Macron’un ‘otoritarizmi’ elinde patladı

Macron’un ‘otoritarizmi’ elinde patladı

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Fransa Genelkurmay Başkanı Pierre de Villiers'in istifası, Almanya-Türkiye ilişkileri ve Brexit süreci vardı.

Fransa’da çarşamba günü Genelkurmay Başkanı Pierre de Villiers, Emmanuel Macron’un ordunun bütçesinden 850 milyon kesinti yapmasına açıktan karşı çıkmasından sonra Cumhurbaşkanı tarafından fırçalanmasını (aşağılanmasını) kabul etmeyip istifa etti. Macron’un “Şefiniz benim” diyerek ordunun en yetkili generalini aşağılamasını, siyasi arenadaki tüm odaklar tarafından sanki aşağılık kompleksine kapılan küçük bir şefin “otoritarizm”i olarak değerlendirildi. Kemer sıkma politikasını savunan siyasi partiler de dahil olmak üzere tüm siyasi partiler Macron’a yüklenince, “genç” Cumhurbaşkanı kemer sıkma politikalarından vazgeçmeyerek derhal ordunun bütçesini artıracağını belirtti. Mediapart’dan çevirdiğimiz yazı ise Genelkurmay Başkanı ile Cumhurbaşkanının bu çatışmasının arka planında olan kemer sıkma politikalarına dikkat çekiyor ve bunun önümüzdeki dönem artırılarak devam edeceğine vurgu yapıyor. 

Almanya-Türkiye ilişkilerindeki sorunlar devam ediyor. İncirlik ve Konya’daki Alman askerlerinin ziyareti konusundaki anlaşmazlıklar, İncirlik’teki askerlerin Ürdün’e taşınması kararına neden oldu. Konya’daki Awacs pilotlarının ziyaretinin yanı sıra bazı insan hakları örgütü üyelerinin gözaltına alınması da sorun yarattı. Tüm bu çatışmalar karşısında Alman hükümetinin sürekli alttan alma çizgisi izlemesi oldukça eleştiri konusu oldu. Junge Welt gazetesinden aldığımız yorumda, Almanya’nın süper güç olabilmek için Türkiye’ye muhtaç olduğu belirtilerek; “eli mahkum” olduğu fikri savunuluyor. 

Diğer yandan İngiltere’de hükümet AB ile Brexit konusunda ilerleme göstermediği için eleştiriliyor. Belirsizlikler piyasaları olumsuz etkilendiği söyleniyor ve bir an önce bazı sektörler için anlaşmalar yapılması gerektiği tartışılıyor. The Independent gazetesi AB’den daha fazla Britanya’nın AB’ye ihtiyacı olduğunu iddia ediyor ve zaman ilerledikçe AB’nin elinin daha fazla güçlendiği şeklinde bir değerlendirme yapıyor.


KEMER SIKMA ‘AYNI ANDA’ POLİTİKASININ SONUNU GETİRTTİ 

Romaric Godin
Mediapart

Bir haftadır ordu ile Cumhurbaşkanı arasında patlak veren kriz yürütmenin karar verdiği kemer sıkma politikalarının ilk krizidir. Çünkü, 5. Cumhuriyette bir ilk olarak, Genelkurmay Başkanının istifasına neden olan esas olarak bütçe kesintisidir. Bu kesintinin esas amacı Avrupa istikrar ve gelişme paktının “çerçevesine uymak” için yapılan kesintilerdir. Bu “yüzde 3’e” verilen öncülük, aday iken Macron’un belirttiği ekonomik tercihler arasında oluşturulan dengeyi tamamen altüst etti ve bundan dolayı başka kesintilerle devam edecektir.

Seçim kampanyası esnasında siyasi yorumcular Emmanuel Macron’un konuşma ve röportajlarında sürekli “aynı anda” ifadesini kullanmasıyla dalga geçiyorlardı. Fakat bu ifade sadece siyasi bir strateji değildi, yanı sıra adayın ekonomik görüşünün merkezini de temsil ediyordu: Kamu harcamalarını azaltma ve aynı anda ekonomiyi canlandırma, iş piyasasını reforme etme ve aynı anda işçi ve işsizlere güvenceler verme, regülatör reformlar politikası yürütme ve aynı anda bütçe açığını kapatma, kamu açığını milli gelirin yüzde 3’üne çekme ve aynı anda vergileri kitlesel olarak düşürme, sosyal adaleti teşvik etme ve aynı anda zenginlerin vergilerini düşürme, çevreyi koruma ve aynı anda kuralsız finansı kurtarma... Liste daha da uzatılabilir ama kolayca görüldüğü gibi çelişkiler üst üste geliyor. 

Bu görüşün ekonomik olarak temel bir fonksiyonu vardı. Örneğin François Fillon’dan farklı olarak, saf bir “neoliberal” görüş savunmak yerine, görünürde daha dengeli bir ekonomi politiğin savunulmasının olanağını sağlıyordu. Kuralsızlıktan patlak veren mali kriz ve Avrupa kemer sıkma politikalarının başarısızlığından dolayı travma geçiren, fakat ekonomiyi canlandırmak için “yapısal reformların” kapasitesine savunan liberal ekonomistler açısından (Macron’un) bu projesi bir hayaldi. Yunanistan’ı ilk “kurtarma” planlarına çokta inanmayarak savunan IMF’nin Eski Ekonomist Şefi Charles Wyplosz, ya da Jean Pisani-Ferry gibi Neokeynesçi ya da “merkez solcu” ekonomistler, kampanya sürecinde Emmanuel Macron’u keskin bir şekilde savunmuş, hatta Pisani-Ferry onun kampanya ekibine bile katılmışlardı. Hedefleri liberalizmin en iyi yönüyle Keynesçiliğin en iyisini birleştirmekti. 

Buradan doğan umudu, dünyanın en büyük şirketlerine ekonomik tahliller sunan Gavekal Dragonomics (araştırma merkezinin) yönetici ekonomisti olan (...) Anatole Kaletsky mükemmel olarak şu şekilde özetledi: 17 Temmuz’da Project Syndicate’da yayımladığı bir yazıda, “Macronomics” diye adlandırdığı Emmanuel Macron’un ekonomik projesi “sağın iş yasası ile solun esnekleştirdiği bütçe ve para koşullarının sentezi”, neoliberal devrimden önceki Keynesçiliğe tekrar dönmeksizin “2007’de başarısızlığı uğrayan Pazar fundamantalizmini değiştirebilecek” politikadır. 

Fakat bu dengeyi yakalama umudu Edourard Philippe hükümetinin ilk tercihleriyle param parça oldu. Ekonomi bakanlığına Bruno Le Maire ve Gérald Darmanin gibi iki sağcının getirilmesi ekonomi politik konusunda siyasi bir esnekleşmeye işaret ediyordu. (...) Sonuçta cumhurbaşkanlığı kampanya programından geriye sadece “sağcı” unsurlar kaldı: İş piyasasını esnekleştirme, bütçe açığını yüzde 3 hedefine bağlama saplantısına ağırlık verme ve geniş çaplı vergi düşürmelerine gitme. 

Yeni Fransız Cumhurbaşkanında kapitalizmin derinden yenilenme politikasını görenleri büyük hayal kırıklığına uğratacak bir cevap bu. Kamu Harcamaları Bakanı Gerald Darmanin, bütçe eğiliminin ne yönlü olacağını 20 Temmuz’da Meclisteki bir konuşmasında açıkladı. Bakan üç tasarruf kaynağı gösterdi: Konut politikası, meslek eğitimi ve sosyal politika. Yani en yoksullar yine en zenginler için faturayı ödeyecekler (...) Hükümetin politikasının temeli artık budur. (...) Kuşkusuz Cumhurbaşkanının diğer vaatlerinin üzerine çizgi çekilmedi ve yürütmenin diğer elemanları tarafından hâlâ bolca kullanılıyor, fakat bunların mali kaynağı hiç belirtilmiyor ya da bütçe kısıtlamalarıyla sınırlandırılıyorlar. Örneğin ünlü yatırım planının gerektirdiği 10 milyar avroyu devletin nereden bulacağı hâlâ açıklanmadı. Bu açıdan Cumhurbaşkanının 17 Temmuz’da Yerel yöneticiler Konferansında yaptığı konuşma ilginçtir (...) Birçok vaatlerde yine bulunuldu ama bunların nasıl finanse edileceği açıklanmadığı gibi yerel yönetimler 5 yıl içinde 13 milyar tasarruf yapmaları gerekecek. (...) 

2018 bütçesi bakıldığında önümüzdeki dönem verilen vaatlere inananlar içinde büyük hayal kırıklığına uğrayanlar çoğalarak artacaktır. Bu çerçevede, askeri hiyerarşiyle 2017 yazında yaşanan karşı karşıya gelmeler başka çatışmaların da habercisidir. Kuşkusuz hükümet bu memnuniyetsizlikleri teker teker dindirmeye çalışacaktır. Askerleri sakinleştirmek için Emmanuel Macron Savunma bütçesinde 1.5 milyar artış olacağını şimdiden ilan etti. Fakat bu artış başka yerlerden kesmeleri zorunlu kılacaktır. 

Çeviren: Deniz Uztopal


BERLİN ANKARA’NIN PROVOKASYONLARINA NEDEN SESSİZ KALIYOR?

Jörg Kronauer
Junge Welt

Eli mahkum olan, oyununu karşısındakini dikkate almak üzere kurar. Bu taktik, Almanya-Türkiye ilişkilerinde Almanya’nın vazgeçilmez taktiği haline geldi. İki ülke arasında sürekli sorun yaşanıyor. Kısa süre önce Almanya, Türkiye, Alman milletvekillerinin ziyaret etmesine izin vermediği için İncirlik’teki Tornadolarını ve askerlerini Ürdün’e taşıma kararı aldı. Fazla geçmedi, Türkiye Konya’daki Awacs pilotlarını ziyaret etmek isteyen Alman milletvekillerine izin vermediğini bildirdi. Peki şimdi ne olacak? Askerler Konya’dan da çekilecek mi? Yok canım. Parlamento CDU/CSU Fraksiyonu Dış Politika Sözcüsü Jürgen Hardt, Alman askerlerinin Konya’dan da çekilmesi yönündeki bir kararın, Tayyip Erdoğan’ın ekmeğine yağ süreceğini açıkladı. Hükümet Sözcüsü Steffen Seibert ise Türkiye hükümetine kararını düzeltmesi için belli bir süre verilmesi gerektiğini söyleyenlere karşı çıkarak, bunun anlamsız olacağını belirtti. 

Almanya ile Türkiye arasındaki bitmek bilmeyen sorunun nedeni ne? Erdoğan İslam’ın dominant olduğu bir Türkiye’nin dünya politikasında sözü geçen bir ülke olması için elinden geleni yapıyor. Aslında bunu 2003’te hükümet başkanı olduğundan beri yapıyor ama başlangıçta ülkedeki laik elitlere kafa tutabilmek için AB’ye muhtaç olduğundan bu kadar göze batmamıştı. Almanya ile Türkiye arasındaki çatışmanın görünür ve ciddi bir hale gelmesi, Türkiye’nin dünya politikasında güç olmasını sağlayacak başka güçlerle iş birliği yapabileceğini keşfetmesiyle(!) oldu. Türkiye, Suriye sorununda ve Astana ateş kes görüşmelerinde Rusya ile ortak tavır alıp Uzak Asya’da NATO’ya alternatif olarak görülen sekiz Asya ülkesinin bir araya gelmesiyle oluşan Shanghai Cooperation Organisation (SCO) birliğine yanaşınca durum değişti. Türkiye bu ilişkiler sayesinde AB ve Almanya’yı provoke edebilecek koşullara sahip oldu. Türkiye, Berlin’e göre avantajlı, Berlin’in elinde ise bu türden kozlar yok. Almanya’nın eli Türkiye’ye mahkum. Ortadoğu ve Asya’ya erişebilmek için Türkiye’ye ihtiyacı var. Ayrıca Asya’dan Avrupa’ya petrol ve gaz  taşıyan borular Türkiye üzerinden geliyor. Rusya’dan bağımsız hareket edebilmek için Türkiye ile iyi geçinilmek zorunda. Jeopolitik açıdan Almanya’nın bir dünya gücü olması Türkiye olmadan oldukça zor. Bu nedenle Almanya’nın eli Türkiye’ye mahkum. Bu nedenle taviz üstüne taviz veriliyor. Eğer Türkiye’ye kafa tutulur, yetti artık denirse mantıki olarak Almanya’nın saldırgan süper güç politikasından vazgeçmesi gerekir. Bu sayede Erdoğan’a sadece İncirlik ve Konya’da değil her alanda “elveda!” denebilir. Maalesef Federal Hükümet, bunu yapmaz, yapamaz!

Çeviren: Semra Çelik


‘İŞE ODAKLANMANIN’ ZAMANI ÇOKTAN GELDİ GEÇTİ

The Independent
Başyazı

Brexit müzakerelerinde, “işe odaklanmanın zamanı geldi”, diyor David Davis (Britanya’nın Brexit Sorumlu Bakanı), ama bu noktaya gelmek bir hayli zaman aldı. Referandum gerçekleşeli bir yıl oldu, Theresa May, Avrupa Birliği ile ilgili Lancaster Evi’nde konuşma yapalı 6 ay oldu ve 50’inci madde yürürlüğe girdikten sonra nice haftalar geçti. Zaten çok dar bir müzakere programı var, bu da diğer 27 AB ülkesinin elini güçlendiriyor. Britanya’nın Avrupalıları ikna etmesi ve Britanya halkını memnun edecek bir (ticari) sözleşme çıkartabilmesi için çok kısa bir zamanı kaldı. David Davis’e göre, şu an yararlandığımız anlaşmaların “aynısından yararlanacak” Britanya, ama bunun mümkün olması çok zor çünkü bunu başarabilmek için çok az bir zaman kaldı.

Avrupa Birliği’nden ayrılma kampanyası yürütenler, Britanya’nın AB ile dış ticari açığı konusunda büyük gündem yarattılar. Fransa, Almanya ve diğer ihracat yapan ülkelerin ülkemizdeki kazançlı piyasadan faydalanmak için çok hevesli olduklarının iddia etmişti. Britanya’nın ihracatın yüzde 50’si 27 AB ülkesine gidiyor. AB’nin Birleşik Kraliyete ihracatı yüzde 10-20 arası. Dolayısıyla, onlardan daha fazla biz onlara ihtiyaç duyuyoruz ve onlardan daha fazla bizim bir anlaşmaya ihtiyacımız var. 

Çok rahat davranan Sayın Davis’in bilgilenmesinde yarar var, Fransa’nın Britanya’ya mali sektörde sınırlamalar getirmesi, onun çıkarına olacak, böylece kazançlı sözleşmeler, iş olanakları ve onunla gelen vergileri kapacaklar.

Hiç bir ülke Britanya’nın peşinden gidip AB’den çıkmayacak diye yorumluyor David Davis. Şimdilik, Sayın David, İrlanda sınırlarına odaklanmalı, AB vatandaşların haklarına ve  hepsinden daha endişe verici, “ayrılma faturası” sorunlarını düşünmeli. En azından bu meseleler hakkında bir umut var. Kuzey İrlanda ve İrlanda (İrlanda Cumhuriyeti) arasındaki sınır bu iki ülke arasındaki bir sorun. Riskli ve sonucu ağır bir süreç ama iyi niyetli yaklaşım da bir hayli yoğun, bu nedenle müzakere tarafında kim olursa olsun bu konularda yumuşayabilir. Geriye kalan mesele “Katı kuralları olmayan sınırlar” meselesi ve uygulanabilir ticaret, ve olması gereken bir denge. Bunu söylemek biraz tuhaf geliyor ama prensipler tehdit altında değil, sadece yeni dünyanın daha uyumlu işleyebilmesi için yürütülen bir tartışma var.

AB vatandaşlığı konusunda biraz da olsa umut var. Tabii, İngiltere’nin ilk teklifi Avrupaları çok heyecanlandırmadı ama bu hesaplı yapılmış bir teklifti. Düşünüldüğünden de zor bir durum. Ülkede yaşamayan aile bireylerinin ve vatandaşların çocuklarının hakları ne olacak konusunda bir endişe başladı. AB içinde yaşayan bir milyon Britanya vatandaşının gelecekteki durumu veya hakları Britanyalıları daha fazla düşündürmeli. Sağlık sisteminden yararlanacaklarsa ve cezalandırıcı vergilerden muaf olacaklarsa, Avrupa Adalet Divanının bu alanda sorumluluk alması gerekebilir ve istisnalı bir durum olabilir.

Son olarak mesele “ayrılma faturasına” geliyor. Bu konuda da biraz umut var. Pazarlığın aksine, borçların ödenmesi tartışılıyor, bu da ortak bir zemin yaratıyor iki taraf için. (...) 

İnsanların düşündüklerinin aksine, bahsedilen üç önceliğin çözülmesi uyumlu bir biçimde olacak. Buna rağmen, ticaret, ürünlerin ihracatları, daha da önemlisi hizmet sektörü konusundaki meseleler daha aylarca konuşulmayacak.

Daha şimdiden biliyoruz, Britanya ekonomisin bazı sektörleri Brexit yüzünden büyük tehlike altında. Örneğin; araba, uzay endüstrisi, yayıncılık, havacılık, hava yolculuğu ve özellikle de tıbbi ilaçlar sektörü. Bu konuda bir anlaşma bir an önce yapılmalı, çünkü piyasaya olan güven ve yatırım konusundaki yaklaşım piyasalarda etkisini gösteriyor. “İşe odaklanmanın” zamanı çoktan geldi geçti.

Çeviren: Çağdaş Canbolat

www.evrensel.net