Esmiyor değil mi?

Esmiyor değil mi?

Tabii ki esmez! Kentin içindeki bir avuç kalmış yeşil alanı betonlaştırırsan zaten var olan ısı adasını daha da büyütmüş olursun.

Özer AKDEMİR

Öğle sıcağı bozkırı kavururken taş evin serinliğine sığınmış, bir şeyler okumaya çalışıyordum. Memleketin tamamı mevsim normallerinin üstünde bir Afrika sıcak hava dalgası ile boğuşuyordu. Gölgede 40 dereceyi aşan bir sıcaklık, havada rüzgarın fısıltısı bile yokken yaşamı çekilmez hale getirmeye yetiyordu. 

Bu bunaltıcı havanın etkisi daha fazla hissedildiği İstanbul, İzmir, Antalya gibi sahil kentlerine bakarak en azından, gölgede sıcaklığın epey düştüğü Hacıbektaş bozkırında bir nebze olsun terlemeden ferah nefes alabilmek bile güzeldi aslında. Sonuçta beterin beteri vardı ve kuru bozkır sıcağı, nemli yapış yapış İzmir-İstanbul havasına oranla kendinizi şanslı saymanız için yeterli bir nedendi.

***

İklim değişikliği ve özellikle fosil yakıtların etkisi konusunda çalışmalar yapan kurumların basınla ilişkilerini sağlayan Devin Bahçeci’nin mailime gönderdiği bilgileri okumuştum sabah. Bu bilgiler zaten yeteri kadar can sıkıcı idi. 

“Climate Central” adlı kuruluşun 5 Temmuz 2017’de yayınladığı “İklim Değişikliği Dünya’nın Şehirlerini Nasıl Değiştirecek?" adlı çalışma, geleceğin bugünden çok daha kötü olacağını öngörüyordu. Çalışmaya göre eğer sera gazı emisyonları azaltılmaz ise 2100 yılında kentlerin sıcaklıkları çok çok daha fazla yüksek olacaktı.

‘Kentsel ısı adası’ denilen olgu kentlerin sıcaklıklarının yakınlarındaki kırsal alanlardan 7-8 °C daha yüksek değerlere ulaşabildiğini ortaya koyuyor. Kentleşmenin her geçen gün arttığı bir sürece bir de iklim değişikliği gerçeği eklenince kentlerde yaşayanlar açısından gelecek tam bir karabasan halini alacak. Dünya nüfusunun yüzde 54’ünün kentlerde yaşadığını, buna 2050 yılında 2.5 milyar daha insan ekleneceğini düşünürsek!.. 

Söz konusu çalışmada bu durum şu sözlerle anlatılıyor; “İklim değişikliği yüzünden kentler daha sıcak olacağından, aşırı sıcak hava olayları gibi iklim afetleri daha sık görülecek. Kentli nüfusun halk sağlığı ve kent ekonomisi tehdit altında kalacak.”.

Gelelim bu durumun ülkemiz kentlerindeki etkisine; Dünya’nın dört bir yanından şehirlerin 2100 yılında öngörülen ortalama sıcaklıklarının yer aldığı listede Türkiye’den İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa gibi şehirlerin verileri de var. “2100 yılında, İstanbul’un yaz ortalama sıcaklığı 27,4°C’ye ulaşacak. Bu da İstanbul’da yazların, Kahire’deki gibi geçmesi anlamına geliyor.” İzmir’de yaz sıcaklık ortalamaları 32,2°C olacak”. Ankara’da 27.4 °C olan yaz sıcaklığı Bursa’da ise 27 °C olarak hesaplanmış.

*** 

Tam bu sıcakların memleketi kasıp kavurduğu sıralarda sosyal medyada “esmiyor değil mi?” içerikli görsellerde de patlama yaşandı. Etrafındaki ormanları, otoyol, 3. havalimanı, 3. köprü, hızlı tren projesi, AVM, residans yapımı için kesilmiş bir kent, sıcaktan kavrulan milyonlar, esmeyen rüzgar… 

Tabii ki esmez! Kentin içindeki bir avuç kalmış yeşil alanı betonlaştırırsan zaten var olan ısı adasını daha da büyütmüş olursun. Kentin çeperindeki ormanlık alanları kestiğinde ise bu durum katlanır, katlanır. Ne rüzgar içeri girer beton bloklardan, yollardan içeri, ne kuş, ne börtü-böcek, ne hava!...

İstanbullular, İzmirliler, Ankaralılar bu durumu yıllardır yaşıyor aslında. Rüzgar esmiyor ne zamandır bu kentlerin sokaklarında. Eserse de yazın saç kurutma makinesindeki gibi sıcak sıcak esiyor. Kavuruyor, kurutuyor, bir yudum su görmüş toprağı çatlatarak esiyor. Kışın bu durum tam tersi bir hal alıyor. Soğuğun etkisi daha da çok hissediliyor. 

***

Devin Bahçeci’nin bilgi notlarını paylaştığı “350.org”, “Fosil Yakıtlara Hayır Platformu” gibi örgütler kömüre dayalı enerji ve ısınma politikalarının terk edilmesi ile iklim değişikliği olgusunun yavaşlatılacağını, dünyanın nispeten daha yaşanılabilir olacağını düşünüyor. Kapitalist sistem içerisinde bir takım reformlarla dünyadaki yaşamın sürdürülebileceği görüşündeler. 

İklim değişikliğine yol açan ekonomik politikaların amiral gemisi ABD’nin Başkanı Trump’un karbon emisyonlarını düşürme anlaşmasından çekildiğini açıklamasının yankısı durulmadı daha. Bu son politik yaklaşım kapitalizmin “sürdürülebilir kalkınma” da denilen “sürdürülebilir sömürü” sistemini bile sürdüremeyeceğinin bir itirafı aslında. Kapitalizm ölüyor, ölürken dünyayı, yaşamı da öldürüyor. Olan bu!...
Hadi termik santralleri, fosil yakıt kullanımını hallettik. ‘En temiz, zararsız’ denilen enerji üretim süreçlerinin doğa ve sosyal doku üzerindeki yıkıcı etkisi ne yapacağız?

Karaburun’da, Çeşme’de halkın yaşamını çileye dönüştüren RES’lere ‘temiz enerji’ mi diyeceğiz hâlâ? Ya da “Dağlarından yağ ovasından bal akan Aydın”ı ‘çürük yumurta kokulu kent’ haline getiren, Kaz Dağının kalbi Ayvacık Gülpınar’da zeytinlikleri yok ederek çalışmalarını sürdüren ya da Didim’de 1. derece arkeolojik sit olan Didyma Antik Kentinin içinde sondaj kuyuları açan jeotermal enerjiye ‘temiz-yenilenebilir enerji’ diyebilecek miyiz? 

Karadeniz’in güzelim derelerini, Alakır’ın dünyaca ünlü endemik türlerini, Dersim coğrafyasını katleden HES’lere ne demeli peki? 
Ya “etkisi binlerce yıl ve tüm dünya” olan nükleer santrali nereye koyalım?...

Esmiyor değil mi? 
Esmez bu düzen değişmedikçe!...
Yok; kapitalizm içinde bir kurtuluş yok bize.
Yok; kapitalizmden kurtulmadan, doğayla barışık, eşit-sömürüsüz bir düzen kurmadan kurtuluş yok hiç kimseye…

Son Düzenlenme Tarihi: 09 Temmuz 2017 10:45
www.evrensel.net