'Çift başlılığı kaldıracağız derken üç başlılık getiriliyor'

'Çift başlılığı kaldıracağız derken üç başlılık getiriliyor'

Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu: Evet'i kabul ederek 2019'a hazırlanma milyonların emeğine hakarettir.

336x280-Haber

Serpil İLGÜN

Türkiye’nin birbirinden yüklü iç ve dış gündemleri arasında yukarılara çıkamasa da, yeni anayasa değişikliğinin referandumun hemen ardından yürürlüğe girecek maddelerinden HSYK’nin HSK olarak yeniden yapılandırılması mesaisi TBMM’nde sürüyor.

HSYK değişikliği, Cumhurbaşkanı’nın partisine üyeliği kadar gündem olamadı ancak ilk aşama tamamlandı bile. CHP ve HDP’nin adayların belirlenme şekli ve yargının tarikat/cemaat ilişkileriyle şekillendirilmesi gibi eleştiriler yönelterek çekildiği Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu’nda AKP ve MHP pazarlığıyla adaylar belirlendi. Önümüzdeki günlerde TBMM Genel Kurulu’nda oylama yapılacak ve belirlenen 21 kişiden 7’si HSK’ya atanacak. Sırada YSK’nın sonuçları ilan etmesinin ardından 6 ay içinde yapılması gereken iç tüzük değişiklikleri ve tabii Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 21 Mayıs’taki kongrede partisinin başına geçmesi var. 

Neden parçalı bir geçiş öngörüldü? Cumhurbaşkanı’nın partili olması ve yargının yapısının değiştirilmesi neden ilk sıraya alındı? Uyum yasaları neden altı aya sıkıştırılıyor? 2019’a nasıl hazırlanmalı?

Türkiye’nin anayasa hukuku alanındaki en yetkin bilim insanlarından, insan hakları savunucusu Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu yanıtladı. 

7 Şubat’taki KHK ile, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı görevinden ihraç edilen, ANAYASA DER (Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği) Başkanı, Sorbonne Nouvelle Konuk Öğretim Üyesi İbrahim Kaboğlu, hakim atamaları, Danıştay Başkanı’nın açıklamaları ile Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın kritik eşiği aşan açlık grevi karşısındaki Hükümet tutumunu da değerlendirdi. 

  • Fotoğraflar: Erdost Yıldırım

Referandumda evet çıktı ve öngörüldüğü gibi Erdoğan vakit kaybetmeden partisine üye oldu. Eş zamanlı olarak da HSYK’nin HSK haline getirilmesi süreci başladı. HSYK ile başlayalım ve anımsatmak için soralım; HSYK yapısı neden değiştiriliyor? Ve neden bu aciliyet?
Bilindiği gibi anayasa değişikliğinin en tartışmaları konulardan biri yargı ayağı oldu. Her ne kadar yasama, yürütme, yargı bağlamında hiçbir ülkede olmadığı şekilde cumhurbaşkanına aşırı yetkiler verilse ve parlamentonun sahip olduğu yetkiler hiçbir şekilde gerekçelendirilmeden tek kişiye, yani cumhurbaşkanına devredilse de, bağımsız olması gereken yargının üst örgütünün bu şekilde yürütmeye, özellikle de tek kişiye güdümlü hale getirilmesi ayrıca dikkat çeken bir konu. Burada, tarihimizde -Kanun-i Esasi dahil olmak üzere- bugüne kadar hiç olmadığı derecede yürütmenin yetkilendirilmesi söz konusu. 

Yargı, 2010 anayasa değişikliğinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak yeniden yapılandırılmıştı. Bu kez o yapılandırmayla hiç ilgisi olmayan bir düzenleme yapılıyor. Bu az tartışıldı, çünkü 7 yıl önce yapılandıran da aynı iktidardı. Şimdi de bunu tamamen değiştirdi. 

