02 Ekim 2016 09:18

Yine geliriz

Ercüment Akdeniz yazdı: Umutsuzluğa yer yok. Budanan her dalımız ileride daha gür çıkar.

Paylaş

Ercüment AKDENİZ

Londra’da bana o görkemli BBC binasını gezdirdiklerinde; eski bir sinemadan bozma bizim kanal geldi aklıma! Kıyaslamadan edemiyor insan, ne yaparsın?  
BBC hemen her ülkeye bir departman açmış ve her millete kendi dilinden yayın yapıyordu. Ahtapotun kolları gibi bütün uluslara uzanan bu devasa yapıda 5 binin üzerinde insan çalışıyor/çalıştırılıyordu. 
O zaman beni gezdiren arkadaşa şöyle söyledim:
“Biliyor musun; işte bu 5 bin kişinin yaptığı işi bizim haber merkezinde 15-20 kişi yapıyor!”
Bunu söylemesine söylemiştim ama -BBC’yi gördükten sonra- İstanbul’da bir bodrum katta ve son derece mütevazı şartlarda yayın yapan kanalımızın gücüne ben bile şaşırmıştım.   

***  

Televizyonumuz bir işçi grevinde boy vermişti; memleketin 81 vilayetine grev pankartının asıldığı en yaygın işçi grevinde üstelik. Hayat TV Telekom işçisinin gücünden güç alarak emeklemeye başlamış, grevci işçiler de Hayat TV sayesinde 81 ilin mücadelesini birleştirmeyi başarmıştı. Grevin diğer işkollarından işçilere ulaşması ve halkla kucaklaşmasında da bizim kanal muhteşem bir iş görmüştü. 
Aradan 9 yıl geçtikten sonra bir OHAL kararnamesiyle Hayat’ın Sesi karartıldı. O kara günde son derece ilginç iki olay yaşandı:
O gün Avcılar Belediyesi işçileri art arda üç patron kanalını gezerek protesto gösterisi yapmıştı. Tepkileri gayet anlaşılır ve basitti: 
“Aylardır direnişteyiz ve siz hala bizi görmüyorsunuz!”
Ama ne gariptir ki; aynı gün işçilerin direnişini başından itibaren haber yapan Hayat’ın Sesi kapatılmıştı!
Diğer ilginç olay ise karartmanın yaşandığı anda ekranda donup kalan o son görüntü karesiydi: İşleri ve ekmekleri için yürüyen gıda işçileri, ellerinde taşıdıkları pankarta, sendikalaştıkları için işten atıldıklarını yazmıştı.
Tıpkı kuruluş felsefesinde ve ortaya çıkış pratiğinde olduğu gibi; ekrana çakılı kalan o son fotoğraf karesi, kimlerin sesinin kapatıldığını gayet açık anlatıyordu.

***  

“Darbeye hayır” demekle kalsaydık, işler belki bu kadar sarpa sarmazdı! Ama “Darbeye de OHAL’e de karşıyız” deyince işin rengi değişti. Hiç vakit kaybetmeden “milli güvenliği tehdit eden kanallar” listesi hazırlandı. “Ne darbe ne tek parti diktatörlüğü” demenin bedeli ise tez elden karartılmak ve kapatılmak oldu.
Çok açık ki memlekete hükmedenler; “yerli ve milli vatandaş”, “yerli ve milli vekil”, “yerli ve milli parti”, “yerli ve milli sendika”dan sonra “yerli ve milli televizyon kanalları” istiyordu.  
“OHAL’in devamına evet” diyen, Türkiye’nin Suriye’de savaş bataklığına sürüklenmesine alkış tutan, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumu görmezden gelen, Soma Davası’nda madenci eşinin isyanında haber değeri bile görmeyen, iş cinayetlerindeki korkunç artışa kulak tıkayan kanallar “yerli ve milli” nişanı alıyor; bütün bunların karşısında duran kanallara ise karartma ve kapatma fermanları gönderiliyordu.  “Yerli ve milli Alevilik” dururken buna direnen TV10 ailesinin başına gelenler de bundandı; çocuklara Kürtçe çizgi film yayınlama “gafletinde” bulunan Zarok TV’nin başına gelenler de. 
Bu arada Meclis’ten sonra RTÜK’ü de bypass etme mahareti gösteren OHAL KHK’ları bir ilke daha imza atmış oluyordu. Kanal kapatmaya gerekçe gösterilen “milli güvenliği tehdit” meselesi ise hiç de yeni değildi. Körfez Savaşı döneminde grevlerin ve mitinglerin yasaklanması da aynı nedenleydi; ekonomik kriz dönemlerinde getirilen yasaklar da. Tıpkı geçmiş yıllarda belediye temizlik işçilerinin grevlerinin yasaklanması örneğinde olduğu gibi cam grevi de milli güvenliği tehdit ettiği gerekçesiyle yasaklanmıştı! O halde savaş ve OHAL kıskacında işçileri, emekçileri, toplumun diğer ezilen kesimlerini benzer yasakların beklediğini söylemek hiç de kehanet olmaz. Belki bir farkla; emekçilerin sesini duyuracak kanal/kanallar bir vakit yayında olamayacak.  
***

Hayat’ın Sesi’ni kapatanlar bir binanın kapısına mühür vurmuş olabilir, kanal çalışanlarını kapı önüne koymuş olabilirler. Peki ama fabrikalarda, işyerlerinde, grev ve direniş çadırlarında bu kanala gönüllü muhabirlik yapan binlerce işçiyi, emekçiyi ne yapacaklar? Onlar yaşadıkları haksızlıkları yazmaya, kaydetmeye son mu verecekler? Elbette hayır. 
Peki bu gazetecilik-televizyonculuk okulunda pişmiş, yetişmiş (bir kısmı bugün farklı medya kuruluşlarında çalışan) yüzlerce muhabir, kameraman, editör ne yapacak, boş mu duracak? İşin aslı şu ki; çelişkinin olduğu yerde gerçek her daim devrimcidir. Ve ilkeli gazeteciler bulundukları her mecrada yalanın üzerine gitmeye devam edecekler.   
Karartma kararının ardından Hayatın Sesi’ne çok sayıda destek ve dayanışma ziyareti oldu. İstanbul Milletvekili ve Alevi toplumunun ileri gelenlerinden Ali Kenanoğlu bu ziyaretlerin birinde çok değerli bir şey söyledi. Dedi ki; “Gerekirse eski çağlardaki gibi dumanla haberleşir, yine bu işin bir yolunu buluruz.”
Muhalif kanallar içinde Hayatın Sesi 9 yıllık bir tecrübe biriktirdi. O milyonerlerin değil milyonların kanalı oldu. Halkın gururu ve sesi oldu. Ve elbette bu birikim Namık Tarancı ve Metin Göktepe gazeteciliğinden köklenerek filizlendi. 
Sonuç olarak işçiden, emekçiden, halktan yana televizyonculuğun geçmişi Türkiye’de henüz çok yeni. Elde edilen birikim ve tecrübeler buhar olup uçmayacak, heba olup gitmeyecektir. Kesintiler ve kimi zaman alçalma/kimi zaman yükselmelerle birlikte, bu alanda daha alınacak çok yol var. 
Umutsuzluğa yer yok.
Budanan her dalımız ilerde daha gür çıkar
Anka Kuşu misali küllerimizden doğar, yine geliriz. 

ÖNCEKİ HABER

Değinmeler

SONRAKİ HABER

AEL Kömür İşletmesinde elektrik akımına kapılan işçi hayatını kaybetti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa