06 Ekim 2016 19:35

Kaybolmayın çocuklar

Derdim; kadrajıyla tüm küskün, buruk, acı yaşanmışlıkların; duyguların, hem de en öz duyguların sesi olabilmiş bir yönetmenden bahsetmek biraz da.

Paylaş

Cemre OKUMUŞ
Bahçeşehir Üniversitesi
İstanbul

Gülengül Altıntaş’a
Biz, denize girilen bir Tuzla bilmeyiz. Tuzla denince, aklımızda yukarıdaki görüntü de canlanmaz muhtemelen. Bırakın çocuk, kuzu, Tuzla, deniz kompozisyonunu aklımızda canlandırmayı; denize girmekle Tuzla kelimesini yan yana bile getiremeyiz. İşte bu yazı, yukarıdaki masalın kahramanlarına ait. Ait olduklarından koparılan, sahip oldukları çok görülen güzel insanlara... Bu fotoğraf, Kamp Armen’in çocuklarından ve onların elleriyle, kendi kendilerine inşa ettikleri mutlu çocukluklarından.
Geçen yıl, Kamp Armen bambaşka fotoğraflarıyla belki yıllardır duyurmaya çalıştığı sesini yıkılmış duvarları ve moloz yığınları arasında çığlığa dönüştürdü. Ve o yıkık binaya yazılan sözcüklerle, o kare; acının fotoğrafına büründü “Yetim hakkı. Yıkma.”  Kamp Armen için çok direnildi; çocukluk anılarının, çocuk emeklerin peşinden koşmayı görev bildik en azından, bir yerde başarıldı da. Ama haklı bir küskünlük kaldı geriye... Kolay mı “ben istersem senin çocukluğunu da yıkarım, ellerinle inşa ettiğin ütopyanı da dağıtırım”ı unutmak? Sonuç ne olursa olsun, yıkık duvarları, molozları, o acı fotoğrafları kattılar ortak hafızamıza. Sırf bundan sebep bile küskünlükleri omuzlarıma yüklenmeyi borç bilirim. Ki sebepler de bitmez ya saymakla.

ATLANTİS’İN HAZİNESİ

Onlar çocuk elleriyle; bir yuva, bir mutluluk, bir yurt inşa etmişlerdi. Kumsalda koyunlar ve çocuk kahkahaları... Gizli Atlantis’in kayıp hazinesi. İşte o fotoğrafa bakıyoruz.Ve yıkılan mutluluk, aidiyet, yok edilen bir ortak hafıza fotoğrafı da var kayıtlarda. Yaşamanın, mekanın ve zamanın daha kollektif ve sınıfsız olduğu bir hafıza. Anadilde bir hafıza. Anadilde sokakta oyun da oynanabilen bir hafıza. Çocuk emeğin ve çocukluğun oluşturduğu hafıza mıydı ellerinden alınmaya çalışan? Paylaşmak mıydı? Bazen bir fotoğrafa bakmak; bir acıyı paylaşmak, ortak bir hafızanın parçası olmaktır. Bu yüzden Sontag fotoğrafı, “başkasının acısına bakmak” olarak niteler. Oysa şimdi karşımızda bir sandık fotoğrafı. Ve sandıktan çıkan bir fotoğrafta “başkası”ndan artık söz edilemez. Kim bilir kimin sandığının, hangi kuytusunda saklıydı. Saklı bir Atlantis’in parçası. Hrant Dink böyle diyor Kamp Armen’i anlatırken. İşte o Atlantis’te inşa ettikleri sevgi ve paylaşım uygarlığından doğuyor bu güzel fotoğraf. Tüm çocuk parklarına, kamplarına, yatakhanelerine, okullara, yurtlara asıp, bu ortak hafızaya dahil etmeli çocukları. Bunu yazıp, anlatmayı başarabilmeli bir yerlerde. Ben bunu film yapan bir kadından bahsetmek istiyorum. “Kaybolmayın Çocuklar”. Kamp Armen’in çocuklarına adanmış bir film.
Filmden çok söz etmeyeceğim, izleyin istiyorum çünkü. Derdim farklı. Derdim bambaşka. Derdimi yazarken bile heyecanlanıyorum. Derdim; kadrajıyla tüm küskün, buruk, acı yaşanmışlıkların; duyguların, hem de en öz duyguların sesi olabilmiş bir yönetmenden bahsetmek biraz da. Bir akademisyenden... Kamp Armen çocuklarının yersiz yurtsuz konuluşunu, sonra o arkalarında kalan yerin yurdun da nasıl boynu bükük kalışını görüyorum ya ekranda; işte öyle boynum bükük. Bu coğrafya; insanı yerinden, yurdundan, işinden, ailesinden etmeye meraklı sanki. Acıdan beslenmesi de bundan. Bu güzel kadın, tüm coğrafyanın çığlığını; sözcükleriyle, kadrajıyla, kalbiyle bağırabilecekken bizim çıtımızın çıkmaması...

SUÇ OLMAYAN SUÇLARDAN

Çıtının çıkmaması, çıt çıt çıt. İçimde bir şeyler çıtırdıyor. Bağlamdan çıktın, konudan saptın demeyin bana. Ben, o yıkık duvarların fotoğraflarını gazete manşetlerinde görüyorum. Hoş gazete manşetlerine taşınsa yine iyi, orda da göremiyorum. Özel üniversitelere “hocama dokunma”lar uğramıyor maalesef, sonuçsuz bir çaba da olsa, o çaba bile uğramıyor. O güzel kadın, tüm dünyanın çığlığı oldu da biz bir “a” diyemedik mi diyorum. “Suç bile olmayan suç”ların arasında nefesimiz kesilmiyor mu artık? Bu yazılmalı işte. En çok bu! Aslı Erdoğan niye orda? Gülengül hoca neden artık ders veremiyor? 
“Geriye kalan ne? İnanının bilmiyorum. Bir yıkımı, bir umutsuzluğu, bir acıyı hızla boydan boya katederek ardında bırakmak.” der Aslı Erdoğan.  Biraz da coğrafyanın ve ikiyüzlü yönetim anlayışlarının getirdiği mecburiyetten bu. “Hocama dokunma” bile diyememenin, desen de arkanda kimseyi bulamamanın mahcubiyetiyle sadece şuna üzülebilirim “kendi Atlantis’imi yaratmayı öğretecekti bana.” Şimdi baktığımda aynı küskünlük. Peki nasıl onaracak bu coğrafya? Kamp Armen çocuklarının küskünlüklerini hadi onardı diyelim, kampı vakfa geri verdi. Verdi vermesine de o yıkımın resmini nasıl unutturacak? O fotoğrafın, orda büyüyen onca insana ifade ettiği acıları nasıl saracak? Bakırköy Cezaevi önü nöbetlerini; yertsiz yurtsuz koyduğu, işinden ettiği güzel insanları; ardından kimsesiz kalan bizleri, bu boynu büküklüğü nasıl unutturacak? Yerine yenisini koyarak mı, aynı acıların tekrarını yaşatarak mı? Hem de bunu bizi sessizce kaderince yürümeye, “kader” kadar kirletilmiş bir kelimeye mecbur kılarak mı yapacak?
Çıtımız çıkmıyor da biz çıtırdıyoruz ya işte. Parça parça çıtırdıyoruz. Hangimiz bütünüz? Bütün ne kaldı? Acı mı? Öfke mi? Kavga mı? Bütün kim kaldı? 
Paramparçalıktan kelimeleri bile toplayamaz olduk. Yazımı böyle noktalayacağım. “Çıtım değil, çığlığım çıkacak hocam ahtım olsun!” demiştim. Affola.

ÖNCEKİ HABER

Ne oynadılar, neden oynadılar?

SONRAKİ HABER

İran: Müzakere değil, direniş ve mücadele şartları var

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa