01 Ekim 2016 14:51

Kim hasta, kim normal?

Toplumda şiddet olağanlaştığında kadına yönelik şiddetin katmerleşmesi ataerkil toplumun genetik bir hastalığıdır...

Paylaş

Fulya ALİKOÇ
“Her şey kontrolüm altında, sıkıntı yok. Gerekli izahatları yapacağım.” 
Yukarıda basına beyanat sözü veren zat, bir bürokrat ya da herhangi bir devlet yetkilisi değil. Hükümet temsilcisi ya da siyasi parti sözcüsü değil. Bir toplu taşıma aracında şort giyen kadına uçan tekme savuran bir erkek. Normal şartlar altında kamuya karşı açıklama yapma sorumluluğu olan birinin değil de, bir kadına şiddet uygulayan bir erkeğin “gerekli izahatları” yapacağını söylemesi patolojik bir durum gibi görünür. Ama değil! Yani o adama has hastalıklı bir durum değil. 
Ortada hastalıklı bir durum var, evet. Belirtilerini her gün bir yerlerde yaşayarak görüyoruz. Mesela, Mersin’de tekbir getirip “Hepinizi öldüreceğiz!” diyerek trans bir kadını tehdit eden erkekler kadar, “Sen git biz gerekeni yaparız” deyip saldırganları tekrar sokağa salan polisler... Antep’te tarım işçisi bir kadının 9 aylık bebeğine tecavüz edenler kadar, bu yaşanana yayın yasağı getiren kurumlar... Manisa’da boşanmak isteyen eşini öldürdüğü için yargılandığı mahkemeden kahkaha atarak çıkan adam kadar, “Oysa bir süre önce kendilerini barıştırmıştık. Yaşananlar nedeniyle üzgünüz” diyen mahalle muhtarı... Ya da Ankara’da iki trans kadına levye ve sopalarla darp ettikten sonra “Sizinle işim bitmedi” diyen adamı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakan yargı... 
Veya 11 Ağustos’ta Bursa’da yaşananlar... Sıradan bir vatandaş, bir erkek, kendi kendine bomba yapmayı biliyor ve o el yapımı bombayı sığınma evine yerleşen eşinin kapısının önünde patlatabiliyorsa, kim o toplumda sağlıktan söz edebilir!

BU GÜNLERE NASIL GELDİK?
Yani insanın, “Sayın başbakan, kadın cinayetlerinin bırakın işkence boyutuna ulaşmasını, savaş aletleriyle işlendiği bir ülkede, şort giyen kadına tekme atan adamın ‘sağlıklı’ olduğunu iddia edecek değiliz. De... Bu ‘hasta’ adama, ‘tekme atma, mırıldan’ diye akıl verenlerin sağlık durumundan endişe ediyoruz” diyesi geliyor. Keşke mevzu sadece patolojik bir sorun olsaydı. Ama memleketin hangi coğrafyasından, hangi kurumundan parça alıp laboratuvara gönderelim?! Her yanı hastalık saçıyor, şiddet saçıyor. 
Kadınların gündelik hayatında yaşadıkları şiddetin koskoca memleketin içiyle dışıyla toplam bir politikası ile olan ilişkisi hiç bu kadar bariz olmamıştı herhalde. Devlet adamlarının kurduğu cümlelerle sokaktaki infazcıların ya da katil adaylarının sözleri hiç bu kadar aynılaşmamıştı. Öyle ki, şort giyen bir kadına atılan tekmenin “gerekli izahatını” fail mi vermiş, başbakan mı vermiş, farkı kalmadı. Peki, ne yana baksak şiddet görüntüleriyle karşılaştığımız bu günlere nasıl geldik, bir kez daha hatırlayalım. 

ON DÖRT YILIN BİLANÇOSU
Kadını aile dışında bir birey olarak görmeyi reddeden muhafazakâr zihniyet hep vardı. Bir siyasi parti şeklinde örgütlenmiş biçimleri de hep vardı. Türkiye’de “Şeriat isteriz!” sloganları ilk defa atılmıyor. Peki, 2002 yılının kendinden önceki 80 yıldan farkı neydi? 
Bir kere dünyanın patronları her şeyin koşulsuz ve kontrolsüzce paraya dönüştürülebilmesini istiyordu. Hatta paranın bile daha çok paraya dönüştürülmesini. Bu yüzden önceleri devletin sağladığı tüm hizmetlerin özelleşmesi gerekiyordu. Sonuç, vatandaşın eğitim, sağlık gibi en temel yaşamsal hizmetleri alabilmek için para ödemek zorunda kalması oldu. 
Halk adına ve halk çıkarına kurulan tüm fabrikaların, enerji santrallerinin, maden ocaklarının emekçilerin elinden alınıp bir azınlığın kâr hırsına hizmet etmesi gerekiyordu. Sonuç, en temel gıda ve giyim maddelerinin fahiş fiyatlara çıkması, faturalara gelen zam üstüne zamlarla emekçi hanelerin belinin bükülmesi oldu. Özelleşen iş yerlerinden yüzbinlerce işçi çıkarıldı, işsizlik çığ gibi büyüdü. Yetmedi, yetmezdi, taşın suyundan bile kâr etmek gerekliydi. İşçi ücretleri öyle bir düşürüldü ki kredi kartına borçlanmadan ay sonu gelmez oldu, geceli-gündüzlü “patron ne verdiyse” mesailere kalındı; onun istediği kadar, onun istediği şekilde çalışıldı. Yetmedi, çalışmayan kadınlar bile evde parça başı iş yapmak zorunda kaldı; onlar, çocuklar, yaşlılar... Evde de olsa herkes işçileşti.
İşte AKP’nin diğer muhafazakâr partilerden farkı tam da burada yatıyordu. Ne pahasına olursa olsun, her şeyi paraya dönüştürmek isteyen patronlar çağının partisi oldu AKP. Önünde onu dizginleyecek neredeyse hiçbir şey yoktu; ne işçilerin iktidarda olduğu başka bir ülke örneği ne de gücünü sınırlayacak örgütlü bir halk. Yine de tüm bu işçi kıyımlarını, hak gasplarını hayata geçirmek için çeşitli desteklere ihtiyaç duydu. Bu yeri geldi memleketin en köklü partisinin o dönemki başkanı olan bir “sosyal demokrat” oldu, yeri geldi 12 Eylül darbesinden hesap sorma hevesiyle “Evet!” diyen liberal solcular. Ama ta en başından beri, iktidar yolunda beraber yürüdüğü müttefik, Gülen Cemaatiydi. İktidardayken ve iktidarda kalabilmek için yaptığı ittifaklar, meşrebine göre “ılımlı”, “açılımlı”, “demokratik paketli”, “çözüm süreçli” hallere büründü. Bir yandan hem parasal hem de politik sermayesini güçlendirirken öte yandan kendi çıkarını halkın çıkarı olarak göstermeyi çok iyi başardı. Öyle ki milyonlarca insanı AKP’nin, ve bugün geldiğimiz noktada Erdoğan’ın, bekasının “milletin bekası” olduğuna ikna edebildi. İslam, patron-devlet-halk, hepsinin aynı fani gemide olduğuna ikna etmek için, milyonların rızasını alabilmek için verimli bir işlev gördü, kârlı bir yatırım halini aldı. 

AYNI FİKİR, AYNI ZİKİR
O kadar kârlıydı ki, hukuk, eğitim ve medya buna göre baştan aşağı yeniden şekillendirildi. Mevcut modern hukuk yasal olarak geçerliydi ama yasaların gereği yerine getirilmedikçe gayri meşrulaştı; şeriat hukuku yasa dışı olmasına rağmen uygulandıkça meşrulaştırıldı. Anayasa mahkemesinin aldığı karara saygı duymadığını ifade eden bir cumhurbaşkanı ile şort giyen kadına attığı tekmeyi “şeriat hukuku” arzusuyla izah etme cüretine sahip bir adamın cümleleri benzeşti, kullandığı kelimeler aynılaştı: “Bu ülkenin gençliği Gezi’de gördüğünüz vandallar değildir. Bu ülkenin gençliği etek giyerek sokakları ateşe veren o provokatörler değildir.” (R.T. Erdoğan, Mart 2015) “Vandalların saldırısına uğradım, 20 tane solcu terörist bana saldırdı.” (Abdullah Çakıroğlu, Eylül 2016)   
Eğitim, temel vatandaşlık bilgilerinden arındırıldı, zaten kıt olan bilimsel niteliğinden iyice uzaklaştırıldı ve doğası gereği İslami bir öndere ihtiyaç duyan ümmet mensubu bireyler yetiştirmek üzere yeniden tasarlandı. 4+4+4’ün alamet-i farikası buradaydı. “Kız ve erkek öğrenci aynı evde olmaz, denetleyeceğiz” diyen bir cumhurbaşkanının (o dönem başbakandı) olduğu bir ülkenin okullarında, Galata Kulesi’nin dibinde gitar çalıp şarkı söyleyen genç kadın ve erkeklere tekbir getirerek ve “Recep Tayyip Erdoğan” sloganları atarak saldıran “Tophaneli gençler” üretildi. Tüm bunlar, giderek iktidarın sesi haline gelen medya organlarının kadın cinayetlerini meşrulaştıran söylemleri eşliğinde yaşandı. Kısacası, hukuk, eğitim ve medya bir kuşağı istikameti tek bir parti ve giderek tek bir adam olan tek yönlü bir yola sevk etti. 

