Varlık Fonu’na kamunun denetimi gerek

Varlık Fonu’na kamunun denetimi gerek

Kamu işletmeleri neden Varlık Fonu’na devredildi? Ekonomideki kötü gidişat referanduma nasıl etki eder? İktisatçı Ümit Akçay yanıtladı.

Serpil İLGÜN

Geçtiğimiz pazar akşamı Türkiye’nin en köklü işletmeleri bir çırpıda Türkiye Varlık Fonu AŞ’ye devredildi. Halkın birikimleriyle kurulan Ziraat Bankası, Halk Bankası, BOTAŞ, TPAO, PTT, Borsa İstanbul Eti Maden, ÇAYKUR, THY gibi kuruluşlarla, ülkenin dört bir yanındaki 2.3 milyon metrekarelik arazilerin hisseleri artık hazinenin değil.

“Başkanlığın ekonomik altyapısı mı oluşturuluyor?”, “Fon, Sayıştay ve Meclis denetiminden neden muaf tutuluyor?” soruları henüz soruluyordu ki, salı akşamı yayınlanan son KHK ile öğretim üyelerinin ihracı, El Bab’da Rusya’nın “dost ateşi” sonucu ölen askerler, siyasilerin 16 Nisan’da yapılacağı kesinleşen referandum açıklamaları, Varlık Fonu tartışmalarını da geriye itti.

Yasal zemini Ağustos 2016’da oluşturulan ve havuz medyasına bakılırsa Türkiye’yi 2023’e taşıyacak mega projelerin finansmanını kolaylaştırıp yüz binlerce kişiye istihdam sağlayacak olan Varlık Fonu’nu ve ekonominin kötü gidişatına dair öne çıkan kaygıları Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi, gazeteduvar yazarı Doç. Dr. Ümit Akçay’a sorduk.


Varlık Fonu ile ilgili kafaların en fazla karıştığı soruyla başlayalım; Ziraat Bankası, BOTAŞ, THY gibi kurum ve işletmeler zaten kamuya, yani devlete ait. Hal böyleyken fona devretmek neden?
Neden yapıldığı ile ilgili birkaç açıklama var. Fon’un anonim şirket formundaki kuruluşuna bakarak bazıları diyor ki, bu bir özelleştirme. Diğer yandan, Türkiye’de devletin finansallaşması sürecinin bir aşaması olduğunu söyleyenler var. Paralel hazine, hatta paralel merkez bankası diyenler de var. Ama bunların çoğu “Niye bunu yaptılar?” sorusuna doyurucu bir yanıt vermiyor. Çünkü eğer özelleştirmeyse zaten özelleştirebilir, neden Fon’a gerek duyuldu? Bence yapılmaya çalışılan, hazineye ek yük getirmeden yeni borçlanma kanallarının oluşturulması.

Nasıl yapılacak?
Şöyle; Türkiye’deki ekonomik göstergelerin en güçlü yanı, kamu borcunun düşük olmasıydı. Halen de öyle. Şu anda genişleyici politikaları yapabilmelerinin bir nedeni de bu. Bunu korumak, Türkiye’nin uluslararası yatırımları çekebilmesi için de önemli. Ama bir yandan da borçlanma olanakları zorlaşıyor. Çünkü faiz artıyor, uluslararası düzeyde Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) ve Trump’ın getirdiği belirsizlikler gibi önemli sıkıntılar var. Eğer Trump ekonomi politikalarında vaat ettiklerinin bir kısmını dahi yerine getirirse bizim gibi ülkelerin karşılaşacağı şey şu; bir yandan faizler aratacak yani borçlanma maliyeti artacak, bir yandan da dolar değerlenecek. Bunu gören ekonomi yönetimi borçlanmayı kolaylaştırmanın yöntemi olarak Fon uygulamasını bulmuş görünüyor. Yani, Varlık Fonu’na aktarılan kamu şirketleri teminat gösterilerek borçlanılacak. Temel gerekçe bu. Bunlar hala kamu şirketleri olduğu için ödeme garantisi var, o nedenle normal piyasa borçlanmasından daha düşük faizle ve daha uzun vadede borçlanmayı düşünüyorlar. Ama şu anki haliyle bu yapılabilecek durumda değil.

Neden?
Çünkü henüz çok düşük bir para var. Söylenen 200 milyar dolar olacağı. Şu andaysa Fonda 1 milyon TL gibi bir meblağ var. İşsizlik Fonu ya da uzun yıllardır emekçiler için son kale olan kıdem tazminatı gibi büyük fonlar oraya aktarılırsa belki, ama şu anda nakit bir parası yok Fon’un. Hangi sektörlere yatırım yapacağı da belli değil. Yani şu anda hiçbir şey bilmiyoruz. Bir yasa var, aktarılan bazı kamu kurumları var ama fiili olarak yarın bu Fon’un etkide bulunabileceği, yatırım yapabileceği bir şey yok.

Daha somutlaşması için soralım; belirttiniz, Varlık Fonu’nun kurulmasındaki temel gerekçe Kanal İstanbul, Çanakkale köprüsü, nükleer santral gibi büyük projelere finansman sağlanması. Bunun için, örneğin Ziraat Bankası veya BOTAŞ teminat olarak mı gösterilecek? Eğer böyleyse borç ödemede sıkıntı olduğunda yatırım yapan şirket ya da finans kuruluşları alacaklarına karşılık kamu kurumlarına el koyabilir mi?
Yok koyamaz.
 
Sizce en büyük riski ne peki?
Risk konusunda da çeşitli yorumlar var. Osmanlı son dönemde yapılan borçlandırmaların da benzer bir şekilde olduğu anımsatılarak, Düyun-u Umumiye benzetmeleri yapılıyor. O borçlar ödenemediğinde belki kurum ve işletmelere el konulmadı ama vergi gelirlerinin doğrudan bu borcu ödemeye yönlendirilmesi söz konusu oldu. Diğer yandan Yunanistan’da da benzer bir şey gördük. Varlık fonu dolayısıyla değil ama kriz nedeniyle Yunanistan’da kamu gelirlerinin önemli bir kısmı kamuya harcanmadan doğrudan borçlara yöneltildi. Bizde de en büyük risk bu olur. Ama daha burada değiliz, çünkü hem daha hangi alanlara yatırım yapılacağı belirsiz, hem de Fon şu anda o batacak kadar büyük borçları alabilecek kabiliyette değil. Bu netleştikçe üreteceği riskleri daha net konuşabileceğiz.

Varlık Fonu’na yöneltilen eleştirilerden biri Meclis, Sayıştay denetiminden muaf tutulması. Fon’un denetim dışında tutulmasının nedeni ne?
Rahat harcama yapabilmek. “Neden Hazine kanalıyla borçlanma yapılmıyor da Fon üzerinden yapılıyor?” sorusunun bir yanı da bununla ilgili. Kamu varlıklarını, kamu ihale yasası gibi mevzuatlara tabi olmadan harcama olanağı tanıması. Ama “Fon’a denetim olmayacak” demek biraz yanıltıcı. Çünkü uluslararası denetim firmalarına denetim yaptırılmazsa zaten kredi alamazlar. Başbakanlığın tayin edeceği üç denetçi de denetleyecek. Orada mesele şu, bahsedilen denetim teknik denetim. Kağıtlara bakacaklar, yatırımlar, evraklar vs birbirini tutuyor mu, düzgün muhasebeleştirilmiş mi... Ama içerik denetimi yapılmayacak. Denetim konusunda öne çıkarılması gereken, demokratik kontrol mekanizmalarının dışına çıkarılmış olması.

Malezya’da 2009 yılında bizdekine benzer biçimde bir fon oluşturuluyor. Ancak 2016’da ortaya çıkıyor ki, Malezya başbakanı fondan milyonlarca doları seçim kampanyası için harcamış, yakınlarının kişisel hesaplarına para aktarılmış vs Varlık Fonu’nun demokratik mekanizmaların denetimi dışına çıkarılması, Malezya benzeri yolsuzluklara da kapı aralamış olmuyor mu?
Sayıştay denetiminden uzak tutulması, otomatik olarak yolsuzluk yapılacak anlamına gelmiyor. Gerek Meclisteki muhalefetin gerek Meclis dışı toplumsal muhalefetin hamleleri ne kadar etkinleşirse, Fon o kadar hesap verilebilir olur. Yolsuzluktan da uzak durmuş olur. Kamusal kaynakları kamusal denetimin dışında harcama iradesi soru işaretleri doğuruyor ama “Fonu kurdular demek ki yolsuzluk olacak” demek kolaycılık olur.

ÇAYKUR veya THY gibi yolsuzluk iddialarına konu olan zarardaki kuruluşların da Fon’un içine alınmasına bakılarak şöyle kaygılar ifade ediliyor: Bu bir kurtarma fonuna mı dönüşecek?
Şu an için konuşursak herhangi bir firmayı kurtaracak parası yok Fon’un. Yani ÇAYKUR’u kurtarmak için şu anda bir şey yapamaz fon. Ziraat Bankası’ndan kredi kullandırabilir ama zaten Ziraat Bankası hazineye bağlıyken de kullandırabilir. Dolayısıyla şu an itibariyle bunun için işlevli bir araç değil.

DÖVİZİN ARTMASI MI, FAİZİN ARTMASI MI DAHA KÖTÜ?

Malumunuz Erdoğan ile Merkez Bankası arasında devam eden bir faiz kavgası var. Erdoğan MB’na sert yaptıkça döviz yükseliyor. Kavganın perde arkasında ne var? Bir yandan dövizin ateşini düşürmek için seferberlik ilan edilip diğer yandan neden döviz yükselten açıklamalar yapılıyor?
Dünya ekonomisinde yaşanan gelişmelerin Türkiye’ye de yansıması olarak adına staglafsyon dediğimiz, ekonomik durgunluk anlarında enflasyonun artışının yaşandığı bir dönemdeyiz. Yani hem ekonomi küçülüyor, hem hayat pahalılığı var. Referandum öncesinde siyasi iktidar kendisi açısından bir risk değerlendirmesi yapıyor. Diyorlar ki “Doların artışı mı bizde daha çok olumsuzluk yaratır, faizin artışı mı?” Burada verdikleri karar faiz artışının daha olumsuz olacağı. Çünkü inşaatçıların dışındaki büyük sermaye kesimleri zaten dövizden kaynaklanacak riskleri sigortalamış durumdalar. Riski sigortalamadan döviz borcu almış firmalar için de iki güvenlik mekanizması oluşturuldu. Hazine garantileri ve kamu alacakları için kuru sabitleme. Geri kalan sermaye kesimleri örneğin KOBİ’ler için de şu anda muazzam bir teşvik var. İşçinin sigorta maliyetinin yükünü ödemekten tutun yatırım teşviklerine kadar. Dolayısıyla kur çok hızlı tırmansa dahi bunun yaratacağı iflas risklerini sınırlayabileceklerini, bütün ekonomiye yayılmayabileceğini düşünüyorlar. Buna karşın faizi artırdıklarında bütün ekonomide borçlanma genel olarak daha pahalı hale geleceği için büyümenin daha da yavaşlayabileceğini düşünüyorlar. Büyümenin yavaşlamasının çok daha hızlı etkileri var. İşsizlik hızla artabilir. Döviz borcu nedeniyle değil de ekonomideki durgunluk, talep yetersizliği vs nedeniyle pek çok işyeri kapanabilir. O yüzden alternatif maliyet hesabı yapılmış ve “Faiz artırırsak yaşanacak ekonomik durgunluk daha kötü olur” diye karar verilmiş. Bu nedenle siyasi bir tercih olarak faiz artışını en azından seçimlere kadar, referanduma kadar hayata geçirmemeye çalışıyorlar. Bütün kavganın özü bu.

EKONOMİK GİDİŞATIN DOĞRULTUSU HENÜZ TESPİT EDİLEMEDİ

Ekonomik kriz bahsinde, sizin de yazılarınızda, yaptığınız yorumlarda üzerinde durduğunuz temel soru şu: AKP’nin ekonomik politikasında bir doğrultu değişimi yaşanıyor mu? ‘Yerli ve milli ekonomi’ denilerek, neoliberal politikalar yerine farklı bir yönelime mi geçiliyor ve bu mümkün mü?
AKP, sert neoliberal politikaları uygularken bunun ortaya çıkaracağı hoşnutsuzlukları telafi edebilecek iki temel mekanizmayı, borçlanma ve sosyal yardımları devreye soktu. Bu neoliberal popülizmi mümkün kılan, merkez ülkelerdeki kredi genişlemesiydi. Eğer önümüzdeki dönemde bu bitecekse, bizdeki modellerde de bir çatallanmaya gidilmek zorunda. Ya sosyal yardım ve borçlanma tarafını törpüleyerek neoliberal politikalara devam edilecek, ki neoliberal politikaları çıplak olarak uygulayıp ayakta kalan bir iktidar yok, her biri devrildi 2008’den beri... Ya da henüz adı konmasa da, nasıl gerçekleşeceği henüz belli olmasa da bir çeşit iç pazara önem veren, 60’lardaki kalkınmacı politikaları hatırlatan ama onlar gibi de olmayan (ben utangaç kalkınmacılık olarak adlandırıyorum bunu), üretimde yerli payını artırmaya çalışan; (hatta artırmak zorunda kalan, aksi halde döviz krizine girecek) bir yönelime gidecek. Dünya ekonomisinde de böyle bir yönelim olacaksa (ki Trump’ın da hedefi bu) yerli, milli olarak söylenen uygulamalar hayata geçebilir. Ama 60’lı yıllardan farklı olarak, bu tip uygulamaları harekete geçirebilmek için birkaç şeye birden sahip olması lazım devletin. Bir, ekonomik planlama olması lazım; iki, sermaye hareketlerini kontrol etmesi lazım ve üç, yatırımları üretken olmayan alanlardan yani inşaattan sanayiye yönlendirecek mekanizmalara sahip olması lazım.

Bunlar var mı?
Hayır kesinlikle yok. Şu anda ekonomik politikaların yönelimi neoliberal ana akımdan sapmış değil. Ekonomi yönetiminde de bunun izlerini görüyoruz, Ali Babacan 2000’ler boyunca bunun temel temsilcisiydi, ondan devralan Mehmet Şimşek de bunun temsilcisi, uluslararası büyük sermaye kesimleriyle muhatap olanlar hâlâ onlar. Ama diğer yandan yapısal reformlar diye söylenen özelleştirmeler, emek piyasalarının güvencesizleştirilmesi gibi çalışanların aleyhine olan düzenlemeleri devam ettirmek de kredi genişlemesi devam ettirilmeyeceği için oldukça zorlaşacak. Bu, kalkınmacı diye söylenen politikaların biraz daha gündeme gelmesine neden olabilir ama bu sadece ekonomi yönetiminin bir direksiyon kırmasıyla olabilecek bir şey değil. Büyük sermaye kesimleriyle ekonomi yönetiminin temelli bir değişiklik için uzlaşması gerekiyor. Buna doğru gider mi, bilmiyoruz. Ama her şeyin şimdiye kadar geldiği gibi devam etmeyeceği, bundan sonra ekonomi yönetiminin de, toplumdaki önemli aktörlerin de bunu algıladığı, ama gidişat konusunda da doğrultunun henüz tespit edilmediği bir arayış dönemindeyiz.

REFERANDUMUN NİSANDA YAPILMASI KÖTÜ BİR FİKİR!

Ekonomik doğrultuyu, gidişatı belirleyecek ana etmen başkanlık sistemi mi? Soruya Varlık Fonu’nun zamanlaması sorusunu da ekleyerek yanıt vermenizi rica edelim.
Sırf başkanlıkla ilgili değil diye düşünüyorum. Çünkü bir süredir sermaye piyasalarının derinleştirilmesi vs için bu tip bir aracın oluşturulması gerektiği vurgulanıyor. Zamanlama konusunu anlayabilmiş değilim. Bana kalırsa referandumun nisanda yapılacak olması da baya kötü bir fikir! Çünkü birkaç ay sonra enflasyonu çift hanede göreceğiz, işsizliğin daha da artığı, büyümenin daha da yavaşlayacağı bir dönemi göreceğiz.

Ama nisanda değil de örneğin temmuzda yapılması durumunda kötü gidişin etkilerini daha fazla hissetmiş olmaz mıyız?
Hayır çünkü ilk şok etkisi baharda yaşanacak. Yazın yapılsaydı bu referandum kasımla ocak arasındaki döviz şokunun etkilerinin azalacağı bir dönemde olacaktı. Nisan bunu daha fazla hissedeceğimiz dönemlerden biri. Hükümet için zamanlama olarak en kötü dönem ne zaman derseniz, nisan derdim!

Peki, o zaman neden nisan kararı verildi? Hükümet bunu hesaplamamış olamaz çünkü.
Bilmiyorum. Acele ettirecek bizim bilmediğimiz bir gelişme var belli ki. O yüzden “Varlık Fonu neden şimdi kuruldu”yu da bilmiyorum. “Başkanlık sisteminin alt yapısı bu mudur” diye sordunuz. Varlık Fonu henüz kadar büyük bir şey değil.

Atanan yönetim bu tezi güçlendirdi. Yiğit Bulut’un Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olması dolayısıyla ‘başkanın denetiminde bir fon’ yaklaşımı güç kazanıyor.
Güçlendiriyor haklısınız ama Türkiye’deki ekonomik yapıyı değiştirmiyor bu. Yani üretim yapısını, ithalata bağımlılığı, sermaye hareketliliğine bu kadar çok duyarlı olmasını değiştirmiyor. Biz Varlık Fonu olduğunda ekonomik stratejide az önce söylediğim kalkınmacı vs bir yönelim görmüyoruz. O yüzden Varlık Fonu olsa ne olur, olmasa ne olur, daha fazla inşaat olur en fazla. Daha fazla inşaat yaparak da siz dünyadaki kapitalist devletler arasındaki hiyerarşinin üst katına çıkamazsınız. Böyle bir şey yok. Rejim değişikliğiyle Fon’un bağlantısı belki vardır. Ama şu anda henüz o kabiliyette değil Varlık Fonu. 200 milyar dolarlık güce ulaşırsa o zaman konuşalım!

YATIRIMCI DEMOKRASİYE DEĞİL, KÂRA BAKAR

Malum, kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu düşürdü, hatta yatırım yapılması riskli ülkeler arasına aldı. Soru şu; Hazine garantisi söz konusuyken düşürülen notlar, Fon kurulunca yükselecek mi?
Kredi kuruluşlarının notları uluslararası düzeyde önemli ama uluslararası yatırımlar için tek kriter bu değil. Kredi notu ülkelerin daha az maliyetle borçlanmasını kolaylaştıran bir şey ama siz daha yüksek getiri verirseniz borçlanırsınız. Orada bir diğer incelik şu, Türkiye’de şöyle bir hava var; “memlekette demokrasi kötüleşirse, hukukun üstünlüğü giderse uluslararası yatırımlar gelmez!” Bu yanlış, öyle bir şey yok.

Ama bu, kredi derecelendirme kuruluşlarının not düşürme nedenleri arasında sayılıyor. Türkiye’deki şiddet ortamı, çatışmalar vs. gerekçe ediliyor.
Evet o var ama ülkelerin siyasi rejimleri ile yatırım kararları arasında bir pozitif doğrusallık yok. Yapılan çalışmalara bakıldığında demokratik olarak nitelenen ülkelere yapılan yatırımlarla, demokratik olmayan diye tasnif edilen ülkelere yapılan yatırımlar arasında denge var. Basitçe düşündüğümüzde de sonuçta yatırım yapanın o ülkenin rejimiyle ilgili bir derdi yok, önemli olan kâr. Demokrasiye değil, kâra baktığı için kâr garantisi verildiği sürece o ülkeye girer. Jeopolitik risk var, çatışma var diye düşünür, düşünüyor da zaten, o zaman da faizleri yükseltiyor. Örneğin yüzde 8’den 11’e çıkıyor. Dolayısıyla evet, onun etkisi oluyor, daha maliyetli borçlanıyorsun. Mesela geçen yıl Rusya petrol fiyatları çökünce önemli bir ekonomik dalgalanma geçirdi. Yüzde 8’den yüzde 16’ya çıkardı faizini. Dolayısıyla paralar gitmeye devam etti.
Kredi kuruluşları Türkiye’de yatırım yapılmaz notu verirken, Varlık Fonu’yla bu düzelir mi? Belirsiz yanlardan birisi de o. Söyledikleri gibi 200 milyar dolarlık bir seviyeye çıkarırlarsa -ki çok zor-, o zaman notu alabilirler. Ama bilemeyiz, fonu nasıl içeriklendirecekleri ile ilişkili.

HEDEF, İSLAMİ FİNANSIN İSTANBUL’A KAYMASI

Varlık Fonu’nun kurulmasının açıklanan işlevlerinden biri de İslami finansman varlıklarının kullanımının yaygınlaştırılması. Bununla hedef ne? Bu işlevin Fonu’nun belli sermaye gruplarını kayıracağı anlamına geldiği yorumlarına katılır mısınız?
Öncelikle İslami finansın normal finanstan çok da farklı olmadığını belirtelim. İslami jargonda faiz yerine kar payı kullanılıyor. Şu anda dünyada en önemli İslami finans merkezi Londra. Sukuk adı verilen bir çeşit kar payı kağıtları Londra’da işlem görüyor.
İktidarın Ortadoğu sermayesini çekmeye dönük bir çabası varsa -ki var-, bu Londra’dan İstanbul’a kayabilir mi? Ulaşmaya çalıştıkları hedef o, uluslararası İslami finans piyasasını Londra’dan İstanbul’a kaydırmaya çalışmak. Ama şu an istese de kayamaz çünkü ona uygun araçlar yok.

EKONOMİK SIKIŞMA DEVAM EDECEK

Artan işsizlik, özelikle gıda fiyatlarındaki artış vs. “kriz derinleşecek” endişesini arttırıyor.  Diğer yandan beyaz eşyada ÖTV’nin Nisan sonuna kadar kaldırılması, esnafa teşvik, istihdam arttırıcı paketler vs. ekonomiyi canlandırmadan çok, referanduma kadar krizin etkisini hissettirmeme, dolayısıyla “evet” oylarını yükseltme çabası olarak değerlendirildi. Bu tedbirler işe yarar mı?
Yok, yaramaz. Referandumdan evet de çıksa, hayır da çıksa ekonomik sıkışma devam edecek. Türkiye’de şöyle bir yaklaşım da var: “Başkanlık sistemi istendiği için bunlar yaşanıyor!” Oysa şu anda bütün içerdeki vekiller salınsa, gazeteciler bırakılsa, OHAL kalksa dahi bu ekonomik sorunlar yaşanacak.

Enflasyondaki düşüş, büyüme vs.’nin AKP’yi iktidara taşıyan temel faktörlerden biri olduğu tespitini hatırlatarak, ekonomideki olumsuz gidişin referanduma yansıması konusunda nasıl bir öngörünüz var?
Ekonomik kriz yaşandığında sol yükselir gibi bir beklenti vardır, oysa biz verilere baktığımızda bunun tek kanallı değil, iki kanalda da işlediğini, yani solun da sağın da yükselebildiğini görüyoruz. Özellikle 2008’den sonra örneğin Avrupa’ya baktığımızda örneğin bir yandan SYRİZA yükselirken diğer yandan Le Pen yükseliyor. Trump’ın iktidarı da böyle bir şey. 1870’lerden 2014’de kadar yaşanan finansal krizlerin siyasi davranışa, oy vermeye etkisi nasıl olmuş diye bakıldığında, krizlerin sonrasında aşırı sağ partilerin oylarının yüzde 30 arttığını görüyoruz. O nedenle referanduma etkisi ne olur, bunu kestirebilmek zor.

EMEK ÖRGÜTLERİ MÜCADELE PLATFORMLARI OLUŞTURULABİLİR

Ne yapmalı sorusuna sizin yanıtınız ne? Yoksullaşmanın, işsizliğin, güvencesizliğin derinleşmesi sürecine işçi ve emekçiler olarak nasıl müdahale edebiliriz?
Ne yapmalı sorusu her zamanki kadim mesele. Yaşadığımız süreç, emek hareketinin güçsüzleştirilmesi, kurumlarının, organlarının, siyaseten partilerinin bastırılması, ezilmesi, sürece müdahale kanallarının ortadan kalkmasıyla da ilgili. Güçsüz ya da örgütsüz halde olduğumuz sürece bunları yaşayacağız maalesef. Akademide yaşadığımız, öğretim üyelerinin tasfiyesinde gördüğümüz şey de bu. Aynı şekilde sendikalarda, emek alanında da benzer bir şey var. Şu açıdan da olumsuz bir durumdayız; örneğin 2001 krizi patlak verdiğinde Emek Platformu gibi bir organizasyon vardı, içinde emek örgütlerinin hemen hepsinin olduğu, akademisyenlerin de yer aldığı bir platform vardı. Süreci değiştirecek bir etki gerçekleştiremese dahi, bir platform olarak sözünü söyleyebiliyordu. 2008’de de örneğin “işten çıkarmalar yasaklansın”, “işsizlik fonuna dokunulmasın” gibi talepler vardı. Ne yapılabilir sorusuna, bu tip taleplerin formüle edilmesi için yeniden sendikaların, emekten yana siyasi partilerin, akademisyenlerin somut, uygulanabilir üç-dört talep tespit edip bunun arkasında yığınak yapıp, sağlam bir şekilde durması yanıt olabilir.

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.