Referandum sürecinde üye sayısı, üyelerin belirlenmesi gibi hususlar da tartışma konusu olmuştu ancak HSYK’deki “yüksek” nitelemesinin çıkarılarak, Hakimler Savcılar Kurulu haline getirilmesinin anlamı ne?
Niçin yapıldığı sorusuna anayasa metni doyurucu bir yanıt vermiyor ama bunu bütününden hareketle açıklamamız mümkün. Şöyle ki; yürütmenin bütünüyle kendisine verildiği tek kişi bütün kurumların garantörü, amiri, denetleyicisi olmak konumunda. O açıdan bakıldığında yüksek olan riyaset makamıdır. Yani bugünün Külliyesi’dir. Benim bulabildiğim en mantıksal gerekçe bu. Yani, “Yüksek olan benim, benim altımda başka bir yüksek olamaz!” Burada yargı boyutunun fazla tartışılmayan bir diğer yönü daha var. Tarafsızlık vurgusunun eklenmesi. Gerek yoktu ama konmuş olması sakıncalı değil. 

Fakat şöyle bakmak lazım; tarafsız yaptın, güzel ama cumhurbaşkanını tarafsızlıktan çıkardın. Neden taraflı bir cumhurbaşkanına, tarafsız dediğin yargının üst örgütünü belirleme yetkisi veriyorsun? Söz konusu olan herhangi bir organ değil, koca Türkiye Cumhuriyeti’nin 15-20 bin hakim ve savcısı hakkında tasarrufta bulunan bir örgütü. Ve bu örgütü taraflı bir cumhurbaşkanı belirleyecek. Ya doğrudan, ya dolaylı belirleyecek. 

Cumhurbaşkanının partili olmasına yönelik eleştirilere iktidar cephesi şu savunmayı yapıyordu; “Cumhurbaşkanının partili olması hakim ve savcıları atarken mutlaka taraflı olacağı anlamına gelmez!”
Evet ama o zaman da biz diyorduk ki “hayır, bu olamaz.” Tam da bizim kaygılarımız çıktı. Cumhurbaşkanı hemen partisine üye oldu, yine hiç beklemeden partisinin genel başkanı olacak. 2019’a kadar, ‘82 Anayasa’sı yürürlükte ama cumhurbaşkanının partisine üye olması ve HSYK’nin lağvedilmesi, doğrudan yürürlüğe giren hükümler. Yani bir eş zamanlılık söz konusu. Dolayısıyla “cumhurbaşkanı partili olsa da nihayet tarafsız kişileri getirecek” savunması da çöktü. İşte hakimlerin atanmasıyla ilgili nasıl seçimler yapıldığını görüyoruz. 

Dolayısıyla tarafsızlık daha ilk pratiklerde rafa kaldırılmış oluyor. Zira değindiğiniz hakim atamalarıyla ilgili CHP’li Barış Yarkadaş’ın bir süredir kamuoyuyla paylaştığı listenin neredeyse tamamı AKP il ve ilçe başkanlıklarında görev alan kişilerden oluşuyor. 
Geçen yıllarda, hükümete, (tıpkı KPSS sınavlarında olduğu gibi) “hakim ve savcı atama işinde liyakat, uzmanlık, bilgi yerine referans arıyorsunuz, o da cemaat referansı” eleştirileri yöneltildiğinde “siz darbe ortamı mı oluşturmak istiyorsunuz, siz ülkenin istikrarını bozmak istiyorsunuz” savunması yapılıyordu. Ama sonuçta o günün müttefikleri darbe yaptı. Türkiye’yi 15 Temmuz’a Anayasa değil, tam tersine Anayasa’ya saygısızlık götürdü. Özellikle 70. Madde. Yani kamu hizmetlerine girişte liyakat ilkesi. 24. Madde, yani dinin politikaya alet edilmesi yasağı. Bu kurallar boşuna konmuş değil. Yargı bağımsızlığını düzenleyen 138. Madde boşuna konmuş değil. Bu nitelikleri gerekli kılan yüce bir meslek hakimlik.

Şimdi ise partizanlığın iyice palazlanması söz konusu. Bunlar nasıl temizlenecek? 
Zannediyorum bizi gelecekte bekleyen tehlike burada. O nedenle Barış Yarkadaş ve diğerlerinin ortaya çıkardığı tablolar kamuoyuna sürekli teşhir edilmeli. Şu hakim il başkanlığı yapmış, şu gençlik kolları başkanlığı yapmış… Çünkü sen eğer tarafsızlığı Anayasa’ya koyduysan, o zaman onu sağlamak zorundasın. Tarafgir bir kişiyi getireceksen, bu hükmü neden koydun? O zaman açık açık söyle “parti hakimi olacak bu kişi” de, biz de kimin tarafından yargılanacağımızı bilelim. 

AKP, Türkiye’nin içinde bulunduğu çok derin bunalımlı dönemden yararlanarak yüklü gündem karşısında bunu böyle geçiştireceğini düşünüyor. Oysa bunun peşini bırakmamak lazım. 

Nasıl?
Yapılanları teker teker teşhir etmek gerekiyor. Halka, “bakın işte bu metin tümüyle yürürlüğe girdiğinde artık partinin yargıcı, partinin hakimi, partinin savcısı, partinin öğretim üyesi olacak ve bütün kazanımlar ortadan kalkacak” diye anlatmak; muhalefet partilerinin halkı periyodik bilgilendirme bültenleri gibi bunu sürekli işlemeleri gerekiyor. 

Benim referandum sırasında üzerinde en çok durduğum husus, anayasal bilgilenme hakkı ya da anayasal kamuoyu oluşturulmasıydı. Yani seçmenin ne kadarının bu metnin içeriğinden haberdar olduğu konusu. Bu önemli. Bilgilendirme aralıksız sürdürülmeli. Kamuoyu oluşturma konusunda siyasi partiler, medyadaki büyük sansürü bir şekilde delme ve kendilerini ifade etme olanağına sahipler. Bu nedenle ne yapıp edip, kamuoyunu -özellikle ‘Hayır’ı haklı kılacak bilgiler desteğinde- sürekli bilgilendirmeliler. 

KİŞİ, PARTİ, DEVLET BİRLEŞTİRİLİYOR 

Erdoğan başta olmak üzere evet cephesinin meydanlarda en fazla propagandasını yaptığı argüman, değişiklikle çift başlılığın ortadan kalkacağıydı. Ancak önce üyelik, 21 Mayıs’taki kongrede de partinin başına geçmesiyle yaşanacak durum ne peki? Asıl şimdi çift başlılık söz konusu olmuyor mu?
Esasen iki de değil, üç başlılık olacak. Çift başlılık demokratik bir rejimde sorgulanması gereken bir durum değildir. Çünkü demokrasinin doğuşu, gelişimi, parlamenter rejimin ortaya çıkışı çift başlılığı temsil, denge ve denetim düzeneği olarak beraberinde getirmiştir. Demokratik rejimin doğal bir sonucudur ve çağdaş demokrasiler bu, anayasal denge ve denetim düzenekleri içerisinde yürüyor. Bu bakımdan çift başlılığı ortadan kaldırma gerekçesi zaten zayıftı. Ama şimdi yapılmak istenen ve dikkat çekilmesi gereken esas çelişki, çift başlılığı ortadan kaldıracağız derken üç başlılığın getirilmesidir. Yani, cumhurbaşkanlığı, parti başkanlığı, hükümet başkanlığı. Bu aslında farklı açılardan dile getirdiğimiz çelişkiler yumağının yeni bir halkasıdır. 

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi diye bir şey yok, cumhurbaşkanlığı adı altında parlamenter rejim kaldırılıyor ama bunun yerine konan hükümet biçimi, başkanlık değildir” diyorsunuz. Neden değildir?
Şöyle, siyasal rejim veya sistem ister parlamenter, ister başkanlık veyahut da yarı başkanlık olsun, bunların ortak özellikleri var. Yargı bağımsız olur ama diğer iki organ yani yasama ve yürütme hangi görev ve yetkilere sahiptir, nasıl işliyor, nasıl sona eriyor..? Bu konularda belirli asgari standartlar var. İkinci aşamada ise bunların arasındaki ilişkiler nasıldır, karşılılık var mı soruları devreye girer. Bu açıdan bakıldığı zaman, mesela başkanlıkta bağımsızlık ilkesi öne çıkıyor. Yürütme, yasama bağımsızdır. ABD’de gördüğümüz gibi Başkan seçiliyor, bir süre sonra senatonun üçte biri yenileniyor vs.

O halde bizde cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin aynı gün yapılıyor olması da bir yere uymuyor? 
Evet. Getirilmek istenen sistemi hiçbir siyasal sistem veya rejime sokamadığımız gibi, başkanlığa zaten sokamıyoruz. Çünkü bunların nitelikleri anayasa kitaplarında, siyaset bilimi kitaplarında belli, sizin “hayır, budur” demeniz bir şey ifade etmiyor. Demokrasi dışı yönetimler “biz demokrasi dışıyız” demiyorlar zaten. O nedenle burada başkanlık olmadığı gibi, bu söylendiği gibi “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” de değil. Adına “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” diyebilirsiniz, iyi de hükümet yok. Cumhurbaşkanı var mı, cumhurbaşkanı da artık yok. 

Cumhurbaşkanı devletin başında tarafsız konumda olan bir kişidir. Ama bir kişi hem hükümet başkanlığı, hem cumhurbaşkanlığı, hem de parti başkanlığı yapıyorsa O artık cumhurbaşkanı değil. Sistem de yok çünkü “ben şu kişiyi cumhurbaşkanı seçeceğim, o da iki tane yardımcı atayacak, 12 de bakan atayacak, görev ve yetkileri şunlardır” diye belirlenmiş bir durum söz konusu değil. Diyelim 2019’a üç yardımcı seçti, 2023’te de 13 yardımcı seçebilir çünkü önünde hiçbir engel yok. Öngörülebilir, belirlenmiş bir durum olmadığına göre, bunu bir sistem olarak nitelendirmek mümkün değil. 

Öyleyse, altını çizmek bakımından, getirilen sistemi nasıl tanımlarsınız?
Hukuk devletinin bir “Parti Devleti” haline getirildiği ve mahkemelerin AKP tarafından denetlendiği bir döneme giriyoruz. Parti devletini kurma yönünde erklerin bir kişide toplandığı ve partisinin de bu toplamada araç olarak kullanıldığı; kişi, parti, devlet birleşmesinin söz konusu olduğu bir sistem. 

FİKRİ ÇABALARIN EYLEMSELLİKLE DESTEKLENMESİ ŞART

2019’da yüzde 49’un adayının kim olacağı, 49’un nasıl korunacağı vs yönündeki tartışmaları nasıl izliyorsunuz? 
Şöyle; Türkiye 16 Nisan’a bedel ödeyerek geldi. Yani 16 Nisan’daki başarı durup dururken alınmadı. Sadece siyasal partilerin çabalarıyla da alınmadı. Burada halk var, sivil toplum örgütleri var… Bütün Türkiye var. Bu açıdan önemli olan şu: Acaba 16 Nisan’da ortaya çıkan tabloyu demokratik kazanım olarak değerlendirerek 2019’a giden yolda kurgulanan oyunu bozarak mı ilerlenecek, yoksa 16 Nisan’da bir kazanım ortaya çıkmamış ve evet kazanmış kabul ederek, “Oyunun kuralları artık belli, biz de 2019’a iktidarı elde etmek için koşalım” mı denecek?

İkinci yol çok tehlikelidir. Bu, halkın, seçmenlerin, milyonlarca insanın emeklerine hakarettir. Bana göre, Ankara’daki muhalefet bu sermayeyi ucuz harcıyor. Meşruluk sorununu sürekli kılmak lazım. Ama buna karşı mücadeleyi sadece sözle veremeyiz. 

Nasıl bir yöntem izlenmeli?
Mücadeleyi demokratik anayasanın ne olduğunu ortaya koyarak vermemiz lazım. 

OHAL dışındaki konuları OHAL KHK’si ile düzenliyorsan, bu nedenle de çok büyük tahribatlara neden olarak, dünya çapında büyük skandallara, büyük haksızlıklara, büyük mağduriyetlere yol açarak… Çünkü hukuk kıyıldı, bilim kıyıldı, insan kıyıldı… ‘Evet’i bu büyük operasyona rağmen kıl payı aldı. Ortam saydamlaşırsa, düzelirse biliyor ki ‘Evet’in büyük kısmı da kaçacak. Belirttiğim gibi, referandumda hile olmadığını varsaysak bile ‘Evet’in aldığı sonuç zafer değildir. Bu kıl payıdır. Bu denge hassas bir dengedir ve bu dengenin demokrasi hanesine çevrilmesi yönünde, eylemsellikle de desteklenen fikri çabaların sürekliliği şart. Yani duruma göre açlık grevindekilerin desteklenmesi, 1 Mayıs’a veya başka bir gösteriye katılınması gerekir. Muhalefet, “Anayasa’ya göre, insan haklarına dayanan demokratik devleti korumak için direnme hakkımı ve gösteri hakkımı kullanıyorum” diyebilmeli.

ANAYASAL KAOS, DİLEDİĞİ PROJEYİ YÜRÜRLÜĞE KOYMA OLANAĞI SUNUYOR

Başkanlık esas olarak 2019’da yürürlüğe girecek ama HSYK’nin değiştirilmesi, cumhurbaşkanın partili olması ve askeri yargının sivilleştirilmesi hemen uygulamaya geçiriliyor. Diğer yandan çoğu teknik düzenlemeleri içeren uyum yasaları altı ay içinde hazırlanacak… bu parçalı geçiş neden? Ve nasıl sonuçlar üretir?
Anayasal kaos üretir. Bu anayasal kaos da kişisel iktidarın bu kaotik ortamda dilediği projeyi yürürlüğe koyma olanağı sunuyor. İşte ne yapıyor, şu anda üye seçiyor, yarın onun kanalıyla birilerini tutuklatacak. Ondan sonra da “ben değil, yargı tutukladı!” diyecek. Bu süreçte de terörist tanımını sürekli genişletecek ve daha muğlak bir hale getirilecek.

Diğer yandan askeri yargıyı Danıştay’a veya Yargıtay’a bağlamak ilk bakışta olumlu görünüyorsa da burada yine tartışılmayan bir husus var, o da şu : Askeri Yargıtay’ı, Yargıtay ve Danıştay’a geçirmeniz yeterli değil, Çünkü burada sorun, Danıştay ve Yargıtay’ı reforma tabi tutmadığınızla ilgili. Askeri yargıyı hukuk adına skandal diyebileceğimiz bir demeç veren Danıştay’a bağlayarak kontrol alanınızı daraltıyorsunuz. Dolayısıyla ince hesaplamalar var. Bu nedenle parçalı geçiş. Çünkü bunlar tartışılmayacak, oldu bittiye getirilecek ve kendilerinin hakim olduğu bir yargı düzeni ile 2019’a gidilecek. 

Diğer soru da, uyum yasalarının neden iki yılda hazırlamak yerine altı aya sıkıştırıldığı?
İnce hesaplar orada da geçerli. Cumhurbaşkanlığı seçimi 3 Kasım 2019’da yapılacak ama TBMM seçimleri erkene almadığı takdirde. Belki altı ay sonra genel ortam ve koşullara bakılacak. Uyum yasaları da hazırlandığına göre o zaman neden seçimler erkene alınmasın? Yani yol temizliği yapılmış olacak. Uyum yasalarına birkaç açıdan bakabiliriz. Bir teknik açıdan. Nerede başbakan ifadesi geçiyorsa orada “başbakan”ları temizlemek. Yani sözcük ayıklaması yapmak. Onu torba kanun yoluyla da yapabilir. Esasen uyum yasalarının bunun ötesindeki düzenlemelerine bakmak gerekir. Orada iki şeye dikkat etmek lazım, birincisi, örneğin yüzde 10 seçim  barajı inecek mi inmeyecek mi? Bazıları “olumlu bir şeyler olabilir mi” beklentisini dile getiriyor fakat bu İktidarın iyi bir şey yapmayacağı iyice belli oldu. İyi bir şey yapacak olsaydı “anayasayı değiştiriyorum, hiç değilse HSK’yı oluştururken biraz dikkat edeyim” derdi. Bu bakımdan bence “CHP- HDP yardımcı olsun, olumlu şeyler olabilir…” beklentisi geride kaldı. 16 Nisan’a giden yoldaki meşru olmayan zeminle, şimdi onun altının doldurulmasının gayri meşru oluşunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Bu bakımdan meşruluk tartışmasını sürekli sıcak tutmak lazım. 

Belirttiğiniz gibi bir de, referandumun meşruiyeti tartışması var. Evet’e YSK’nın kazandırdığı, sonucun tanınmayacağı söylendi ama altı doldurulmadı. Bu nedenle de haksızlığa uğramışlık hissiyatı devam ediyor... 
Devam ettiği gibi sanki halk oylaması sonuçları iktidar lehine bir zafermiş gibi sunularak, hak ve özgürlükler ihlallerinin yaygınlaştırılmasına tanık oluyoruz. Oysa yürütülen halk oylaması kampanyası karşısında İktidarın aldığı sonuç -varsayalım ki bu sonuçlar dürüst sonuçlardır- bir mağlubiyettir. Çünkü çok büyük bir operasyon yürütüldü. Operasyonda kim var? Partiler var. MHP var, MHP’den çok AKP var, AKP’den çok Hükümet var, Hükümetten çok Külliye var. Bir de bütün bunların altını dolduran valiler, kaymakamlar, belediye başkanları, muhtarlar, kolluk güçleri var. Üniversiteler var, rektörler var… Öbür tarafta da hayır broşürü dağıttığında başına bir şey gelmesine hazır halk var. Bu, anayasasında “insan haklarına dayanan demokratik devlet” yazan bir ülkede ilk kez oluyor. 

EN ÜZÜCÜSÜ, YÜZBİNLERCE SOKAĞA ÇIKIP 'İSTİFA ET' DİYEMEMEK 

Geçtiğimiz hafta yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı bahsinde skandal olarak değerlendirilen bir gelişme daha yaşandı. Danıştay Başkanı Zerrin Güngör, referandumla kuvvetler ayrılığı ilkesinin daha da belirgin hale getirildiğini; OHAL ve KHK’lerle kişilerin hak ve özgürlüklerine amaç dışında sınırlama getirilmediğini savundu. Danıştay Başkanı’nın konuşmasını dinlediğinizde ne hissettiniz?

Diyecek bir şey bulamadım. Çünkü bu sözlerin tartışılacak hiçbir yanı yok. Bu konuşmanın ardından binlerce, yüz binlerce yurttaş sokağa çıkıp, “istifa et, senin yerin orası değildir, orası birilerine dalkavukluk etme makamı değildir” biçiminde haykıramayış belki de en üzücü yanıdır. Danıştay üyelerinden kaçının onu protesto edebildiği bir diğer husus. Güngör’ün kendisinin ya da yakınlarının güçlülerle ne tür irtibatları olacak, izlenmesi gerekir. Ancak onu izlemek de muhalefet partilerinin görevi olsa gerek. 

KHK’LER HUKUKU KATLETME ARACI OLARAK KULLANILIYOR

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın işe iade talebiyle sürdürdükleri açlık grevi 70’inci günlere dayanmak üzere. Ancak AKP diyaloğa geçme çağrılarına, eylemin sürdüğü Yüksel Caddesi’ne sürekli operasyon yaparak yanıtlıyor. İki eğitimcinin eylemini ve Hükümet tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu yapılanın ne kadar vahim bir haksızlık olduğunu ve haksızlığın düzeltilmesi için insanın ölümü bile göze alabileceğini göstermeleri bakımından her iki açlık grevcisi mağduru desteklemek gerekiyor. Fakat onlara şunu da söylemek gerekiyor; aslolan yaşamdır. O bakımdan tabii bize, demokrat kesime de görevler düşüyor. Birinci olarak onları açlık grevinden vazgeçirip, dayanışma halkalarını genişletmek, yeni seçenekler oluşturmak gerekiyor. İkincisi, İktidarı teşhir etmek gerekiyor. “Siz başka ülkelerde ölüm olduğu zaman onu iktidarınızı pekiştirme aracı olarak kullanıyorsunuz ama içerdeki insan yaşamını hiçe sayıyorsunuz. Veyahut da ancak size biat edenlerin yaşamını değerli görüyorsunuz” dememiz gerekiyor. KHK’ler, hukuku katletme aracı olarak kullanılıyor. KHK’leri bir fırsat olarak muhalifleri ölesiye cezalandırmak için kullanıyorsanız o zaman siz hiç inançlı değilsiniz. Çünkü hukuka inanmayan insan kesinlikle inançlı değildir. İnançlı olmayan insanlardan çok büyük zararlar gelebilir.

İNCİNME TELAFİ EDİLEMEZ 

7 Şubat’taki OHAL KHK’si ile siz de üniversiteden, öğrencilerinizden koparılan bilim insanlarına dahil oldunuz. Haksız, hukuksuz ihracın sizin hayatınıza yansımaları nasıl oldu? 
Olumlu denemez ama teselli bulacağım tek konu, anayasa çalışmasına “eylemsel olarak ivme kazandırmamı” sağlamış olması. Tabii ki o haysiyet kırıcı, rencide edici ihraç işlemi kesinlikle kabul edilemez, meşrulaştırılamaz.  Bu kaldırılıncaya kadar mücadele edilmesi gereken bir husustur. Çünkü benim gibi binlerce meslektaş, kamu görevlisi aynı durumda. Belki “işsiz kalmam” halkla anayasa buluşmasına ivme kazandırdı ama onun ötesinde sağlığımı, psikolojimi nasıl etkiledi, bunlar önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak. Ama incinme hali temel. Ve o kolay kolay telafi edilecek gibi değil. 

Hükümetten gelecek tutuma göre hukuki mücadelenizi belirleyeceğinizi söylemiştiniz. OHAL komisyonu hala kurulmadı, Anayasa Mahkemesi yolu kapalı, Danıştay “benim işim değil” diyor, geriye bir tek AİHM mi kalıyor? 

Onu da “komisyon kuruyoruz” diye oyalıyorlar. O nedenle biz başvurularımızı yapacağız. Sen ‘bir ay içinde komisyon kuracağız’ dedin, üç ay geçti kurmadın o zaman ben başbakanlığa başvururum, beklerim makul bir süre. Sora, bakın bizi oyalıyorlar. Türkiye’de bütün yolları tükettik ama hiçbir gerekçe yok, hiçbir gelişme de yok, bizi mağdur ettiler ve bunu devam ettiriyorlar artık ulusal ölçekte bir çare kalmadı” şeklinde bir yol izlenerek uluslararası hukuka başvurulabilinir. 

ADİL YARGILANMA BÜTÜN HAKLARIN GÜVENCESİDİR 

Cezaevlerinde en fazla tutuklu gazetecisi olma liderliğini sürdüren Türkiye’de AKP İktidarı liderliği pekiştirecek adımlar atmayı sürdürüyor. Son olarak Cumhuriyet internet sitesi Yayın Yönetmeni Oğuz Güven gözaltına alındı. Diğer yandan OHAL’le ilgisi olmayan pek çok düzenleme KHK’ler yoluyla hayata geçirilmeye devam ediliyor. Binlerce hakim ve savcı ya ihraç edildi ya da tutuklandı. Hukuk, adil yargılanma bahsinde gelinen tabloyu nasıl değerlendirirsiniz?
Adil yargılanma hakkı, her ortam ve koşulda geçerli olması ve korunması gereken bir hak.

Adil yargılanma güvencesi, özellikle OHAL ilanıyla çok daha gerekli hale geldi. OHAL'in bir an önce sona erdirilerek olağan anayasal düzene geçiş ile adil yargılama arasında doğrudan ilişki var. Ne var ki, diğer kitlesel ağır hak ihlallerinin yanı sıra en çok ihlal edilen hak, adil yargılanma hakkı oldu. Oysa, adil yargılanma, usule ilişkin bir hak olarak,  bütün hakların güvencesidir.

Eğer yargı mensupları bu güvenceye sahip değiller ise, iktidar partisi mensupları dışında hiç kimse bu güvenceye sahip olamaz. Ne var ki, bu hukuk dışı ve adil olmayan bu fiili uygulama sürdürülebilir değildir.

Son Düzenlenme Tarihi: 15 Mayıs 2017 09:19
www.evrensel.net

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.