04 Aralık 2016 15:24

Tükenme

Yazmak istedim, içimde kalmasın; kocaman bir teşekkür borcum var Suavi Abi. Kavgamı sormaya geldin, güneşten sunmaya geldin o gün.

Paylaş

Ayşen AKSAKAL

Yıllar önceydi. Daha ufaktım. Hem yaşım hem de boyum posum.
Öğrenciydim. Görece iyi durumdaydım. Ufacık bir evde bir başıma yaşardım.
Bir başıma diyorum da; gidenim gelenim eksik olmazdı.
Yine de yalnız kalmayı kafaya taksam, çalan kapıyı açmaz, bir başıma keyfime bakardım. Ama yapmıyordum. Kalabalık yaşamayı seviyordum.
YÖK ile bazı sorunlarımız vardı, iktidar ile aramız açıktı, baskıya gelemiyorduk, kabımıza sığmıyorduk.
Nelere isyanımız vardı, anlatmak bile istemiyorum. Bugünlere kıyasen öyle lüks sorunlardı ki bazıları.
Öğlen yemeğinde çok kuru bakliyat çıkıyor diye 2 bin kişi yürüdüğümüz gün de oluyordu, Hasankeyf sular altında kalmasın diye meydanları kuşattığımız da.
Büyük dertlerimiz de vardı elbet ama kazanım önce küçük taleplerden başlardı.
Bir kere el sıkışmayı öğrendin ve öğrettin mi, daha büyük mevzularda da kazanma şansın olurdu.
Eylemler de biraz farklıydı.
Biber gazı yoktu. Kontrol edemediğin duyularına saldırmak delikanlıca değil bence zaten. Gözün açılmıyor, nefesin kesiliyor. İçinde cesaretin olsa ne yazar? Duyu organların beynini, kalbini dinlemiyor.
Bizim zamanımızda coplar vardı. Cop acısına dayanılıyor bir şekil. En azından kaba dayağın ne olduğunu ve nereni koruman gerektiğini biliyorsun.
Onda da hile yapan olurdu. Bazen bu coplara çivi çakarlardı. İşte o zaman; parkayı kazağı bile deler etine batardı.
O yıllarda Robocop adı verilen giysiler Çevik Kuvvete yeni dağıtılmıştı ve onların çevikliğini bayağı engellemişti.
Düşerlerse kalkmaları uzun sürüyordu. Bu da eylemciye taktik uygulama şansı veriyordu.
En azından kaçma umudun oluyordu.
Ama kaçamazsan, o coplar oldukça senkronize şekilde bedeninde sekiyordu.
Yine böyle bir eylemde; şu an sebebini duysanız “amaaaaan ona gelene kadar....” diyeceğiniz bir sebeple binlerce öğrenci sokağa dökülmüştük.
Yüzlercemiz de döküldüğümüz yerde sürüklenmiştik.
Yaramız beremiz vardı, savcılar da ek göz altı süresi verince bakımsız yaralar palazlanmıştı.
O kadar çok gözaltı olmuştu ki; Emniyet’teki nezarethaneler dolmuştu.
Adaletin o zamanlar; hakkını savunan öğrenciyi ayırt edebildiği oluyordu. Hepimizi salmışlardı.
İnsan Hakları Derneği’ne gittim çıktıktan 2 gün sonra.
Çünkü bazı yaralarımın acısı geçmiyordu. O acı da sinirimi bozuyordu.

