Madımak’tan sonra: YAS

Madımak’tan sonra: YAS

2 Temmuz 1993’teki Sivas Katliamı’nın 24. yılı. Ayşegül Tözeren, Madımak’tan geri kalanları yazdı.

Ayşegül TÖZEREN

Yıl 1993, annemle babam yeni ayrılmıştı. Evde ağır bir hava olması olağandı. Ama o Temmuz ayının başında başka bir şeyler olmuştu, çocuk aklımla bunu anlayabiliyordum. Konuşmalar huzursuzdu, kederliydi ve bana bir şey söylenmiyordu. En sonunda annemin bir arkadaşıyla konuşmasına tanık oldum: “Yaktılar insanları!” Sesinde isyan, çaresizlik vardı. Bu ses yıllarca yankılandı zihnimde: Yaktılar insanları!

Aklım biraz erdikçe, Behçet Aysan’ı, Metin Altıok’u, Hasret Gültekin’i, Asım Bezirci’yi düşündüm. Yaşasalardı diye başlayan onlarca cümle, hayal kurdum. Yaşamıyorlardı… Geriye şiirler, yazılar, ezgiler kalmıştı ama yaşamıyorlardı! 2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılmak için Sivas’a giden aydınların ve sanatçıların otuz üçü otellerinin yakılması sonucu katledilmişti. Öldürülenlerin içinde en yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci’ydi, en genciyse o yıllarda benim yaşlarımda olan 12 yaşındaki Koray’dı. Madımak Toplu Öldürümünün ardından DYP Genel Başkanı, dönemin başbakanı Tansu Çiller’in skandalı aşan sözleri geldi. Dönemin cumhurbaşkanıysa, 1979 yılındaki Maraş Katliamı’nın ardından, “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” diyen Süleyman Demirel’di, o da yananların yakanlara karşı “ağır tahrikinin” olduğu gibi sözler geveliyordu. Sonra toplu öldürümle ilgili davalar açıldıysa da… Bu coğrafyada insanlığa karşı işlenmiş suçlar da zaman aşımına uğrayabiliyordu. Dava kapatıldı. Katillerin avukatları sağcı partilerden milletvekili bile oldu.

BELKİ DE KAYBEDEN ZAMAN

Madımak Toplu Öldürümü ile ilgili kitapları okudukça, geride kalanları düşünmeye başladım. Sivas’taki şenliklere davet edilen, ancak herhangi bir sebepten gidemeyen yazarları, şairleri, aydınları… Yaşamlarının o lanetli günden sonra nasıl eskisi gibi olamadığını… Kalplerinin Behçet Aysan’la, Asım Bezirci’yle, Menekşe’yle birlikte nasıl yandığını, kül olduğunu. O küllerin enkazında yaşamanın ne kadar zor olduğunu… Madımak’la78 kuşağı bir kez daha ağır bir darbe almıştı. Kuşağın önemli şairleri, aydınları katliamda yitirilmiş, geriye kederli aileler ve kederle örülü bir kuşak kalmıştı.

Madımak’tan sonrasını dönemin yazarlarından dinleme olanağı buldum. Arkadaşlarını yitirdikten sonra yaşamlarının nasıl parçalanıverdiğini… Onlarla konuştukça katledilenlerin ailelerinin ayakta durmalarına bir kez daha derinden saygı duydum. Özcan Karabulut, toplu öldürümün ardından, sadece dostlarının yakınlarına değil, yitirilenlerin tümünün ailelerine ulaşmaya çalıştıklarını söylemişti. 14 yaşında katledilen Menekşe ve kardeşi Koray’ın Dikmen’deki evlerindeki odalarına girmişlerdi. Anlatırken yitirilenlerin hikâyelerini, “Özlem Şahin…” deyip durmuştu. Özlem Şahin, katledildiğinde daha 16-17 yaşlarındaydı, yeni yeni ergenleşen bir çocuktu. Onun odasına da ailesiyle girmişlerdi. Birlikte kitaplarına, yazdıklarına, anılarına bakacaklardı. Özcan, Özlem’in çalışma masasındaki günceye göz gezdirdiğinde donup kaldığını söylemişti. ODTÜ yıllarına uzanan ilk öykülerinin toplandığı, “Karşı Öyküler”di karşılaştığı Özlem’in odasında, onun güncesinde… Özlem, “Karşı Öyküler”i okumuş, hoşuna giden cümlelerin altını çizmiş, onları güncesine aktarmıştı, belki öykülerden hayal kurmuştu… Özlem’in hayallerini düşündüm, hayaller yanmazdı ki… Özlem, sonraki yıllarda güncesine sözlerini aktardığı yazarın sözcüklerinde öykü olmuştu: “Belki de kaybeden zaman”

Geride kalanlar için yasın ne kadar koyu olduğunu hissedebiliyordum artık. Bir belgeselde izlediğimi hatırlıyorum, Madımak Otelinin merdivenlerinde çekilen ve hafızalara acıyla kazınan o fotoğraftaki konuşmaları… 

“- Birimiz burada ölürsek ne yaparız? 
Kalanlar ölenler için şiir yazar.” 

GECE SEFALARININ GÜNDÜZ YALNIZLIĞI

Özcan Karabulut’un öykülerindeki derin yalnızlık, Ahmet Erhan’ın dizelerine de sinmişti. Ahmet Erhan, otelde değildi, o kalanlardandı. Ona kalan kara bir yorgunluk, kara bir yas, kara bir yalnızlık, cenazesinde açılan bir pankartta yazdığı gibi gece sefalarının gündüz yalnızlığıydı… Ahmet Erhan’ın ölümünün ardından bir başka Ahmet, Ahmet Telli, şöyle demişti: “Kendini çok heder ediyordu. Dostlarını çok özlüyordu. Özellikle 2 Temmuz 1993 yılında Madımak Oteli’nde katledilen Behçet Aysan ve Metin Altıok’u kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşadı. Onları çok özlüyordu. Sanırım daha fazla dayanamadı ve özlediği dostlarının yanına gitti.” Yaşarken, “dünya hâlâ dönüyormuş - öyle diyorlar…” diye ömür defterine not düşen Ahmet Erhan değil miydi zaten?

Kendilerinden sonra gelen çocukların, şairlerin, edebiyatçıların, dost, arkadaş, yoldaş olacağını ülkeyi, dünyayı birlikte dert edineceklerini eminim tahmin ediyordu Behçet Aysan, Metin Altıok, Asım Bezirci, Madımak’ta katledilen aydınların tümü… Düşünüyorum, onlar yaşasalardı, Nuriye’yi, Semih’i dert edinmezler miydi mesela, birlikte çare aramazlar mıydı? “Ölmesinler, işe iade edilsinler” diye atılan imzalara katılmazlar mıydı? Bunları yazarken telefonuma bir mesaj düştü. Toplumsal meseleler için toplanan imzalarda uğranan siyasi linçi bildiğimden, daha önce açığa alınan bir yazar arkadaşıma Nuriye ve Semih’in işlerine iadeleri için imzayı haber vermemiştim. Düşen onun mesajıydı: “Ben sizi, arkadaşlarımı yalnız bırakabilir miyim… Yazsınlar benim de adımı” diyordu. Biliyordum, arkadaşları yalnız bırakamamak endişesi, bize eskilerden, geride kalanların yasından miras…

www.evrensel.net