Yanar Anadolum sana yanarım!...

Yanar Anadolum sana yanarım!...

Özer Akdemir Anadolu’nun en hüzünlü öykülerinden birini, kapatılan köy okullarını yazdı...

Özer AKDEMİR

Bahçesini insan boyunu geçen otlar bürümüş. Köşedeki Atatürk büstü paslanmış, kaidesinin betonu çatlamış. Kapıları, pencereleri çürümüş. Çatısı çöktü çökecek. Boyası akmış yağmurdan yaştan. Demir bahçe kapısı kilit tutmaz olmuş yorgunluktan. Geçmişin olanca özlemlerini yüklenmiş de sayrı gövdesine, doyamamış, gözü arkada kalmış, murat alamamış ama kırgın, ama sitem yüklü, son demlerini yaşayan ihtiyarlara dönmüş, göçüp gitmek üzere bu dünyadan. 

Bir zamanlar cıvıl cıvıl çocuk seslerinin yankılandığı koridorlar, sınıflar uğursuz bir karanlığa bürünmüş. Hayalet hikayelerinin anlatıldığı evler gibi ürkütücü bir sessizlik kaplamış tüm odalarını. Örümcek ağları, çatısından sızan yağmur sularının sararttığı köşeleri kaplamış. Lavabolar parçalanmış. Muslukları sökülmüş, kapı kulpları çalınmış. Odanın birinde tozdan, kirden, pislikten sararmış evraklar, kitaplar, defterler, haritalar üst üste. İnsan vücudundaki organlarını gösteren tablolar, İstiklal Marşı, Onuncu Yıl Nutku, Gençliğe Hitabelerin çerçevesi-camı kırılmış tabloları duvar diplerine gelişi güzel atılmış. 

Sınıfta sıraların çoğu gitmiş, belki yakılmış, belki çalınmış. Kalan bir iki sıranın sağı solu çürümüş, kırılmış. Kara tahtada beyaz tebeşirle yazılmış ders notları duruyor hala. Sağ üst köşede ise son ders gününün tarihi yazılı kalmış; 19.10.1990.

Unutulmuşluğun, terk edilmişliğin bütün izlerini görmek mümkün. Anadolu’da on binlerce köy okulundan sadece birisi var karşımızda.

*** 

Önce tarımı bitirdiler yavaş yavaş. Tütünü, pamuğu, sebzeyi. Mazota, gübreye, traktöre, elektriğe zam üstüne zam yapılırken, domatesin, biberin, kaysını, üzümün, çileğin fiyatları hep aynı kaldı. Tütüne kota uyguladılar, haşhaş zaten yıllarca yasaktı. Bakırçay’ın, Çukurova’nın, Menderes’in verimli ovalarının pamuğu da aynı kaderi paylaşmak üzere. Onlarca uygarlığa analık yapan, onları doyuran, giydiren, barındıran Anadolu artık kendine yetemez bir hale getirildi. Adı “Anadolu Sofrası” olan poşetlerin içinde Hindistan’dan, Rusya’dan, Arjantin’den, İspanyadan gelen bakliyatlar var artık. Yılda dört mevsimi yaşayan kadim topraklar üzerinde yaşayan köylüleri bile beslemekten aciz hale getirildi. Nehirler açık kanalizasyon gibi, dağlar maden-taş ocaklarından delik deşik. Ovalar sanayinin, enerji tekellerinin talanı altında inim inim inliyor.

*** 

Önce köy okullarını kapattılar. “Tasarruf” dediler, “yeterince öğrenci yok” dediler, “Böylesi daha iyi devlet bütün köylerden öğrencileri belli merkezlerdeki okullara ücretsiz taşıyacak, eğitim daha kaliteli olacak” dediler. Birer ikişer kapattılar okulları. Öğretmenleri merkezlere topladılar. Küçücük çocukları her gün kilometrelerce taşıdılar. Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar bilginin, aydınlığın yayıldığı köy okullarının büyük bir bölümü harabe haline geldi birkaç yılda. Her biri üniversite eğitimi almış, bilgiyle donanmış, düşünen, üreten, paylaşan köy okulu öğretmenleri gidince köylerin “akil insanları”da gitmiş oldu. Yıllarca eğitimden, bilgiden, kültürden, çağdaş bir gelecek düşünden yoksun bırakılan köyler yeniden yarım yamalak din bilgisi olan, hurafelerden beslenen ve çoğu tartışmalı dinsel öğretilerden öte pek bir şeyi öğrenme ve öğretmeye ne isteği, ne mecali olan cami hocalarına kaldı. Tüm dünyada hala örnek olarak gösterilen köy enstitülerinin kapatılması ile Hasan Ali Yüceller, Tonguçlar, Başaranlarla başlayan kırdaki aydınlık hareketi, köy okullarının kapatılmasıyla en son darbesini yedi. 

Üreten köylü karnını doyuramaz, çoluk çocuğunun geleceğine umutla bakamaz hale geldi. Köyde kalan çocuklar taşımalı eğitimlerle hırpalandı, topraklarından, tarlasından, bağından bahçesinden koparıldı. Başı sıkışan herkesin danıştığı öğretmenler bir daha dönmemek üzere giden göçmen kuşlar gibi terk ettiler köyleri. Okulların ışığı söndü. Birer mezbele haline geldi. 

*** 

Dünyadaki eğitim seviyesinde her yıl geriye gidişimizin nedenini uzaklarda aramanın manası yok. Köy okullarının haline bakmak yeterli. Her yıl yeniden değiştirilen eğitim sistemi işin sadece bir boyutu. Müfredatın sürekli gerici fikirlere ağırlık verecek şekilde değiştirilmesi de öyle. Bilimsellik yerine dinsel öğelerin öne çıkarılması, bu içerikte yeni dersler konması da işin bir diğer yönü.

Şimdi  “Tarımı köylünün elinden almak gerek. Meraları bütün halkın malı yaparak mahfettik” diyen, son on yılda palazlanmış bir holding patronunu onaylayan bakanlar çağından geçiyoruz. Şimdi tarımı, zeytini, meraları halkın, köylünün elinden alıp şirketlere peşkeş çekmenin telaşesine düşmüş bir siyasi iktidarın devr-i yağma günlerindeyiz. Anadolu’daki binlerce köy okulu kapatıldı, harabe haline getirildi. O yüzden “uyansın dedikçe uykuya dalıyor Anadolu”. Yüzlerce yıldan sonra uyandığı uykusuna yeniden daldırılıyor. Gel de Ali Çağan’ın şiirine hak verme. Gel de bu şiire türkü yakıp, hüznü bağlama tellerine döken Musa Eroğlu’nu dinleme…

Uyansın dedikçe uykuya daldın
Yanar Anadolu’m sana yanarım
Uygarlık yolunda hep geri kaldın
Yanar Anadolu’m sana yanarım

Dostluk köprülerin yıkılır oldu
Zalimin zulmüne bakılır oldu
Ozanın, yazanın yakılır oldu
Yanar Anadolu’m sana yanarım

Çağan Ali’m direnmektir her demin
Kaptan sürememiş su almış gemin
Tek çaren başına geçmen dümenin
Yanar Anadolu’m sana yanarım 

www.evrensel.net
ETİKETLER İlkokul