Cumartesi Annelerinin yerlerde sürüklendiği yıllardı. Faili meçhuller devam ediyordu.
Haliyle İHD’nin kapısında kuyruk vardı.
O gün nedense oraya tek gitmiştim.
Sanırım herkesin sınav dönemiydi, aileme de bu kadar acıdığını çaktırmak istememiştim.
Yirmili yaşların aşırı başındaydım. Hatta ilk senesinde bile olabilirim.
Biraz da şaşkındım, her gün İnsan Hakları Derneği’ne gidip “beni pis dövdüler ne yapalım?” demiyor haliyle insan.
Bir sağa bakıyordum bir sola.
Bazen ince kan sızıyordu çok patlak dudaklarımın kabukları arasından.
5 günde 7 kilo vermiştim. Pantolon da nasıl iğreti durmuş üzerimde anlatamam.
Habire çekiştiriyorum, düşüverecek sanki kıçımdan.
Çok tanıdık bir ses; “Yavrucak sana ne oldu?” dedi.
Ben evden çıkarken evdeki teypte takılıydı kasedi, şimdi burada sandalyeye oturmuş bana bakıyor Suavi.
Ünlü görmeye alışık değilim, üstelik o zamanlar da Suavi şarkılarını pek severdim.
Yüzüne bakıp şaşkınlıktan “Abi yalıçapkını” dedim.
“Kız, yalıçapkını nasıl soksun seni bu hale?” dedi.
Kalktı yanıma geldi, beni doğru masaya yönlendirdi. Bana bir avukatın adresini verdiler. “Bu arkadaşlar bakacak senin davana” dediler.
İnternet yok, cep telefonu yok, google yok, harita yok, yandex yok.
Haydi bul bakalım o avukat arkadaşların bürosunu bulabilirsen.
Elimdeki ufak kağıda şaşkın, yorgun ve biraz da ağrılı bakarken, Suavi girdi koluma.
“Gel kuzum ben biliyorum orayı” dedi.
İstiklal boyu yürüdük, sanırım Asmalımescit’ten girdik. Hiç hatırlamıyorum. Çünkü Suavi’ye hiç susmadan tüm şarkılarının bendeki anılarını anlatıyordum.
O da bazı satırları mırıldanıyordu bana.
Beni avukatlık bürosuna bıraktı.
“Kendine dikkat et, pek ufaksın daha” dedi.
“Abi, böyle bir gün yaşadım ya, yediğim dayağa değdi” dedim.
“Size bunu yapanlar utansın, ne kadar erken öğrenmişsin gülüp geçmeyi, böyle kal, tükenme” dedi.
Ömrümde kapladıkları kocaman yeri ne Cem Karaca’ya ne Ahmet Kaya’ya söyleme şansı bulamadım.
Şimdi çok zor geçiyor günler, gelecekte ne olacak belli değil.
Yazmak istedim, içimde kalmasın; kocaman bir teşekkür borcum var Suavi Abi. 
Kavgamı sormaya geldin, güneşten sunmaya geldin o gün. Tükenmedim.
Hala çalıyor şu an; tükenmiyorum sayesinde. Şimdi bile.

Bekleme
Ben senle güneşi bulmaya geldim
Ürkme
Kavganı sormaya geldim
Gücenme
Güneşten sunmaya geldim
Kapkara geçiyor günler
Hesabı yok
Ekmeğin az, tuzun tadı yok
çocuklar, belki gülmüyor
Kayalık sevdalar, dikenli yollar
Pusu kurulmus dinmez ağıtlar
Yüzüne kapanıp ağlamak vardı
Oysa ben seni bulmaya geldim
Kalbine güneşi asmaya geldim
Tükenme
Bekleme
Ben senle güneşi bulmaya geldim
Ürkme
Kavganı sormaya geldim.
Gücenme
Güneşten sunmaya geldim
Kapkara geçiyor günler
Hesabı yok
Ekmeğin az
Tuzun tadı yok
Çocuklar belki gülmüyor
Sana yepyeni türküler verdim
Uzak dağların ötesinden gelen
Sana yepyeni çiçekler verdim
Kapıyı aç bulutlar girsin
Gülmeyi bilen çocuklar geldi
Tükenme
Alevlerin arasından yüzler geçiyor
Yüzler alevlerden türkülere geçiyor
Günler alevler gibi geçiyor
Koş
Aç kapıyı
Yeni ufuklar getirmiş
Gülmeyi bilen çocuklar
Bak
Çocuklarin ellerinde güzel günler var
Güzel günler…

ÖNCEKİ HABER

Sıyrılıp gelen, sıyrılıp gelir yine yeniden!

SONRAKİ HABER

İran: Müzakere değil, direniş ve mücadele şartları var

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa