Savaş politikaları emekçileri hem ölümlerle, hem ekonomik olarak vuruyor. O yüzden bütün isteğimiz hem emeği ve demokrasiyi güçlendirmek, hem de barışı ve huzuru sağlamak” diye konuştu. 


‘DEMOKRASİ İÇİN ANKARA’YA GELİYORUZ’ DİYE YAZMIŞTI

Volkan PEKAL
Adana

EMEK Partisi Üyesi Adnan Karataş, 10 Ekim Katliamı’ndan yaralı kurtuldu.

EMEK Partisi Üyesi Adnan Karataş, 10 Ekim Katliamı’ndan yaralı kurtuldu. Bedenindeki yaranın iyileşmesi için aylarca tedavi gördü.

7 Haziran sonrasında Kürt kentlerinde başlayan çatışmalarda sivillerin hayatını kaybettiğini anlatan Karataş, “Ülkedeki demokrasi ortamı karşısında hükümet savaş politikalarına sarıldı. Ankara’daki barış mitingi de bunları tersine çevirmek için bir fırsattı. Barış talebine yönelik bir saldırı oldu” diye ekliyor.

Güle oynaya gittikleri mitingde saldırıya uğradıklarını dile getiren Karataş, “Şarkılar, şiirler okuyarak gittik. Mola verdiğimiz her yerde halaylar çekiyorduk. Herkesin morali yerindeydi ve iyi şeyler olacağına dair umutluydular” diye anlatıyor.

Katliamda hayatını kaybeden Gökhan Gökbönü ile yol boyunca ve alanda yan yana olduklarını dile getiren Karataş, “Gökhan’ın yolda ‘Demokrasi için Ankara’ya geliyoruz’ şeklinde bir paylaşımda bulunduğunu söylüyor.  Emek Gençliği olarak pankartlarının “Sarayın savaşına karşı gelecek için barış” olduğunu anlatan Karataş, gelecekleri için Ankara’ya gittiklerini ifade ediyor. Karataş, yol boyunca ve miting alanında hiçbir polisle karşılaşmamalarının içlerinde bir şey olur mu diye bir kuşkuya neden olduğunu ancak Ankara Valiliğinin mitinge izin vermesinin içlerini rahatlattığını vurguluyor. 

Barış talebinin bugün de aciliyetini koruduğunu anlatıyor Karataş nedenini şöyle açıklıyor: “Cumhurbaşkanı’nın da itiraf ettiği gibi OHAL işçilerin grevlerini yasaklamaya yönelik oldu. Savaş ortamında işçiler üzerindeki baskı daha da arttı.”  22-23 Kasım’da Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinde devam edecek katliam davasının önemine de dikkat çeken Karataş, kamu görevlilerinin katliamla ilgili sorumluluğunun aydınlatılması gerektiğini ifade ediyor. 

Son Düzenlenme Tarihi: 10 Ekim 2017 08:55
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.