15 TEMMUZ, ÖNCESİ VE SONRASI
Takvim yaprakları 15 Temmuz 2016’yı gösterdiğinde, iktidarı tehlikeye giren Erdoğan-AKP yönetiminin imdadına koşacak olan, hatta gerektiğinde onun adına hukuksuz bir şiddet uygulama yetkesine sahip kitleler 14 yıl boyunca bu şekilde hazırlandı. İktidarının ilk yıllarında, hükümet etmenin verdiği olanakları kullanarak sermayesini birlikte büyüten AKP ile Gülen Cemaati arasındaki ittifak miadını doldurduğunda AKP çoktan bir kriz halindeydi. Hiç yıkılmaz zannedilen koltuk, Gezi Direnişiyle birlikte başlayan, yolsuzluk operasyonuyla devam eden ve 7 Haziran seçim sonuçlarına kadar gelen ve hâlâ devam eden sarsıntılar yaşamaya başladı. Buna “komşularla sıfır sorun” diye yola çıkılıp elini attığı her yerde savaşa zemin hazırlayan bir dış politika açmazı eklendi. Otoriterleşmediği takdirde iktidarı tehlikeye girecek olan AKP yasama, yürütme, yargı güçlerini önce partide ve sonra da tek bir kişinin elinde merkezileştirdi. Kriz şartlarına uyarlanmış bu otoriterleşme, İslam dinini de kendisine dayanak yaparak, parlamentarizmi devlet ve toplum arasında bir yabancılaşma unsuru gibi sunacak kadar ileri gitti. Buzdağının görünen yüzünde Cemaat meclisi bombalarken, buzdağının altında bizzat Cumhurbaşkanı eliyle meclisin meşruiyetine dinamit döşendi. Nitekim, tam bir yönetememe krizinin ortasında başkanlık rejimi ile çıkış yolu aradığı bir anda yaşanan darbe girişiminin “lütuf” olarak görülmesi sadece psikopatolojik bir dışavurum değil, ekonomik ve siyasi temelleri olan bir söylemdi. OHAL, ihtiyacı olan her şeyi yasal çerçeveye almasını sağlarken, sadece Erdoğan-AKP muhalifi kesimlere şiddet uygulanmasının değil, her yerde her türlü şiddetin olağanlaşmasının zeminini oluşturdu. Darbe teşebbüsü kapsamında tutuklanarak işkence gören askerlerin görüntülerinin bizzat devlet kanalında teşhir edilmesi bunun en bariz örneğidir.   
Toplumda şiddet olağanlaştığında kadına yönelik şiddetin katmerleşmesi ataerkil toplumun genetik bir hastalığıdır. En çok da otoriterleşme/ diktatörleşme döneminde tetiklenir. Şeriat sanrılarıyla belirdiğinde tedavi edilmezse kadınlar için ölümcüldür. Deneyimle sabit olan bir gerçek var ki, erken teşhis hayat kurtarır! 

SON NOT... 
“Evliliğin sırrı nedir biliyor musun? İtaat et, rahat et. Emine sen de havaya girme. Gökhan hiddetlendiğinde ‘peki’ demesini bilmelisin.”
Bu cümlelerin sahibi herhangi bir “aile büyüğü” değil, mahallenin bakkalı değil, alelade bir komşu değil. Bu ülkenin Başbakanı! 

ÖNCEKİ HABER

Kadınlar sokağa çıkarsa dünya değişir!

SONRAKİ HABER

İşkence iddiaları karşısında devletin kapısı duvar: İşkenceye sıfır yanıt

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa