Adı var kendi yok: özgür üniversite

Adı var kendi yok: özgür üniversite

Yukarıdaki fotoğrafı hatırlamayanlar ve bilmeyenler için hikayesini şöyle anlatayım...

Mahmut Sezgin Memiş
İstanbul Teknik Üniversitesi

Yukarıdaki fotoğrafı hatırlamayanlar ve bilmeyenler için hikayesini şöyle anlatayım: 2012 yılında devlet bütçe ayırmadığı için İnönü Üniversitesi’ndeki fakülte inşaatları tamamlanamamıştı. İş adamı Mahmut Çalık’ın bağışlarıyla inşaatların tamamlanmasının ardından üniversite rektörü Prof. Dr. Cemil Çelik, meşhur hayırsevere fahri doktora ünvanını verirken, kendisinin elini öpüyor.Bu fotoğraf çekildiğinde üniversitelerde eğitimciler ve öğrenciler tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Günümüzden de kolaylıkla paralellik kurabileceğimiz gibi, söz konusu el öpmeli fotoğrafın gurur tablosu oluşturduğu ve bu tablodan hoşlanmayanların vesayetçi, seçilmişleri yok sayan, kendini beğenmiş ve halktan olmayan kişiler olduğu iddia ediliyordu. Zihinler öğrenciler ve akademisyenlerin kendi sözünü söylemesine, kendini ifade etmesine o kadar uzak durumda ki bu davranışı öğrenci üstü bir tavır olarak olarak görüyorlar. Bizlerden bu bağışı memnuniyetle karşılamamız ve üniversiteye hizmet getirmiş rektörün elini öpmemiz bekleniyor. Bunları söyleyenler unutmuş  olsa da devlet üniversiteleri mali olarak özerk kurumlar olmadığı için kamu bütçesiyle devamlılığını sürdürebilmeleri zorunludur ama bu üniversitelerin özerk ve demokratik kurumlar olduğu gerçeği ile karıştırılmamalıdır. Bu fotoğraf akademinin sermaye önünde biatının fotoğrafıdır. Neden mi? Bu soruyu üniversite yaşantımda ODTÜ ve İTÜ’de mühendislik okurken deneyimlediğim, üniversitelerin toplumsal bir kurumdan nasıl sanayi ve ticarethaneye dönüştüğünü aktararak cevaplayacağım.
Eğitim sistemi, devlet ve özel üniversitelerde izlenen politikalarla öğrenciler arasında sınıfsal bir eleme ve ayrıştırma ile varlığını sürdürmekte. Akademinin biatı, eğitimde özelleştirmeler ve son yıllarda yaygınlaşan paralı eğitim; ilkokuldan başlayarak üniversiteye kadar öğrencilerin sınıfsal tabanının belirlenmesi ve kontrol edilmesinin önemli bir aracı olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü sermayedarlar üniversite yatırımlarını yalnızca bir sermaye alanı olarak değil, kendileri için eğitimin toplumsal ideolojisini de koruyan ve sermaye yanlı bilim üretmenin bir aracı olarak da görüyorlar. Örnek verecek olursam, üniversiteler gelişmişlik düzeylerine göre ticarileşme tekniklerini zenginleştiriyorlar.
BİLİM MASUM DEĞİLDİR, KİMİN İÇİN YAPILDIĞI ÖNEMLİDİR
Teknokentler, üniversitenin tüm olanaklarını sermayedarların hedef ve gereksinimleri doğrultusunda kullanıma açarken; ucuz işgücü olarak çalıştırabileceği ve kafa emeğinden yararlanabileceği akademisyenlere, yeni mezun veya olmayan öğrencilere gereksinim duyar. Buradan hareketle şirketler, teknokentleri öğrencilere cazip hale getirebilmek ve onları buraya yönlendirebilmek için ayrı bir çaba gösterir. Şimdilerde şirketler bu teknokentlere tamamen hakim olabilmek için okuduğum üniversitedeki kulüplere, topluluklara sınırsız derecede sponsor olmakta ve dolayısı ile ideolojilerini yaymakta kulüpleri ve toplulukları birer araç olarak kullanmaktadırlar. Örneğin; kuruluş hedeflerini, “etkin ve sürekli bir üniversite-sanayi işbirliği, üniversitelerdeki araştırma altyapısını ve bilgi birikimini ekonomik değere dönüştürmenin yanı sıra, ülkenin Ar-Ge potansiyeline ve teknoloji üretebilme yeteneğine katkı sağlamak” olarak belirleyen ODTÜ-Teknokent, ODTÜ Kampüsü içerisinde yer alıyor. Buradaki firmalardan birkaçı TSK için silah ve teknoloji üretimi, hafif silah simulatörleri, hava savunma sistemleri, komuta ve kontrol konsolları vb. üretiyor.Mezun arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla; akademisyenlere teknokentler tarafından hazırlatılan projeler ile, normalde toplumsal ihtiyaçlar için kullanılması gereken bilim ve teknoloji, sermayedarların tekeline teslim ediliyor.Ürettikleri savaş malzemeleriyle birebir savaş çığırtkanlığı yapan teknokentler, böylelikle üniversiteyi ekonomik politikaları doğrultusunda yönlendirmiş oluyorlar. 
Burada bilmemiz gereken; aslında sürekli derslere girdiğimiz, fakültelerimizin yakınında kurulan teknoparklar içinde çalışmaya mecbur bırakılan sıra arkadaşlarımız ve hocalarımız; karşı çıktığımız savaşlarda kullanılan silahların tasarımını, üretimini yapıyorlar.

DEVLET ÜNİVERSİTELERİNİ ÖZELLEŞTİRMENİN BİR YOLU: KUZEY KIBRIS KAMPÜSÜ
Akademinin gidişatının kimlerin elinde olduğu ve bu anlayışın üniversitelerde yansımasını, teknokentler gibi basitçe bir konu ile eşleştirilebiliriz en basit haliyle. Hal böyle olunca, eğitim hakkı bile kapitalist sistem içerisinde ihtiyaçlarını karşılayarak giderek şirketleşmeye başlıyor.Tanıtım günlerinde üniversitedeki her değerin metalaşması ise bunun ilk göstergelerinden biri. Mühendislikte marka olmuş üniversiteler ismini, geleneğini, logosunu, kampüsünü, ağacını, çimenini vb. pazarlamaya başlıyor. Örneğin ; İTÜ’de “243 Yıldır Lider Yetiştiriyoruz”, “İTÜ’lü olmak”; ODTÜ ruhu, “I Brain ODTÜ” gibi sloganlarla bu yapılmaya çalışılıyor.Devlet üniversitelerini özelleştirmenin yolu üniversitelerin sloganvari yaklaşımları ile karşımıza çıkmıyor sadece. Her iki üniversite de Kuzey Kıbrıs’a açmış olduğu kampüsler ile ücretli eğitimi mekansal olarak kullanıyor. Nasıl mı? Kıbrıs’taki açılan bölümler tamamen öğrencilerin ödediği okul ücretine dayanıyor. Devlet üniversiteleri yıllık yaklaşık 30bin harç ücreti ödenen, ana kampüsündeki bölümlere oranla çok düşük puanla öğrenci alan, parası olanın okuyabildiği lisans diploması imalathanelerine dönüşüveriyor.Hali hazırdaki üniversiteyi özelleştirmelerinin yetersiz kaldığı durumlarda da, ufak ufak bazı fakülteler ve bölümler üniversite-sanayi iş birliği adı altında şirketlerin kontrolüne sokulmakta. 
Örneğin, İTÜ Maden Mühendisliği’nde verilmekte olan, madencilik temelinin ve meslek bilincinin ilk şekillendiği ders olan Maden Mühendisliğine Giriş dersine her hafta düzenli olarak CEO’lar, şirket müdürleri gelip ders işliyorlar. El öptüren patron, el öpen rektör ilişkisini burada da görmek çok zor olmasa gerek. Akademide bilimsel çalışmaları ile bir türlü göremediğimiz fakat şirket müdürleri, CEO’lar ve dev maden şirketleri ile çalışmaya çoktan hazır olan, bu çevrelere saygıda  kusur etmeyen akademisyenler devlet üniversitelerinde eğitim vermekteler. Bu durumda kamu hizmeti olarak bildiğimiz eğitim alanları ve üniversitelerimiz, kapılarını yerli-yabancı sermaye sahiplerine sınırsız bir biçimde açmış bulunuyor. 
Akademisyenlerimiz sadece koltuklarını bırakıp, kapıyı kapatıp sınıftan dışarı çıkıyorlar fakat sınıfta kalan bir öğrenci iseniz; birbiri ile zıt iki çağrıdan birine kulak vermek zorundasınız. İster istemez bazı sınıf arkadaşlarımızın düşündüğü şey ‘ne güzel şimdiden sektörle bir iletişim kurduk ve geleceğimizi şekillendirmeye çalışıyoruz’ oluveriyor. Çevremizdeki çoğu insan gibi kaçınılmaz olarak yaşamımızı sermayenin ortasında bulabilir ve buna yedeklenen bir yaşamı seçebiliriz ancak unutmamamız gerekir ki bilim; varoluşunda sermayeyi dışlayan, çalışmayı ve üretmeyi yaşamın gerçek anlamı olarak kuran ideolojiyi de içerisinde taşımaktadır.
PEKİ, EMEK MÜHENDİSLİĞİ MÜMKÜN MÜ?
Emeğin sermayeye entegrasyonunda tarihsel bir dönüm noktası olan Taylorizm uygulamaları mühendisliğin, sermayenin birikimini sağlamak için nasıl kullanıldığının en büyük örneğidir. Taylor’dan bu yana 300 yıl geçti ve emeğin kontrolü, sermayeye entegrasyonu ve işçinin emek sürecindeki verimliliği farklı yollarla geliştirilmeye çalışılıyor. Bu noktada mühendislerin de emeğin kontrolünü ve denetimini safhasında sermaye için değil, ama iş sağlığı ve iş güvenliği için emekten yana tutum almaları maden facialarında ve iş cinayetlerinin azalmasında belirleyici özne olacaktır.
Bir sonraki yazımda Emek Mühendisliği’nin tarihsel rolünü aktarmaya çalışacağım.

Son Düzenlenme Tarihi: 04 Aralık 2016 20:46
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.