Saçlarına kızıl güller takayım

Saçlarına kızıl güller takayım

Özgün Enver Bulut, 19 Kasım 1981'de yaşamını yitiren Şair Enver Gökçe'yi yazdı.

Özgün E. BULUT

Lise yıllarım. Seksenli yıllar yani. Görüş günü diye bir şiir görmüştüm yırtık bir kitap sayfasında. “Bu gün görüş günümüz/ Dost kardeş bir arada/ Telden tele/ Mendil salla el salla/ Merhaba!/ İzin olsun hapishane içinde/ Seni/ Senden sormalara doyamam/ Yarım döner cigaranın ateşi /Gitme dayanamam.” 1948 ve Dost, dost ille kavga da yazıyordu o yırtık sayfanın sonlarında. Bir daha, bir daha okudum şiiri. İçim yangın yerine dönmüştü. Serde aşk da var. ‘Seni/ senden sormalara doyamam/ Gitme dayanamam.’ Birkaç yıl sonra adı Dost Dost İlle Kavga olan kitabı bulduğum gibi, şairinin kim olduğunu da öğrenmiştim. Adı Enver Gökçe’ydi ve benim hayatımın şairi olmuştu. Öyle ki yeğenimin ismini bu şairden esinlenerek Gökçe koymuştuk.
Benzer bir yaşanmışlığı şair dostum Ahmet Can Akyol’dan dinlemiştim. Tek kanallı televizyonda arada güzel işler olurdu o zamanlar. Edebiyat yapıtlarından uyarlanan dizilerden birini izleyen dostum, oradaki sahnenin birini ve sahnede okunan şiiri hiç unutmaz. Galata köprüsünden ayağını demirlere uzatmış bir adam şiir okumaktadır. “Sürgünler, mahkûmlar, hastalar! Alacağın olsun/ Seni İstanbul seni/ Seni Bursa, Çankırı, Malatya/ Sizlere selam olsun üniversiteler/ Öğretmenleri alınmış kürsüler/ Öğretmenler!” Şiirle ilgilenmesinin köklerini adeta buraya götürüyor dostum. Bu şiirin şairinin Enver Gökçe olduğunu öğrendikten sonra, Enver Gökçe onun da hayatına bir daha çıkmamacasına girer ve oğluna Enver Gökçe ismini verir.
Mehmed Kemal’in ‘acılı kuşak’ dediği şairlerdendir. Atilla İlhan da bu kuşağa ‘fedailer mangası’ der. Devrimci sanatın sorumluluğunu omuzlarına alarak, antifaşist bir mücadele yürüten bu gençlerin hayatı; takip edilme, tutuklanma, sürgün, dünyanın çilesinin yüklenicisi olarak geçmiştir. Üstelik savaşın kapıya dayandığı zor yıllardır. Bu bir avuç genç şair o zor dönemlerde barış, özgürlük, emeğin sömürülmemesi, demokrasi ve savaş karşıtı bir mücadelenin ortasında dergilerde görünüyor, bir yandan da şiirleri ile uğraşıyorlardı. “Ben şairim/ Halkların emrinde, kolunda safında,/ Satırlarım vardır cılız, cesur ve sıtmalı/ Ahdim var:/ Terli atlet fanilalı göğüslerden/ Püfür püfür geçeceğim/ İnan ki ciğerparem, inan ki sevgilim/ Bu hususta:/üçten, beşten, senden geride kalan değilim.”
Ankara’da Milli Kütüphane’ye ders çalışmaya giderdik. Ben çoğunlukla dersten kaytarır, Dersim ve ikinci yeni üzerine araştırmalar yapar, bulabildiğim kaynaklara ulaşmaya çalışırdım. Bu dönemde yaptığım en güzel işlerden biri Yaba Yayınları’nın sahibi Aydın Doğan’ın yönlendirmesi ve benim de farklı dergilerden Yılmaz Güney’in gençlik öykülerini bulma gayretim; diğeri de Türkiye Yazıları Dergisi’nde Enver Gökçe’nin kitaplarına girmemiş ‘Ayaklar Baş Olacak’ şiirini bularak, Yaba Öykü dergisine getirip yayınlatmam olmuştur. Bu şiir Evrensel Basım Yayın’da basılan kitapta yer almaktadır.
Bana göre Enver Gökçe’nin değeri, onun hakkında yazılan yazılardan çok, ona ithaf edilen, onun nasıl biri olduğunu ortaya koyan şiirlerdedir. Can Yücel’in Enver Gökçe’ye şiiri tam da böyle şiirlerdendir. “Sene 1966/ Kayınvalidenin evinde oturuyoruz Kınalı’da/ Gözü yaşlı bir sonbahar günü/ Güler sökük dikiyor pencerenin önünde/ Ben odanın gerisinde masa başında/ Hatırımda kalmamış kimden/ Çeviri yapıyorum harıl harıl/ Telifini parça-buçuk alacağım bile bile…/ Yau diye seslendi Güler/ Bir adam geçti önümüzden. Tam bir eski tüfek/ Bu kadar olur ama!.../ Demeğe kalmadı zır kapı!/ Gittim açtım,/Karşımda bizim Enver!”
 Yine onun şiir dilini, dile hakimiyetini ve nasıl bir şair olduğunu Tahir Abacı’nın dizelerinden anlamak mümkün. “Karşı Dersim Ülkesi/ Heybetli karlı Munzur Silsilesi/Sarıçiçek yaylasında tüfekler çatılmış/ Çubuklar yakılmıştır ortak düşmana karşı/ Köyler aşiretler kol kola/ Çit köyünde Enver Gökçe yaşar/ Herhangi bir köylü gibi sade/ Munzur doruklarına kadar/ Heybetli bir Türkçeyle/ Ondan öte/ Dünya işçilerinin diliyle.”
Enver Gökçe aynı zamanda şiir çevirileri yapar, masallar da derler. Pablo Neruda gibi büyük bir şairi çevirir.  Hayyam’dan rubailer çevirir. Eğin türkülerini , Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde bitirme ödevi olarak hazırlar. Bunların tümünü o zor yaşam koşullarında ve mahpusluk döneminde yapar. Mahpustayken yazdığı Yusuf ile Balaban destanının büyük bir kısmını kaybeder.  Bu destandan geriye birkaç şiir kalır. “Aşkla sarhoş cehennemlikmiş/ Allahını seversen dur/ Hadi gittiler diyelim cehenneme/ Yahu, daha cennette kim olur” gibi sade bir dille çevirir Hayyam’ı. 1977 yılında Yücel Yayınları’nca yapılan Dost Dost İlle Kavga’nın üçüncü baskısı Rubailer eklenerek yapılmıştır. 99 tane rubai çevirisi yer almıştır bu baskıda.
Enver Gökçe, İlhami Bekir Tez, Rıfat Ilgaz, Mehmed Kemal, Niyazi Akıncıoğlu, A. Kadir, Şükran Kurdakul, Hasan İzettin Dinamo, Suat Taşer, Suphi Taşhan, Ömer Faruk Toprak sadece bir dönemin değil, gönlümüzün unutulmaz değerleridir.  Bu isimleri unutmamak ve sık sık yazmak gerekir. Yaşamlarına bakıldığında neden az şiir yazdıklarını görmek mümkün. Çünkü hepsini izleyen bir polisleri vardı arkalarında ve bu koşullarda umudu yükselterek, hayatı sevdiler. Şiirlerinde asla umutsuzluk yoktu. ‘Ölüm adın kalleş olsun’ gibi bir dize Enver Gökçe’nin çileli yaşamının bakiyesidir.

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.